• Ve  iyi ki iyikilerimdesin
    İyi ki ilkim, iyi ki iyi ki derindesin
    Kilometrelerce dert var ama dilimdesin
  • Roark alçak sesle, "Ama bakın, diyelim ki benim altmış yıllık bir ömrüm var," dedi. "Bu sürenin çoğu çalışarak geçecek. Yapmak istediğim işi seçtim. Eğer o işte hiçbir zevk bulamazsam, o zaman kendimi altmış yıllık bir işkenceye mahkum etmiş olurum. Zevk alabilmem için de işimi bence mümkün olan eniyi şekilde yapabilmem gerek. Oysa en iyi demek, bir standartlar meselesi demek. Ben de kendi standartlarımı koyarım. Bana hiçbir şey miras kalmış değil. Hiçbir geleneğin en uç noktasında duruyor değilim. Belki bir geleneğin başlangıç noktasında duruyor olabilirim."
  • Sadece iyi olmak, insanları memnun etmek hatta onları çok sevmek bile yetmiyor bazen.
    Öyle insanlar var ki, ne kadar kötüyseniz, onu ne kadar çok yaralayabiliyorsanız, size verdiği önemde o kadar artıyor. Aşk bile geçmişte yaşananların ayak izleriyle oluşuyor.
  • Ana ve Baba Hakkları
    “Allâh’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabâya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve mâliki bulunduğunuz kimselere iyi davranın...” (en-Nisâ, 36)

    “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını vasiyet ettik! Çünkü anası, onu nice sıkıntılara katlanarak (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için:) «Önce Bana, sonra da ana-babana şükret!» diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır.” (Lokmân, 14)

    Resûlullah sav:
    “Allah Teâlâ’nın rızâsı, anne ve babayı hoşnut ederek kazanılır. Allah Teâlâ’nın gazabı da anne ve babayı öfkelendirmek sûretiyle celbedilir.” (Tirmizî, Birr, 3/1899)

    Hz. Peygamber’in şu duâsı bir mü’min için ne büyük bir müjdedir:
    “Ana-babasına iyilik edene ne mutlu! Allah Teâlâ onun ömrünü ziyâdeleştirsin!” (Heysemî, VIII, 137)

    “Hiçbir evlât, babasının hakkını ödeyemez. Şayet onu köle olarak bulur ve satın alıp âzâd ederse, babalık hakkını (ancak o zaman) ödemiş olur.” (Müslim, İtk, 25; Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120; Tirmizî, Birr, 8/1906)

    Kuranı Kerimde:
    “Rabbin, yalnız kendisine ibâdet etmenizi ve ana-babaya iyilikte bulunmayı emretmiştir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı «öf» bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle. Onlara rahmet ve tevâzû kanatlarını ger ve; «Rabbim! Onlar beni küçükken (merhametle) yetiştirdikleri gibi Sen de onlara merhamet eyle!» de!” (el-İsrâ, 23-24)

    Anne babaya hizmette bulunmak, çok fazîletli bir amel-i sâlihtir.
    Resulullah sav:
    “Anne ve babasına veya onlardan sadece birine yaşlılık günlerinde yetişip de cennete giremeyen kimse perişan olsun, perişan olsun, perişan olsun!” (Müslim, Birr, 9, 10)

    Mevlânâ Hazretleri ne güzel ifâde eder:
    “Anne hakkına dikkat et! Onu başında tâc et! Zîrâ anneler doğum sancısı çekmeselerdi, çocuklar dünyaya gelmeye yol bulamazlardı.”

    Resulullah sav:
    “Makbûl olduğunda şüphe bulunmayan üç duâ vardır:

    Babanın çocuğuna duâsı; misâfirin duâsı; mazlumun duâsı.” (Ebû Dâvûd, Vitr 29/1536; Tirmizî, Birr 7/1905, Deavât 47; İbn-i Mâce, Duâ 11)

    “Babanın oğluna duâsı, peygamberin ümmetine duâsı gibidir.” (Süyûtî, II, 12/4199)
    (Annenin duâsı ise babanınkinden daha tesirlidir.)

    Resûlullah s.a.v.bir gün:
    «–Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?» diye üç defâ sordu. Biz de:

    «–Evet, yâ Resûlallâh!» dedik. Resûl-i Ekrem Efendimiz:

    «–Allâh’a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek!» buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve;

    «İyi dinleyin, bir de yalan söylemek ve yalancı şâhitlik yapmak!» buyurdu.[1]
    (Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti’zân 35, İstitâbe 1; Müslim, Îmân 143)

    Resulullah sav:
    “…Babalarınıza iyilik edin ki, çocuklarınız da size iyilik etsinler…” (Hâkim, IV, 170/7258)

    Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır:

    “Bir şahıs, Resûlullah’a gelerek:

    «–Kendisine en iyi davranmam gereken kimdir?» diye sordu. Resûlullah:

    «–Annen!» buyurdu. O sahâbî:

    «–Ondan sonra kimdir?» diye sordu. Efendimiz:

    «–Annen!» buyurdu. Sahâbî tekrar:

    «–Ondan sonra kim gelir?» diye sordu. Allah Resûlü yine:

    «–Annen!» buyurdu. Sahâbî tekrar:

    «–Sonra kim gelir?» diye sorunca Resûl-i Ekrem bu sefer:

    «–Baban!» cevâbını verdi.” (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1)

    Diğer bir rivâyete göre o şahıs:
    “–Ey Allâh’ın Resûlü! Kendisine en iyi davranılması gereken kimdir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

    “–Annen, sonra annen, daha sonra yine annen, sonra baban, sonra da sana en yakın olan akraban.” buyurdu. (Müslim, Birr 2)

    Abdullah bin Mesut (r.a.) şöyle demiştir:

    “Hz. Peygamber’e:

    «–Allâh’ın en çok beğendiği amel hangisidir?» diye sordum.

    «–Vaktinde kılınan namazdır.» diye cevap verdi.

    «–Sonra hangi ibâdet gelir?» dedim.

    «–Anne ve babaya iyilik ve itaat etmek.» buyurdu.

    «–Daha sonra hangisi gelir?» diye sordum.

    «–Allah yolunda cihâd etmek.» buyurdu.” (Buhârî, Mevâkît 5, Cihâd 1; Müslim, Îmân 137-139)

    Hazret-i Ayşe şöyle nakleder:

    “Resûlullah’a bir kişi geldi. Yanında da yaşlı bir zât vardı. Allah Resûlü:

    «–Ey filân! Yanındaki kimdir?» diye sordu. O kişi:

    «–Babamdır.» cevâbını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şu îkazda bulundu:

    «–Onun önünde yürüme, ondan evvel oturma, onu ismiyle çağırma ve ona hakâret ettirme!» (Heysemî, VIII, 137)

    Resulullah sav:
    “–Yemen’de kimsen var mı?”

    “–Anam-babam var, yâ Rasûlallâh!”

    “–Onlar sana izin verdiler mi?”

    “–Hayır, vermediler.”

    “–Haydi Yemen’e git; onlardan izin iste! İzin verirlerse gel, cihâd et! Vermezlerse, anneni-babanı memnun etmeye çalış!” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 31/2530)

    Hazret-i Ebûbekir’in kızı Esmâ (r.a.) şöyle anlatır:

    İslâm’a girmemiş olan annem, Resûlullah zamanında yanıma gelmişti. Allah Resûlü’nün fikrini öğrenmek için:

    “–Annem, beni özleyip gelmiş. Ona ikramda bulunabilir miyim?” diye sordum. Efendimiz:

    “–Evet, annene iyi davran!” buyurdu. (Buhârî, Hibe 29, Edeb 8; Müslim, Zekât 50)

    Hazret-i Ayşe şöyle anlatır:

    Resulullah sav:
    “Uyumuştum, kendimi cennette gördüm. Bir kimsenin sesini işittim, Kur’ân okuyordu.

    «–Bu kimdir?» diye sordum.

    «–Bu, Hârise bin Nûmân’dır.» dediler.”

    Bunu anlatan Efendimiz, sözlerine şöyle devâm etti:

    “–İyilik işte böyle olur, iyilik işte böyle olur!”

    Rivâyetin sonunda, Hârise’yi (r.a.) bu mertebeye yükselten meziyetinin, annesine çok iyi davranması olduğu beyân edilerek, “O, annesine karşı en iyi davranan bir sahâbî idi.” denilmektedir. (Ahmed, VI, 151-152; Hâkim, IV, 167)

    İbn-i Abbâs (r.a.) an­la­tır:

    Sa’d bin Ubâ­de’nin (r.a.) an­ne­si ve­fât et­miş­ti. O, Pey­gam­ber Efen­di­miz’e ge­le­rek:

    “–Ey Al­lâh’ın Re­sû­lü! Ya­nın­da bu­lun­ma­dı­ğım bir sı­ra­da an­nem ve­fât et­ti. Onun adı­na sa­da­ka ver­sem ken­di­si­ne bir fay­da­sı do­ku­nur mu?” di­ye sor­du. Allah Resûlü:

    “–Evet.” bu­yu­run­ca, Sa’d (r.a.):

    “–Ey Al­lâh’ın Resû­lü! Siz de şâ­hid olunuz ki mey­ve bah­çe­mi an­nem adı­na ta­sad­duk edi­yo­rum.” de­di. (Bu­hâ­rî, Ve­sâ­yâ, 15)

    Mâlik bin Rebîa (r.a.) şöyle der:

    Birgün biz Resûlullah’ın huzûrunda otururken Selimeoğulları’ndan bir adam çıkageldi ve:

    “–Yâ Resûlallah! Anamla babam öldükten sonra onlara yapabileceğim bir iyilik var mı?” diye sordu. Allah Resûlü şöyle buyurdu:

    “–Evet, onlara duâ ve istiğfarda bulunursun, vasiyetlerini yerine getirirsin, akrabâsını koruyup gözetirsin, dostlarına da ikramda bulunursun.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120/5142; İbn-i Mâce, Edeb, 2)

    Resulullah sav:
    «İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun âilesini kollayıp gözetmesidir.» buyururken işittim. Bu adamın babası, babam Hazret-i Ömer’in dostuydu.” (Müslim, Birr, 11-13; Ebû Dâvûd, Edeb, 120; Tirmizî, Birr, 5)

    Abdurrahman Câmî (k.s.) da anne muhabbetiyle alâkalı olarak:

    “Ben annemi nasıl sevmem ki; o beni bir müddet cisminde, uzun bir zaman kucağında, ölünceye kadar da kalbinin şefkat köşesinde taşımıştır. Ona hürmetsizlik göstermekten daha kötü bir şey bilmiyorum!..” derdi.
  • 208 syf.
    ·Puan vermedi
    Gülümsedim önce.
    Sonra güldüm.

    Gülmek istemsiz midir? Bilerek gülebilir mi insan?

    Hanım neden sebepsiz güldüğümü sordu birkaç kez. İstemsizdi. Ne cevap versem bilemedim.

    Gözümde her zaman ciddi bir Ahmet Yüksel Özemre profili olmuştur. Belki bu yüzdendi nedensiz gülüşüm. Yakıştıramadım desem..hayır değil...bence çok yakışmış. Ama bence Ruhan'ı yazmakla başına bela almış. Hikayenin hem başında hem sonunda not düşme ihtiyacı hissetmiş....Bu hikaye hayalîdir diye. Sanırım benim gibiler çok kurcaladı mevzuyu.

    Mevzu nedir? Bir aşk hikayesi. Ama nasıl bir sâfîyet anlatamam. Evet romancı veya hikayeci değil. Kendisi de kabul ediyor. Romancılık tekniği? Usta işi değil. Ama samimiyet yok mu? Neyin harcına girse güzelleştiriyor.

    Ne güzel hitap cümleleri vardı! Bayıldım. İstanbul dekorunu da çok iyi kullanmış bence. İstanbul da İstanbulmuş ha! (Masa da masaymış ha'yı bana dikte eden ehl-i dîle selam olsun!) 1950lerden bahsediyoruz çünkü. Özemre genel kültürünü de çok güzel ifade etmiş. Pazarlamasını pek beğendim.

    Hele aşkın ilk filizlendiği anları anlatışı. Duyguların tazyiki ile fizikî yakınlaşmalar, el ele tutuşmalar filan. Yüksel Özemre yazınca daha bir "şey" olmuş. Yani ondan beklemiyorsunuz ama yazmış işte. Dünya tasavvurunuzla bağdaşmıyor ama insanî yönü de var.

    Ruhî yakınlığın fizikî boyuta taşınması bir garip mesele. Parmak ucuyla sevgilinin eline ilk temas cüreti...Taşın kalbi olsa çatlar. Avucun içine başka bir avucun sığması.... Bir insan avucuna neler sığdırabilir ki?

    Bu şekilde kitap tanıtımı tarzım değil evet. Ama bu kitap için başka türlü de yazamazdım. Kış yanaştı. Şöyle sıcak bir kitap okuyayım diyen varsa bence buyursun.
  • 156 syf.
    ·12 günde·9/10
    Stoacı İmparatorumuz bu kitabı çıktığı seferde düşünürken yazmış. Kitap, kendisine yön veren düşünceler, genel stoa felsefesi, kendisine ve diğer filozoflara karşı eleştirel düşünceleri ve kendi görüşüne göre ideal devletin nasıl olması gerektiği konularından oluşuyor. Normalde 12 bölümden oluşan kitap tek bir kitap halinde bölümlere ayrılarak basılmış, tabi ki daha iyi olmuş. Bu kitabın ilk VI bölümü hakkında inceleme yapmaya karar verdim çünkü her bölüm kendinden önceki bölümün bir tekrarı olup üzerine çeşitli fikir eklemeleri yapılarak ilerlenmiş. Bundan dolayı tek tek her bölümü incelemekten ziyade yarısını incelediğim taktirde siz okuduğunuzda kitabın genel hattını oldukça iyi kavramış olacaksınız, bu yüzden son bölüme kadar uzatmamaya karar verdim.

    I.Kitap
    Bu bölümde hayatında dahil olan kimselerden neler öğrendiğini ve neleri yapıp neleri yaparken bazen tam olarak dikiş tutturamadığını yazmış. Sonunda ise felsefe ile uğraşmaya başladığında genellikle felsefe ile uğraşanların uğraştığı şeyler ile ilgilenmediğini (bir şeyler yazmak, mantık soruları çözmek, göksel olaylarla uğraşmak) eklemiş.

    II. Kitap
    Olması gereken dünya görüşünün nasıl olması gerektiğini ve buna uygun bir yaşam tarzını nasıl edinilerek erişilebileneceğini ve insanın başına gelen iyi ve kötü şeylerin tanrılar tarafından hiçbir insanın ayırt edilmeden (tanrıların bütün insanlara aynı değeri vererek ) insanlara yaşattığından ve bunların insanı ne iyi ne de kötü yaptığından, ölümün ne olduğu, bir insan uzun ya da kısa süreli de yaşasa da iki türlü de aynı anlamı göreceği ve bir farklılık olmayacağı, insan yaşamının sınırlı olduğu ve insan bedenini nehire, ruhu rüyaya ve hayatı da savaşa ve otelde konaklayan bir misafire (dünya da gelip geçici olduğumuzdan bahsediyor) benzetmesinden, ölümü lütufmuş gibi beklememiz gerektiğinden ve ölümün doğanın bir parçası olduğu gerçeğini görmemiz gerektiğini söylemesinden oluşur.

    III . Kitap
    Hayatımıza son vermenin bazen haklı bir davranış olduğu ve ölüme her gün yaklaştığımızdan değil insan ne kadar uzun yaşarsa o kadar çok kabiliyetini zamanla kaybedeceğini, bundan dolayı ölüme olumsuz değil olumlu bakmamız gerektiğini, doğayı ve ölüme yaklaşırken gelen olgunluğun dışa vuran anlamını yalnızca doğayı ve doğanın işleyişini anlayan insanın anlayabileceğini söyler ve ölümün doğanın bir parçası olduğunu yineler ve her canlının bir gün öleceğini, bunu kabullenmemiz gerektiğini ekler. Kişinin, kendisini kötü şeylere yönelme yolunda ilerlemesine neden olacak herhangi bir nedenin faydalı gibi görünmesini kesinlikle sağlamaması gerektiğinden de bahseder. Kadere inanmak ve ona teslim olmak gerektiğini, kaderden ayrı başka bir hayat yaşanılamayacağını yani özetle bu bölümde insanın sahip olması gereken bütün temel ilkelerden bahseder.

    IV. Kitap
    Bu bölüm tamamen ölümle birlikte insan ve insana ait olan her şeyin de öleceği, geride kalan kişiyi hatırlayan insanlarında bir süre sonra öleceği ve ün kazanma ve övgü alma çabasının bu yüzden çok saçma olduğunu örneklerle anlatmaktan ve öldükten sonra hatırlanmak için şu an ki hayatımızın zamanını çalacak işlerle uğraşmak yerine anın değerini bilip bu tek hayatımızı olabildiğince iyi, düzgün, adaletli, korkusuz, sabırlı, erdemli ve iyi olan birçok niteliği barındırarak geçirmemiz gerektiğini anlatır. Bu bölümü en net şekilde özetleyen cümlesi şudur: Peki çabamızı neye harcamalıyız? Şuna: Düşüncede adalete ve icraatta ortak yarara, sözde aldatmamaya, gerçekleşen her şeyin gerekli olduğuna, tanıdık, ortak bir temelden geldiğine inanarak onları samimiyetle karşılamaya.

    V. Kitap
    Bu bölümde ise insanın uyanmak istemediği günlerde bile en azından insanlık vazifesini yerine getirmesi gerektiği için uyanması gerektiğini söyler ve sürekli yatarak ve işlerden kaçarak zaman öldüren, topluma ve kendisine dahi işe yarar hiçbir şey yapmayan insanların tembel, ahmak ve bilinçsiz olduklarını vurgular. Başımıza gelen talihsiz olayların, iyi olanlardan bir farkı olmadığını, ikisinin de kişi için var olmadan önce belirlenen yazısında olduğunu ve bu başına gelen şeylerin hem kendi dünyası hem de bütün dünya için bir refaha çıkma yolu olduğundan bahseder. Bu bölümde Marcelius’ un kadere olan inancı bariz bir şekilde ortaya çıkar. Ve burada en çok üzerinde durduğu konu da insan öldükten sonra toprakta ayrıştığında başka canlara can vereceği ve bu döngünün hep böyle gideceğidir. Kötü ve zalim dünyada neden yaşıyorsun diye sorar ve bu kötülüklerden şikayetçiysen ölümü sabırla beklemen gerektiğini söyler. Ancak doğru olup doğru yolda ilerleyen insanın şikayet edecek bir şey bulamayacağını da ekler.

    VI. Kitap
    Bu bölümde, bölümün başlarında anlatılan düşünce oldukça ‘benlik’ bir düşünceydi doğrusu; örneğin algı yönetimimiz sayesinde bir masayı gördüğümüzde ona masa diyebiliyorsak, bunu hayatta yapmamız gerektiğini, olayları ve kişileri kendi düşüncemize göre çarpıtmadan her şeyi ne ise öyle görerek yaklaşım sergilememiz gerektiğinden bahsediyor. İnsanların kesinlikle en başta yapması gereken şeylerden biri de budur.
    İnsanın değer vermesi gereken ve en üst sıralarda yer alan şeylerden birinin, hayatın kişiye verdiklerinden memnun kalmayı öğrenmesi ve bilmesi gerektiğini söyler. Oldukça doğru bir yaklaşım içsel huzuru bulmak için…
    Amacına uygun yapılmış her şey iyidir diyor Aurelius. Amacına hizmet eden ve kendi amacından başkasıyla ilgilenmeyen kişi ise olgunlaşmış meyve gibidir der tabiri caizse. Buna da oldukça katılıyorum…
    Kitabın genel olarak katılmadığım hiçbir yanı yok… çünkü olduğu ve olması gerektiği gibi düşünülen ve yapılan şeyler yanlış şeyler değildir.

    Yanlışı sevmeyenler bu adamın fikirlerini sevecekler,

    İyi okumalar :)
  • “Her zerresinde bir sağlık duy bedeninin, insan oğlu; her hücresinden bir inilti işit!.. Bir şehirsin çünkü sen, büyük ve derin... Yok yok!.. Bir değil, belki binlerce şehirsin hem!.. Ölümsüz ve doğumsuz, uçsuz ve bucaksız deryasın... Sayısız balıklar bulunur her deryada... Neden reddetmedesin sendeki erdemleri? Ve ne diye inkarcı başını kaşıyarak geçmede günler?!. Ey insan! Ne diye dönüp durmadasın şu dünya denen mumun çevresinde şimdi; pervane misin? Öyleyse yak kanatlarını muma, yak ve arın. Çünkü bir nursun sen, nurdansın... Hani Tanrı’nın nurundan... Ateşten değil... Hani şeytanın ateşinden... Uyan ey insan, her şey ‘ben’den doğdu hep; benlikten doğdu... Bütün aptallıklar, bütün kötülükler benlikten doğdu... Öyleyse hep benden olsun feryadın, bütünşikayetinhep benden... Çünkü ölüm var. Herkese kendi rengindedir ölüm... İyi de görünür parlak bir aynada, kötü de!.. Aynada güzeldir güzelse yüz, çirkin yüz de çirkin elbet! Ölümden korkup kaçıyorsan eğer, kendi çirkinliğindir seni kaçıran... Ölümün yüzü değil çünkü çirkin olan, belki kendi yüzündür de aynada yansımıştır. İyinin de sende büyümüştür fidanıçünkü, kötünün de... Kendi elinle kazandığındır güzel de, hem çirkin de... Her doğan ölür elbet!..Çırak ne olmuşsa yerin altında, usta da o olmuştur... Yalnız kalmak istemiyorsan gideceğin yerde eğer; iyilikten, güzellikten, doğruluktan evlatlar, dostlar, yoldaşlar edin kendine şimdiden... Geçip gitmede ömür... Umutlar hep yarın, yarın, yarın!..Tükenen zamanı dolduruyor hep kuru kavgalar, boş didişmeler, faydasız gürültüler... Aklını başına al kardeş! Günü, bugün say; ölüm ki kaşla göz arasında; ölüm ki dudakla söz arasındadır...”