Güzelliklerin ve umudun hiç tükenmemesi dileğiyle İYİ AKŞAMLAR

https://www.instagram.com/p/BhTzFymnGJX/

Arkadaşlar iyi akşamlar. Artık bu programı kullanmayıp, ortak insatgram hesabı açmış bulunuyoruz. Kitap sayfa paylaşımları ve kitap tavsiyelerini oradan yapmaktayız. Takip eden arkadaşlara linkteki hesabı takip etmeleri rica olunur.

Sınav haftası olunca buralara uğramayı unutuyoruz :)
İyi akşamlar ✋🏼

Mine Arapoğlu, Ölüm Hükmü'ü inceledi.
 22 May 22:46 · Kitabı okudu · 22 günde · Puan vermedi

Kesif bir acı...

Evet, sayfaları bitirip de kitabın kapağını kapattığınız vakit içinizde olan bu kesif bir acı. Azerbaycan'daki Sovyet rejimi zamanındaki ahlaksızlıkları, adaletsizlikleri, acımasızlıkları gözler önüne seren bu eserde öyle derin acılar var ki okurken yeri geldi elimden bıraktım yeri geldi bir yangının alevinde ben de yandım yeri geldi gözlerim doldu. Sizi üzen bir eser ama bir de öyle bir öfkelendiriyor ki avaz avaz bağırmak istiyorsunuz: "Yeter, siz insansınız, yoksa değil misiniz?" demek istiyorsunuz ve bu acımasız varlıkların insan olamayacaklarına karar veriyorsunuz.

Yazar dönemin olaylarına somut bir şekilde yer vermenin yanısıra kahramanların psikolojilerini de güzel bir şekilde harmanlamış, düz bir tarihi olay anlatımı yerine karakterlerin -iyi ya da kötü tüm karakterlerin- duygularına, düşüncelerine, iç seslerine yer vermiş sayfalarında.

Lisede Fransızca hocam yazdığım bir kompozisyonu okuduğunda: "Biraz sığ kalmış, insanı anlatmalısın, tüm zamanların elbisesini giymiş insanı anlatmayı başarabilirsen kalıcı eserler verebilirsin." demişti bana. O vakitler çok dikkate almamıştım ama bu o kadar önemli bir cümle ki ben kitapları okudukça bunun farkına varıyorum. Evet, Sovyet rejimi altındaki Azerbaycan'ı anlatıyor kitap o halkın çektiği eziyeti, kaybettikleri sevdiklerini, bir kişinin iki dudağı arasında olmanın korkusunu, bir cümle ile mahvolan hayatları anlatıyor empati kurmaya çalıştığınızda yüreğinizde oluşan o kesif acı, öfke, kızgınlık işte tüm zamanlarda da var, insan olanın hamurunda var çünkü. Bugün Suriye, Filistin haberlerini izlerken nasıl yanıyorsa içimiz, nasıl öfke doluyorsa işte kitapta o insanların çektiklerini okurken de aynı duyguları yaşıyorsunuz. İşin ilginç yanı da ne biliyor musunuz? Bu kitapta insanların mutsuz olmalarına neden olan, onları tek sözleriyle hizaya sokan, hatta ölüme götüren bu kötü karakterler gerçekte öyle mutsuz ve öyle yalnız ki sıradan insanlara özeniyorlar ama bunu hiçbir zaman faaliyete geçiremiyorlar bunun etkisiyle de daha çok ezmeye başlıyorlar sıradan olanı ve sonra kendileri de ölüyorlar her şey bu kadar işte, bu dünyada ölüm var, insanlar nasıl bu kadar kötü olabiliyor? "Tüm bu olanları aklım almıyor" diyen Nazan Bekiroğlu düşüyor yâdıma.

Çok sevdiğim bir Azeri mahnisi vardır: "Bu dünya yalan dünya, boşalıp dolan dünya, gelenler bir gün gider, kimiye kalan dünya." şu türküye gerçekten kulak verilebilseydi belki de her şey çok güzel olabilirdi ama Rusya öyle bir çökmüş ki izin verilmemiş Azeri Türkleri'nin kendi tarihlerini araştırmalarına, dinlerini yaşamalarına, millet olma duygusunu geliştirmelerine işte bize bunları anlatan belgesel niteliğinde bir kitap Ölüm Hükmü.

Teknik olarak bakıldığında ise tarihi gerçeklere sırtını yaslayan yazar çok sağlam bir olay örgüsü kuramamış bazı yerlerde gelişen olaylar birbirinden kopuk bir şekilde ilerliyor sonra birleşiyor, araya başka hikayeler giriyor vs. okuyucu yoruyor böyle olunca da. Ama anlatılana bakmak gerek bu kitapta.

Not: Geçenlerde kitap yorumlarımı okuyan bir öykü yazarı üslubumu romantik bulmuş, evet duyguları biraz ağır basan, olaydan çok duruma yönelen, insana, insani duygulara ağırlık veren bir yanım var ve bu da okuduğum kitaba da yaptığım yoruma da yansıyor.
İyi akşamlar.

İyi akşamlar yüce ve sevgili Mançalılar,
Tanıtmaya geldim kendimi bir parça.
Günler süratle geçiyor benim için de,
Daha ne zamandı ki en son hatırladığım salılar.
Ölüleri de hemen fark edebiliyordum o zamanlar
Daha ilk keskin bakışımda.
Hala çok keskin bakıyorum uzaklara,
Gözlük var ama, anlaşılmıyor uyumadan önce.
O kadar kesin değil geçmişim, biliyorum.
Çok kişiye "sen ve ben" dedim şu ana kadar ömrümde.
Niye dedim şu anda hatırlamıyorum,
Ama çok kişiydi gerçekten gördüğüm.
Say deseniz hepiniz tek tek sayamam.
Mança ahlakı diye bir şey var bir de,
Zaten demezsiniz siz,
Yalnızlığı insanın yüzüne vurmamak için eğitilmişsiniz.
Bir de parça etli kürdan kebabı var,
O artık başka türlü şiirlerde
Böyle farklı kültür parçalarını bir türlü anlamam.
Kestaneyi severim, ama kışın sadece
Özgürlüğü de sadece olmadığı zaman düşünürüm akşamları.
Sıcağı hiç sevmem,
Sanki Mısırlılardan bize kalan saçma bir hediye.
Benim mısırda dedem yok ki hem,
Olsa olsa part time kovboy vardır, o da bana kadar.
Sadece benim camımı kırmaya muktedir kendisi,
Mança'ya getiremedim o yüzden.
Sevgili Mançalılar, ne çabuk akşam olmuş,
Buraya geldiğimizde güneş henüz batmıştı.
Bir parça hayat, bir parça tentürdiyot,
Bir parça da geçmiş zaman şımarıklıkları.
Hala geçiremediniz değil mi rüyanızdaki İsaları.
Ben de görüyorum İsayı, ama sadece salıları.
En son hatırladığım salı ne zamandı ki,
Hani dört tane sakallı adam briç oynuyordu.
Sivri sakallıyı tutuyordum her zamanki gibi,
Şeytana benzetmiştim galiba, kan çekiyordu.
Hani ortağı olan ak sakallının beni kovduğu salı,
Taş çalıyormuşum, esas kendisi zar tutuyor.
O gece İsa rüyamda yemin etti benim için.
Siz de yemin edin mançalılar benim için,
Sonuçta kimse hesap sormuyor.
Zaten benim tuttuklarım da kaybettiler rüyamda
Herkes şanslı doğmuyor dedi İsa.
Onu da sayarsak baya çok kişi gördüm ömrümce
Bana çok geldi ya da.
Şanslıydı her gördüğüm birey bana göre,
Hepsi kazandı yazı turada, yazı geldi hep,
En çok da Mançalılar, siz yendiniz beni.
Şans değil keskin zeka deseniz de,
Sonuçta hepsi bir iki damla heyecan için.
Bir tek ben bakmıştım heyecanın gözlerinin içine korkmadan.
Çok keskin bakarım söylemiş miydim
Daha üçüncü damlada çözüldü heyecan
Gölgen olsa çözülmezdim dedi, ama biliyorum
Gölgem olsa da, heyecan o bakışa çözülürdü.
Sonra çöktü önümde biliyor rmusunuz Mançalılar?
Bu sevimsiz, Mança hayranının önünde diz çöktü
Ve bir seçim yap dedi bana.
Yaptım seçimimi ve buradayım işte,
Bütün benliğimle karşındayım ey Mança,
Son değirmen yok olana kadar da ayrılmayacağım.

Bazen, bir şiir okumalı insan, bazen de bir şarkı dinlemeli. Bazen, bırakıp her şeyi şöyle yıldızlara bakarak kendini dinlemeli. Evet aynen öyle bırakmalı her şeyi. Elindeki kitabı, bilgisayarı, telefonu ve tüm kalabalıkları bırakıp, kendini, yani benliğini dinlemeli. Bir daha bakıp yıldızlara “ben de varım ulan ben” demeli.
“Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok
Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok” Diyor ya Hayyam, işte bunu düşünmeli. Saçma sapan bir egoizme kapılmadan, böbürlenip büyütmeden, öyle olduğu gibi görüp anlamalı kendini, O kitaplar, o şiirler ve o şarkılar sen varsan var, onun için kendine iyi davran...Uzanıp öpüver yanağından hatta....Ve tüm içtenliğinle, tüm başarı ve başarısızlık için tebrik et kendini.
Kendini sev ki herkesi sevesin. Kendimi seviyorum.... seni de seviyorum...,

Berdan Tabar, Kızıl'ı inceledi.
20 May 20:58 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bir Zweig hayranı olarak, geçtiğimiz ay İş Bankası tarafından Türkçe'ye kazandırılmış ''Kızıl''ı okumamak elbette olmazdı. Ve hazır bugün zamanım varken okuyup bitireyim dedim. İyi ki de okumuşum dedirten de bir etki bıraktı üzerimde.

Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse, kitap 17 yaşında bir gencin, Berger'in, tıp fakültesinde okumak için Viyana'ya gelmesiyle başlıyor. Peki bu Berger nasıl biri derseniz söyleyeyim; kendisini ezik, güçsüz ve değersiz hisseden biri kendince. Memlekette, taşrada arkadaşları, Viyana/ Josefsdat'ta ucuz oda bulabileceğini söylüyorlar Berger'e. Ve Berger de Viyana'ya geldiğinde Josefstadt'ta bir ev tutuyor. Bu evde Berger'in iki komşusu var. Birincisi ev sahibi, yoksulluk içinde yaşayan ve Mizzi adında 13 yaşında kızı olan zavallı bir kadın, ikincisi ise Schramek adında çete işleriyle ilgilenen, kaba saba tipli hukuk okuyan bir üniverste öğrencisi. Berger ise belirttiğim gibi bir tıp fakültesi öğrencisi. Schramek ile tanışma sürecinde, yine belirttiğim gibi kendisini hem Schramek hem de diğer tüm insanlar karşısında ezik, değersiz ve güçsüz biri olarak görüyor. Onlar gibi kadınlara yaklaşamadığını anlıyor. Ve kendini bir anlamda soyutlanmış hissediyor. Yalnızlık duygusunu yaşıyor çokça.

Ama kitabın sonlarına geldiğinizde ev sahibinin 13 yaşındaki kızı Mizzi'nin kızıl denilen ölümcül bir hastalığıa yakalanmış olduğunu öğreniyor. Ve kendini sorguluyor o an. Sadece kendini düşündüğünü, yanıbaşında ölen bu küçük kızcağaza herkese kayıtsız kaldığını anlıyor. Kendisinden çok utanıyor ve bir nevi olsun, o kıza karşı borcunu ödemek için gece gündüz onunla ilgileniyor. Onu kardeşi ile özdeşleştiriyor. Ona baktığında kardeşini hissediyor. Onunla vakit geçirirken yalnızlık diye bir şey hissetmiyor. Kız da öyle. Ve birbirlerine aşık olduklarını hissediyorlar.

Yalnız kitabın en son olayla birlikte çok kötü bir sonla bitiyor. Onu söylemeyeceğim. Mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Çok güzel cümleleri, durum değerlendirmeleri vardı. Mutlaka Zweig'i tanımalısınız ve bu kitabını da mutlaka okumalısınız.

Alıntılar:
''Ölüm bitişikte bir kız çocuğunu pençesine almaya çalışırken, o hayvan gibi uyumuştu ve bu durumda nasıl olur da başkalarından güven bekleyebilirdi.''

''Berger'in içinde şiddetli bir duygu kabarmaya başlamıştı. İlk kez bir insana yardım edebileceğini hissetmiş, ilk kez mutluluk içinde mesleğinin parıltısını duyumsamıştı.''

''Bundan sonraki yaşamının istikametini o an açıkça gördü: Faal ve yaralı olmalıydı, o zaman insanlar onu fark eder, o da bir daha hiç yalnız kalmazdı.''

İyi akşamlar =)))