• Toplum ne diyor?
    Toplum kabul etmiyor. Toplum acımasız.
    Akıl hastasını iyi görmüyor. Mesela buradan taburcu oluyor, gidiyor 2 gün sonra geri geliyor. Yani ailesi bile istemiyor ki daha toplum istesin.
  • Eminim bu kitabın anlamı herkes için özeldir. Fakat benim için daha da özel. Birinci sınıftaydım ve okumaya son derece hevesliydim. Öğretmenimiz bize okuyacağımız ilk kitabın “Şeker Portakalı” adını taşıdığını söyledi. Hemen eve gelip anneme “Bu kitabı almalıyız.” dedim. Annem de beni hiç kırmadan istediğim kitabı aldı. Kitabı avuçlarımın arasına aldım ve dizelerinde gözlerimi gezdirmeye başladım. Okumayı çok istiyordum. Ancak bu isteğime rağmen başaramadım. Okumayı bilmediğimden değil aslında, okuyabiliyordum. Ancak bir türlü bu kitabı okumayı beceremedim. Anneme bunun nedenini sordum. “Belki de bu kitabı okumak için henüz hazır değilsindir.“ dedi Ben de kabullenip okumaktan vazgeçtim. Arada sırada denemeye devam etmeme rağmen bir türlü okumasını beceremedim. İçimde bir yerlerde hep anımsadım bunu, “Şeker Portakalı” benim için sadece bir kitap değil; aynı zamanda bir tabuydu. Ben küçükken kimse bana hikaye anlatmadı. Annem ya da babam roman okumazdı. Onlar daha çok kavga ederlerdi. Uyumadan önce yanımda kimseler olmazdı. Hem çizgifilmleri seven bir çocuk da değildim ben. Bebeklerle de oynamazdım. Sebebini bilmediğim bir şekilde hayal gücüme erişemiyordum. Aradan 15 yıl geçti. Üniversiteyi bitirdim. Bazen aklım dağılsa da türlü türlü kitaplar okudum. Bu kitap hariç. Bunca zamandan sonra dün gece yeniden avuçlarımın arasına aldım bu kitabı. Su gibiydi, akıp geçti. Yalın bir dili olsa bile aslında ne kadar derin anlamlar taşıdığını anladım. “Sadece birinci sınıfta değil; bininci sınıfta dahi okumalı insan bu kitabı” diye geçirdim içimden. Belki de iyi ki okuyamamıştım bu kitabı. Her cümlesinde ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Bitecek diye ödüm kopuyor. Zezé’nin bebek kalbini daha iyi anlayabiliyorum artık. Bazı kitaplar vardır ya da bazı filmler. Bir kere seyretmek yetmez insana. Seyir halinde keyif verir elbet. Bir cümlesi ruhunuzun cümcüğüne öpücük kondurur bazen. Asıl önemli olan bütün gidişatını bilmenize ve her seferinde aynı hevesle okumanıza rağmen her seferinde başka bir köşesini öpmesidir ruhunuzun. Bu kitap da öyle bir şey işte. Tüm kalbimi öptü.
  • Yazarı bu kitabıyla tanıdım. İşin açığı kitabı okumaya başlamadan bir parça önyargılı davrandığımı itiraf etmeliyim. Düşüncem şuydu "iyi bir yazar, iyi bir kitap olsa şimdiye dek kesin duyar ve ya görürdüm. Yorumu yazdığım tam bu anda yazara bir özrüm olduğunu üzülerek fark ediyorum. Kitabın gayet güzel olması bir yana uzun zamandır ilk defa tek sokukta başlayıp bitirdiğim bir kitap olmamıştı. Varın gerisini siz düşünün. İçinde hayal kırıklıkları, dostluklar, ihanetler ve sürprizler barındıran kitabın kurgusu ve akıcı anlatımı neden oldu buna sanırım. :)

    Gelelim kitabın kendisine...

    Hikayenin kahramanı Narin bir ege ksabasında doğar ve ilk gençlik yılarını burada geçirmek zorunda kalır. Oldukça tipik bir ailenin çocuğu olması kaderin cilvesimidir bilinmez Narin zorlu bir yaşama başlar. Babası Moskof Recep tam bir paragöz ve dünyası paradan ibaret alkolik, serseri ancak bu kötü yanlarının yanı sıra oldukça yakışıklı ve tüm kasaba kadınlarının kendine içi geçmeden bakamadığı birisidir. Bu adam feleğin çemberinden geçmiştir. Kurnaz ve akıllıdır. Karısı Hatice ile ise kayınpederinin parası için evlenmiş ve ihtiyar öldüğünde varını yoğunu iki oğluna bırakarak Hatice'nin kocası tarafından günlerce işkence derecesinde dayaklar yemesine sebep olmuştur. Oysa buradan gelecek parayla bir takım planlar kurmuş ve neredeyse bu iş oldu gözüyle bakmıştı. İşte onu yıkan aslında tamda buydu.

    Kayınpederden gelecek olan para hayal olunca Hatice'ye kıyasıya, öldüresiye sopa çekmeye ve kasının zaten çirkin yüzünü daha da bakılmaz hale getirmeye başladı. Oğlu mehmet o sıralar fuybolcu olabilecek hayaliyle duruma dahil olmasa kadının mezarlığı boylaması işten bile değildi. Ne yazık ki mehmet'in tabancayla vurulması bu hayalide suya düşürdü. Ve Moskof Recep komşusunun karısını alarak kayıplara karıştı. Ne var ki kanında receplik olan sakat Mehmet babasının eski halini hiç aratmayacak ve küçük kardeşi şadiyeyi satıp pezevenklik edecek kadar insanlığını yitirecekti.

    Narin evde yukardaki anlatılanlar yaşanırken üniversite sınavını kazanmış ve evden kurtulup İstanbul'a okumaya gidebilmenin çarelerini arar olmuştu. Ve çok geçmeden amacına ulaştı. Kaderin cilvesidir ki ailesini ardında bırakarak okuma sevdasına tutulan Narin ömrümün en iyi dostuyla karşılaşacak ve bu karşılaşma ailesinin ve tüm eksik hayatının boşluğunu doldurma konusunda kahramanımıza yardımcı olacaktı. Bu kişi Deniz isminde bir kızdır. Anne ve babasını kaybeden Deniz onlardan kalan mirasla okumaya çalışırken talihsiz bir kaza yapmış ve Narine arabasıyla vurmuştur. Bu elim olay iki bahtsızı bir araya getirmiş Denizin ailesinden kalan evde Narinle yaşamaya başlamalarının temelini oluşturmuştur. Artık iki dostu ayırmak asla mümkün olmayacaktır.

    Dostluk cephesi bu şekilde açılırken Deniz'in kız kardeşi Irmak sahneye çıkar. Yeni erkek arkadaşı Fırat ile ablasını ve onun daim dostunu tanıştırır. Yine bir teaadüf cereyan eder. Narin'in henüz kasabada olduğu yıllarda tanıdığı ilk aşkı ve hayatını onulmaz şekilde etkileyen erkek olan Fırat işte bu Fırattır. Fırat Narin'e kötü bir haber vermek zorundadır. Narin'in annesi hatice, kız kardeşi Şadiye ve Abisi Mehmet sobadan çıkan gazla 12 yıl önce ölmüştür... Narin ne yapacağını bilemez bu haber karşısında ve Fıratla doğdupu topraklara gider...

    Zamanla İki eski aşık birbirlerine yakınlaşırlar ve Deniz'in de içinde olduğu bir planla Fırat'la Narin'in tekrardan birleşmelerini sağlamaya çabalarlar...

    Kitabın sonu Moskof Recebin aniden ölümü ve son sahnede gömülmek üzere yola çıkışını anşatarak son bulur...


    Okunmalı...

    Vesselam.
  • Nermin Yıldırım' ın okuduğum üçüncü kitabı. Tarzını ve dilini çok sevdiğim Nermin Hanımın rastgele seçtiğim üçüncü eseri Dokunmadan oldu. Esasında romanlar birbirinden bağımsız olsa da kronolojik sırayla gitsem belki daha iyi olurdu diye düşünüyorum.
    Okuduğum üç kitapta da genel olarak tarzı aynı idi ki istikrar seven birisi olarak bu benim için olumlu bir özellik, zaten tarzını sevdiğim için okumaya devam ettiğim bir yazarın bu özelliğini değiştirmesi beni açıkcası bocalatıyor bazen, hele ki yeni yazımını sevemediysem...
    Kendini topluluktan soyutlamış, yanlız kalmayı ''tercih'' etmiş karakterin travmalarını, o dolu dolu hiçbir kelimesini kaçırmamaya çalışarak okuduğum cümlelerinin arasına sokuşuturuveriyor yazar ve bunu bir anlığına yapmasıyla şaşırıyorum. Minik adımlarla hikayenin içine doldurulmuş bir çok toplumsal gerçek, duygusal çalkantı, varoluş mücadelesi eşliğinde ilerliyorum satırlarda.
    Yaptıklarımız kadar yapmadıklarımız da vicdan azabı çektirir elbette. Yapamadığımız ne çok şey var. Otobüste bacaklarını ayıran pergel adamların sıkıştırdıkları genç kızların hakkını savunmak mesela... bu kötülük müdür? kimse kabullenmek istmese de kötülüktür diye düşünüyorum ben. Masumun , Mazlumun hakkını savunmamak, kötülüğe göz yummak bizi kendi karanlığına çekmez mi? Böyle pişmanlıkları olan ama hiç arkadaşı olmayan Adalet' in kimseye dokunamadığı hikayesini tavsiye ediyorum.
    Keyifli okumalar dilerim.
  • Eskiden atv'nin dizileri pek güzel olurdu. Güzel olurdu derken öyle dizi izleyen biri de değilim ama onlar arasında bir tane var ki en sevdiğim dizi diyebilirim, yıllar sonra oturup bilgisayarın başına internetten izledim :) Hiç mi ekşimez tadı, hiç mi bozulmaz, hep mi aynı kalır, taptaze... Oyuncularıyla, dizinin çekildiği o mükemmel yeriyle, işlenen konusuyla, verilen mesajıyla, yapılan esprileriyle fevkalade bir diziydi. İşte o dizinin adı "Elveda Rumeli"

    Ben Elveda Rumeli'ye bu kadar müptela iken, bu kadar herkese ondan bahsediyorken günlerden bir gün-yanlış hatırladığımı düşünmüyorum- d&r'da bu kitabı gördüm. İsmini yanlış mı okudum acaba diye tekrar yakından baktım ve aldım elime. Evet Elveda Rumeli yazıyordu. Biraz ince geldi, daha kalın bir kitap beklerdim doğrusu. Neden? Çünkü ben izlediğim diziyle paralel olduğunu düşünmüştüm :)
    Sonra aldım kitabı geldim eve hemen okudum, bitirdim. Tabii ki diziyle hiçbir alakası yoktu...
    Biraz hayal kırıklığı yaşadım elbette ama olsun yine de iyi bir kitaptı. Dizinin yerini asla tutmadı ama bu isimde bir kitabın kitaplığımda olması mutlu ediyor beni...

    Makedonya...Eskilerden beri hep gitmeyi görmeyi arzuladığım yer. Hani bazı ülkelerle, şehirlerle ya da ne bileyim mahallelerle bile aranızda bir bağ olur ya, sebepsiz...Benim için öyle işte.
    Tavsiye ediyor muyum? Ediyorum. Kesinlikle hem diziyi hem kitabı.Mutlu okumalar dilerim.

    https://youtu.be/xew2ihHerak

    Bu müziği de sizlere armağan ediyorum...
  • Sizi düşünüyorum, -dedi kısa bir sessizlikten sonra, - o kadar iyi bir insansınız ki, bunu hissetmemek için taşyürekli olmak gerek. Biliyor musunuz şimdi aklıma ne geldi? İkinizi kıyasladım. Neden o, siz değil? Neden o da sizin gibi değil? O sizden daha kötü biri, ama onu sizden fazla seviyorum.
    Dostoyevski
    Sayfa 47 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Hz. Ali, Hz. Osman’a geldiğinde, aslında söylemek istediği her şeyi onun da bildiğini belirttikten sonra onun Müslümanlar nezdindeki değerini ifade edecek açıklamalarda bulundu. Sözleri sitem yüklüydü. Allah’tan korkup nefsini Allah’tan sakındırmasını istiyordu. Hz. Ali şöyle devam etti:

    -“Ey Osman, şunu çok iyi bil ki, Allah’ın kulları içinde en üstün ve faziletli olanı adil bir halifedir. Öyle bir halife ki kendisi hidayet üzerindedir ve başkalarını da doğru yola iletir. Bilinen sünnetleri uygular ve terkedilmiş sünnetleri ortadan kaldırır. Allah’a yemin olsun ki bütün bunlar apaçıktır. Sünnet ayaktadır ve kıstasları bellidir. Bid’atler de bellidir ve onların da ölçüsü vardır. Allah katında insanların en şerli ve kötüsü delâlette olan ve insanları da delâlete sokan zalim idarecilerdir. Onlar malum sünnetleri öldürerek terkedilmiş bid’atları uygulamaya koyarlar. Ey Osman, ben seni Allah’ın darbeleri ve intikamı konusunda uyarırım, senin bunlardan uzak olmanı dilerim. Allah’ın azabı şiddetli ve elimdir. Ey Osman, senin bu ümmet içinde öldürülerek, ölüm kapısını açıp kıyamet gününe kadar bu kapının açık kalmasına sebep olacak bir devlet başkanı olmandan sakınmanı dilerim.” Hz. Ali, böyle bir devlet başkanın insanları fitneye sürükleyerek onları paramparça bir halde terkedeceğini ve onların artık gerçekleri göremeyeceğini ifade eden sözleriyle konuşmasını bitirdi