• 328 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Çok acıklı ve gerçek bir hikayeyi bitirdim az evvel. Uzun zamandır ilk kez bir kitap beni ağlattı. Çok etkilendim ve tarihi, savaşları, insanlığı bir kere daha sorguladım, sorguluyorum ve sorgulayacağım. "İncir Kuşları" insanı gerçekten derinden sarsıyor.

    Hikayenin işlenişiyle ilgili beni rahatsız eden bir nokta oldu.
    •Felaket tellalı olan teyze.
    Romanda tarihi gerçeklerin anlatıcısı olarak bu teyze seçilmiş ve ciddi ciddi copy paste gibi duran bilgiler o anla harmanlanmadan okuyucuya iletilmiş hissi verdi bana.
    Bir telefon çalar, arayan teyzedir ve Boşnak tarihini anlatmaya başlar. doğruları söylemek gerekirse bir an önce bitsin diye okudum o kısımları.
    Savaşın başladığı bölümler ise bambaşka bir elden çıkmış gibi duruyor. Oraya geldiğinizde zaten romanı elinizden bırakamıyor ve ağlamaya başlıyorsunuz. Kısacası kopukluklar hissettim ben, bu beni romana başladığım zamanlarda biraz rahatsız etti ama aşk, savaş bölümleri onun üstünü kapattı yani o kopukluğu giderdi.

    Anlatılanlar kurgu değil. Kitapta bir kişinin yaşadıkları gibi gözüken olaylar, savaşta binlerce kişinin başına gelenler anlatılıyor.
    Bu yüzden kitap için ‘beğendim’ sıfatını kullanamayacağım. Bana göre en doğru tanım "Etkilendim." Çok fazla etkilendim olabilir.

    Gerçek olayları anlatan kitaplara karşı ayrı bir ilgim vardır her zaman. İncir Kuşları da yakın dönemde yaşanmış gerçek olaylara dayanıyor.
    Suada'nın hayatını pencere olarak alıp diğer kurbanların yaşadığı mezalimi , yüz karası savaşı anlatan bu kitap ilk kısımlarında alelade bir anlatımı olsa da savaşın başladığı kısımda aklınız sadece tek suçu başka bir kitaba inanmak olan insanların "tüm dünyanın şahitliği eşliğinde" kıyımına kilitleniyor. Gerçek dünyada insanların birbirine yaşattıklarına hiçbir kurguda rastlanamıyor ve o zaman anlıyorsunuz ki gerçek öykülerin iyi bir yazardan çok cesur bir yazara ihtiyacı var.

    Spoiler

    Kitapta 1992-1995 yılları arasında Sırp ve Çetnikler tarafından katledilen Müslüman Boşnak’ların soykırım gerçeklerini okuyoruz.
    Her şey apaçık ortada. Gerçekler çok can yakıcı. İnançları yüzünden katledilen bir millet. İnançları yüzünden tecavüze uğrayan bir millet. Sistematik olarak Sırp doğurmaları amaçlanan Boşnak’lar...
    "Bir savaşta kadınları kullanmak alçakça bir yöntemdir."
    "İncir Kuşları"bir aşk kitabıymış gibi başlıyor gibi gözüksede asla bir aşk romanı değil. 1992'de yaşanan Hristiyan Sırpların, Müslüman Boşnaklara yaptıkları "Boşnak Katliamını" anlatıyor.

    Bende katliamı bu kitapla birlikte öğrendim açıkçası. Hani bazen soruyorlarya kitap
    okuyorsun tamam da sana ne fayda sağlıyor? Diye bunun gibi birçok fayda sağlıyor emin olun.

    Aynı ırktan geliyorlardı, aynı dili konuşuyorlardı, bir tek dinleri farklıydı. Biri müslüman boşnak genci, diğeri ise hıristiyan sırp'tı. ikisi de konservatuardaki aynı boşnak kızına âşık olmuşlardı. ve bir gün bu iki genç, suada'ya aşklarını ilan ettiler. ancak gençlerden biri aşkına karşılık bulmuş, diğeri ise "kalbimde iki kişiye yer yok" cevabını almıştı. takvim 6 nisan 1992'yi gösterirken bir bomba düştü Suada patlak veren savaşın estirdiği rüzgârda âdeta savrulan bir yaprak gibiydi.

    savruldu, savruldu, savruldu

    Sonra da kader onu bir zamanlar "kalbimde iki kişiye yer yok" dediği genç adamın eline esir düşürdü. genç adam, o gün ela gözlü çöl ahusuna bakmış "kader bizi ne inanılmaz bir şekilde birleştirdi, görüyor musun Suada?" demişti. modern zamanlarda avrupa'da yaşanmış bir soykırımda, kadere inananların romanıdır incir kuşları

    "Sırplar yüreğimi ateşe tuttular
    ben hiç yanmadım
    geceleri soyunup koynuma girdiler
    ben hiç sevişmedim
    atalarıma küfürler savurdular
    ben hiç duymadım
    en sonunda beni hamile bıraktılar
    ben hiç doğurmadım..."

    Savaşlarda onca yaşananlar insanoğlunun en karanlık ve en vahşi taraflarına ait öykülerse, makineli tüfekler ve top mermileri art arda patlayıp etrafa ölüm saçıyorsa, tecavüz mağduru zavallı kadınlar 'nefret çocukları'nı dünyaya getiriyorsa...
    ne yazık ki savaştan geriye kalan bu pislikleri temizlemeye göğü yararak bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun dahi gücü yetmez..."

    Masal gibi başlayıp belgesel gibi devam eden kitabın sonlarına doğru boğazım düğüm düğüm okuduğum bu kitabı yazmaya ben cesaret edemezdim ve

    İncir Kuşları şöyle son buluyor; Boşnakların deyimiyle herkes ‘Allah’a emanet...’

    Not:

    Her türlü aşağılamaya maruz kalan, acımasızca katledilen, babalarının gözleri önünde tecavüze uğrayan, s... kölesine dönüştürülen kadınlar, sevdiklerini birer birer kaybeden insanlar. bugün hâlâ Sırbistan'da duvarlarda, boşnak ve türkler hakkında iğrenç yazılar bulunuyormuş

    Öneriler:

    Okumaya başlamak istiyorum ama bir türlü kitabımı bulamıyorum diyen arkadaşlar için genelde Sarah Jio kitaplarını öneriyorum biliyorsunuz bu önerilerime bu kitabı da ekleyebilirim. Oldukça sürükleyici ve sizi de bu katliam hakkında bilgi sahibi edecek. Tabii ki yalnızca kitapları okuyarak bu katliam hakkında yeterli bilgiyi edinemezsiniz ancak kitapları okuyan herkesin katliama dair bir araştırma yapacağından eminim. Merak eden ilgilenen tüm okurlara tavsiye ediyorum. Şimdiden iyi okumalar dilerim :)

    İncir Kuşlarını tavsiye eden ve Boşnak Katliamını öğrenmeme yardımcı olan Tansu Hanıma Teşekkür ederim :)
  • Sevgili Bilge,
    Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok
    söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanmadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan
    olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla. Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden
    beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa, arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslına bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle karar alınamazdı. Yaşamamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. Şimdi her satırı,
    bu satırı da neden yazdım? diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görünüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, Sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terkedinceye kadar gidipgelenazizvarlık masalına kimse inanmayacaktır. Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da, ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır.

    Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle, Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkûm edildim. (İnsanların, kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken
    insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi
    görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, Sevgili Bilge, kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)
  • "Farabî iki çeşit dostluktan bahseder . Bunlardan ilki ,samimi ve çıkara dayanmayan dostluktur.Diğeri ise,dost gibi görünenlerdir. Özellikle Farabî, bu ikinci kısmı anlatırken şöyle der : "Dost gibi görünüp ,dostunuz olmayanlara güvenmeyin. Ancak onlarla ilişkinizi de koparmayın. Onlara iyi davranın, zira ileride gerçek bir dosta dönüşebilirler."
  • 64 syf.
    ·1 günde·7/10
    Amok Koşucusu |3+/5|
    Stefan Zweig’ın en çok okunan hikayelerinden birisi sanırım bu kitaptır. İnternette hakkında yazılanlara bakmak için göz attığımda, elli sekiz farklı yayınevinden çıktığını gördüm kitabın. Bilmiyorum, ben elli sekizinci yayınevi olsam geriye bakıp benden önce bu kitabı yayınlamış insanları görüp, başka kitaplar yayınlamaya doğru yönelirdim.
    Kitabımız bir doktorun bir hastayla olan ilişkisinin sürecini anlatıyor. Kadının yardım talebini reddeden doktorun, hikaye boyunca farklı düşüncelere doğru yol almasını, zihninin kara suları altında bir sağa bir sola sürüklenmesine tanık oluyoruz. Eğer kendimi hikayeyi anlatmaya çok kaptırırsam altmış sayfa olan bu hikayeyi kazayla tamamen anlatmış olmaktan çekiniyorum.
    Kızıl kitabı için, Zweig hikayelerinin en temel ve saf hallerinden biri demiştim. Amok Koşucusu da bu konuda Kızıl’dan sonra gelen kitap oldu benim için. O yüzden bu kitabın en çok okunan Zweig hikayelerinden biri olması sevindirici. Yazarın diğer kitaplarında ne bulabileceğinizi size sezdiren bir yapısı var, bence.
    Hikayeyi ana karakterimiz anlattığı için diğer Zweig hikayelerine kıyasla daha içten bir anlatım var. Zaten ilahi ve de gözlemci bakış açısında duygu durumları gayet iyi niteleyen ve hissettiren yazarın, hikayeyi kahramanın ağzından aktarması bu nitelemelerin ve hissettirmelerin kuvvetlenmesini sağlamış.
    Kitaba adını veren Amok Koşucusu durumunu ben açıklamayacağım. Eğer kitap hakkında başka bir yorum okumuşsanız zaten görmüşsünüzdür. Okumamışsanız da, bu da size bu kitabı okumak için bir neden değil de nedir. Şaka bir yana, Amok Koşucusu durumu, sizi kitap bittikten sonra düşünmeye iten bir şey. Kitaptaki durumun uç bir nokta olduğunu biliyor olsanız da aslında herkesin bir noktada amoka koştuğunu çünkü amokta indirim olduğunu… çok da spoiler vermek istemediğim için ciddi ciddi yazasım gelmedi.
    Gün gelir de tüm Zweig hikayelerini okursam sübjektif bir okuma sırası çıkarmayı düşünüyorum. Tabi ki yazılış tarihlerine göre olan sıradan daha iyi bir sıra olmayacaktır ama böyle bir hedefim var. Amok Koşucusu da sıradaki ilk kitaplardan biri olur diye düşünüyorum. Satranç’tan önce, Kızıl’dan sonra bir yerlerde.
    Hikaye beni diğer Zweig hikayeleri kadar etkilemedi. Lâkin bu durumun şahsi olduğunu düşünüyorum. Demek istediğim, kötü bulmadım ama etkilenmedim de. Bir espriyi, gülmeden takdir etmek gibi düşünebiliriz aslında. Birincil kişi anlatımın hikayeye katkısının ne derece etkili olduğunu açıkladıktan sonra hikayenin beni etkilememiş olması durumu kafanızı karıştırmasın diye belirtmek istedim. Muhtemelen bu kitabı Mecburiyet’ten sonra okuduğum için böyle oldu.
    Zweig kitaplarının yorumlarında genel olarak karakterlerden bahsetmediğimin farkındayım. Çünkü hikayelerde de karakterlerin yazar için de pek önemli olduğunu düşünmüyorum. Anlatılmak istenen mesajın ve duyguların kullanılan bir araç gibi kalıyor karakterler. Muhtemelen siz de, önceden okuduğunuz Zweig karakterlerinin adlarını hatırlamıyor ama hikayeleri süresince yaşadıkları duyguları aklınızdan çıkaramıyorsunuz. Yazar bunu hedeflemiş mi bilmiyorum ama sonucu böyle yorumluyorum ben.
    Muhtemelen bu yorumu gören çoğu kişi okumuştur bu kitabı bu yüzden bu kadar üstü kapalı bir yorum yapmam biraz absürt kaçmış olabilir. Bu kitabı hala okumamış sayılı kimseler bu yorumla rastlaşabilir diye kitabı açıklamadım. Ki okumamış olmak bir suç değil, burada bir yargılama ya da etiketleme ve benzeri bir durum söz konusu değildir.
    Kimsenin Amok Koşucusu olmayacağı güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
    “Bana ihtiyacı olduğu için benden nefret ettiğini biliyordum ve ben de ondan… onda rica etmeyi bilmediği için nefret ediyordum.”
  • 376 syf.
    ·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Merhabalar,
    Hasan Ali Toptaş’ın Heba kitabının yorumunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazardan okuduğum ikinci
    kitaptı. Sadece kitap demek benim içimden gelmiyor. Gerçekten yazarın kalemiyle, gerçek rüya
    arasındaki belirsiz çizgiyle esere doyamadım, bir bakmışım bitivermiş. Sayfalar rüzgâr olmuş.
    Anlatılmak istenen ve okuyucunun anladığı perspektifin oldukça geniş olduğunu düşünüyorum. Bu bile eserin ne kadar başarılı olduğunu gösterir bence.
    Başkarakterimiz Ziya ama kitabımız farklı bir hikâyede onun yan karakter olmasıyla başlıyor.
    Sanıyordum ki Binnaz Hanım’ın hayat hikayesi ama sayfalar ilerledikçe asker Ziya’ya, köylü Ziya’ya ve
    çocuk Ziya’ya rastlıyoruz. Anlatılanların büyük bölümü askerlik yıllarıydı ve Ziya’nın başına gelmeyen
    kalmadı. Hani derler ya ‘’Ne geliyorsa başına iyi niyetinden.’’ Bu söz Ziya için söylenmiş. Ağır
    bir roman bence. Herkesin hoşuna gideceğini düşünmüyorum. Olumsuz bazı ögeler de var. Bu yüzden yazarın diline hâkim olana veya kasvetli roman sevenlere kesinlikle öneririm. Okuyun arkadaşlar.
    Sağlıklı günler.
  • Baylar!
    Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
    Karşınızda eylülün sesi
    Ağustosa çekildi, eylülün sesi
    Birazdan konuşacak
    "Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."

    Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
    Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
    Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
    Yosunların kapılara usulca
    Tırmanıp yerleştiği
    Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

    Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
    Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
    Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
    Eylül ki, sorabilir mi
    Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
    Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
    Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

    Dahası
    Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
    Bir boşluuğu giyinmek mi olur
    Olsun
    İşte karşınızda ekimin sesi
    Kasımın sesi sonra
    Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
    Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

    Her şey o kadar dokunaklı ki
    Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
    Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
    Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
    Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
    Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

    Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
    Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
    Tam kendini okurken
    Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
    İyi tanımal dünyayı
    Açın radyolarınızı: eylülün sesi
    Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

    Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
    Gözlerimiz tozlanmış, kirli
    Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
    Sıkılmak iyi baylar
    Biz hazır tuttukça böyle
    İçi yangından alev alev
    Dışı buz tutmuş kalplerimizi.
  • İyi geceler. Biliyorum, burası Twitter, Facebook, İnstagram falan değil. Burası çok nezih, çok güzel edebi bir platform. Yaklaşık bir aydır burdayım ve çok sevdim. Edebi bir platform olması, bnm içimi dökmeme mani olmaz herhalde.. Bugün gündemi şöyle bir takip edeyim dedim, içim karardı yine. Doğalgaz, elektrik ve benzine yine zam gelmiş. Gerçi bu ülkede zam gelmeyen ne var ki? Bugün 5 liraya aldığın ürünü, iki gün sonra 10 liraya alıyosun. Bu ülkede değer görmeyen tek şey; insan hayatı.. İnsanları malesef "geçim derdi dini"ne mensup ediyorlar. Sadece zamlar olsa hadi neyse.. Bu ülkede her şey çöküyor.. Eğitim çöktü, EBA'ya girilmedi dün, Bakan Bey gülerek "bu iyi haber, demek ki talep yoğun" diyor.
    Ekonomi çökeli çok oluyor zaten. Euro 9 lira olmuş, dolar da zorluyor 9'u.. Altın keza aldı başını gidiyor. Damat Bakan'ımız ise "dolarla mı maaş alıyorsunuz?" deyip, hepimizin içine su serpiyor. Sağlık sistemi çöktü. Covidle ilgili veriler güvenilirliğini kaybedeli çok oluyor. Doğru ve gerçek verileri veren kurum kapatılmaya çalışılıyor. Hukuk devleti değiliz mesela, adâlet sadece dillerde kaldı. Kadına şiddeti önlemeye çalışan Kadir Şeker hapiste, canlı yayında sevgilisini bayıltana kadar dövüp, sonrasında öldüren cani elini kolunu sallayarak geziyor. Siyaset yok, o da çöktü. İşi ehline vermek yerine, Ankara'da dayısı olan eblehler göreve getiriliyor. Liyakatisizlik zirvede. Bilim ve sanat hak getire.. Her şeyden önemlisi ne biliyo musunuz? Ahlak çöktü ahlak.! Babalar kızlarına, abiler kızkardeşlerine tecavüz eder oldu. Zina, alkol, kumar, uyuşturucu, faiz, hırsızlık, rüşvet, cinayetler.. Artık tüm bu olanlara alıştırıldık, yadırgamıyoruz..