• Kurt Kanunu, Kemal Tahir'in okuduğum ilk kitabı oldu ve içtenlikle söyleyebilirim ki daha önce böylesi tat aldığım pek az yazar olmuştur.
    Kelime ve deyim haznesi, olay anlatımında okuyana aksettirilen duygu, olayın örgüsü ve dizini kısaca bir romanda olması gereken tüm matematik bu eserde mevcut.
    Kurt Kanunu Gazi Paşa'ya yapılmaya çalışılan mevhum İzmir Suikasti'ni konu almakta. İttihat ve Terakki'nin eski kallavi subaylarının düzenden duydukları rahatsızlık ve eski komitacılık günlerinden kalma alışkanlıkları yüzünden sürüklendikleri durumu Kemal Tahir müthiş bir dizaynla anlatıyor.
    Kitabın baş karakteri Kara Kemal ve Filinta Kerim olarak anılan eski İttihatçı subaylardan nam salmış Abdulkerim. Kara Kemal, Cihan Harbi sırasında İaşe Nazırlığı yapmış yeni devletin kurulması esnasında da kurmuş olduğu karakol teşkilatı ile büyük destek vermiş Küçük Efendi olarak bilinen namlı isimlerden. Suikaste adının karışmasıyla Abdulkerim ile girmiş oldukları geri dönülmez yolda çoğu kez iç hesaplaşmalarına ve hatalarını açık bir yüreklilikle anlatmasına tanıklık ediyoruz.
    Mevzu kimine göre flu kimine göre berrak ki yazarında zaten kendi bakış açısıyla yazmış olduğunu her aklı selim okuyucu fark edecektir.
  • Biz aslında geçtiğimiz seksen yıl içinde sadece ülkemizde yaşanmış öldürülmeleri sıralamaya kalksaydık bile gücümüz yetmeyecekti. O vakit, boyunları idam sehbalarında kırılmış İzmir Suikastı sanıklarından İsmail Canbulat'ı, Eskişehir Mebusu Arif Bey'i, Batumlu Gürcü Yusufu, Ziya Hurşit, Halis Turgut, Hafız Mehmet ve yaftaları üzerinde isimleri okunamamış daha yüzlerce zâtın hikâyesini yazmamız gerekirdi. Bir kaç misal verip geçtik. Zaten damlanın deryaya işaret ettiğini herkes bilir.
    Ahmet Efe
    Sayfa 13 - Alperen Yayınları
  • Kemal Tahir, romanda İzmir suikastı ekseninde Cumhuriyetin ilk yıllarını ve Aldulkerim ve Kara Kemal üzerinden de ittihatçıları anlatmaktadır. Devlet Ana kitabını okuduktan sonra beklentim biraz daha yüksek olsa da yine de okunması gereken bir eser..
  • İZMİR SUİKASTI
    İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı:
    —Ziya Hurşit'in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:
    — Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin, öyle mi?
    — Evet, dedi. Ben yine sordum:
    — Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin?
    — Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra bize onu öldürmek için para da vereceklerdi.
    — Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?
    — Hayır.
    — O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?
    — Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.
    O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:
    — Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim.
    Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.
  • Daha önce pek, roman karakterlerine bağlılık hissettiğim olmamıştı. Ama Şehsuvar Sami, bende farklı duygular uyandırdı. Yani ben her zaman katı, despotik kurallara karşı durmuşumdur. Değiştirmek için elimden bir şeyler gelmese de eleştirmekten asla geri durmamışımdır. Bu açıdan da baktığımda sadece Müslüman Şehsuvar Sami’nin, Yahudi Ester’e olan aşkı bile onla aramda bir bağ kurulmasına yetiyor. Kitap aynı zamanda tarihsel de bir gerçeklik değeri taşıyor. Özellikle hayranı olduğum Cumhuriyet tarihini polisiye perspektifden okumak da ayrı bir zevkti. İzmir Suikasti sonrası zamanının hızlı ittihatçısı Şehsuvar, suikastle alakası olmamasına rağmen suçlanırım endişesi taşıyarak kendini -Atatürk’ün de sevdiği- Pera Palace oteline kapatır ve anılarını gözünün önüne getirir. Ester her zaman kendisinde bir yazarlık yeteneği görmüştür. Bizim zamanının hızlı ama şimdilerin yaşlı ittihatçısı da hiçbir zaman kavuşamadığı sevdiğinin sözünü dinleyerek oturur yazmaya başlar. Bir nevi toplumla arasındaki çatışmanın mağlubu olur Şehsuvar Sami. Edebiyat ve aktif vatanseverlik arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Tabii aynı seçimi ideolojisi ve vatanı ile aşkı arasında da yapmak zorunda kalmıştır. Bir filmde izlemiştim, böyle bir çekişme arasında kalan bir kahramana “sen kızı kurtar, Fransa her zaman ayakta kalır” dendiğini. Acaba Şehsuvar da öyle mi yapmalıydı diye de düşünmüyor değilim. Osmanlı Devleti’nin son dönemleri ve Cumhuriyet’in ilk yılları titizlikle işlenmiş romanda. Tam da düşlerin parlayıp söndüğü bir dönemde okuyoruz Şehsuvar ve Ester aşkını. Aslında bugün dahi yakın geçmişimize baktığımızda nice Şehsuvarlarla karşılaşmıyor muyuz. Sol ya da sağ diye niteleyerek aslında aynı vatana hizmet etmeye çalışan gençlerin birbirini öldürdüğü dönemleri yaşadık. Yaşadık diyorum çünkü bir travma hangi tarihte yaşanırsa yaşansın o devletin hafızasından silinmez. Öyle kolay bir şey değildir. Polislerin, askerlerin de siyasi görüşleri vardır; her insan gibi. Ama polis olduktan sonra siyasi görüşlerimden sıyrılmak durumunda kaldım. Sadece benden bir tek Atatürk’ümü kimse alamaz. Sağ ve sol gençler çatışırken polisler de aslında kendi görüşlerinden olan veya olmayan gençlerle çatışıyordu. Ama herkes aynı vatanın evladıydı ve birbirini kırıyordu. Çok yakın geçmişimizde meydana gelen toplumsal olaylarda görevler aldık. Kamu düzeninin bozulması, kanunların çiğnenmesi, hükümete karşı hareket felan filan… Evet, olmaması gereken şeylerdi. Biz de bunların bozulduğunu, yeniden tesis etmek gerektiğini düşünerek mücadele veriyorduk. İşin garip tarafı karşı taraf da aynı şeyleri düşünüyordu. Sonuçta kazanan ne biz olduk ne de onlar. Kaybeden hepimiz olduk. Sanki birileri yeniden bunun hazırlıklarını yapıyor gibi. Önümüzdeki aylar ne gösterir bilemiyorum ama akılla hareket etmezsek, duygularımız bizi mahvedecektir. Gerçeklerin fakına varmak için Şehsuvar Sami gibi yaşlanmamıza gerek yok. Az çok bir birey olarak birilerin gözündeki değerimin farkına varmış bulunuyorum. O yüzden size önerim önce aşkınıza sahip çıkın ve aşkınızın desteğiyle vatanı müdafaa edin. İşte ancak o zaman başarılı olabilirsiniz. Unutmayın, ay yıldız kolye güzelliğinize güzellik katar. Ay yıldız kolye anlatsın aşkınıza aşkınızı…
  • Ahmet Ümit’in bu tarihi romanı yakın tarihin en karmaşık dönemlerinden birini ele alıyor ve cüretkar bir soruya dikkat çekiyor: sahi nedir vatan?

    Öncelikle, bu yazı kitabın içeriğine ilişkin önemli bilgiler içermektedir, bu nedenle aşağıda yer alan değerlendirmeler kitabı halihazırda okumuş olanlar veya okumayı düşünmeyenlere daha çok hitap etmektedir. Okumayı düşünenler açısından sürpriz sonların bu aşamada bilinmesi kitaptan alınacak zevki azaltabilir. Okumayı düşünenler için şunu söyleyebilirim: geçmişten günümüze ışık tutan, belgelere dayalı, üstelik polisiye unsurlar barındıran, su gibi akan üslubuyla elinizden bırakamayacağınız, insana ilişkin çözümlemeleriyle duygulandıran harika bir kitap. Mutlaka okuyun.

    Okumayı düşünenler için son bir uyarım daha olacak: kitabın en arkasındaki gazete sayfasını ve bir önceki sayfada kitabın tanıtımı şeklindeki bölümü okumayın, çünkü o bölümler romanın bir parçası. Kurgusal olmasının yanı sıra tam anlamıyla spoiler içeriyor.

    Romanın değerlendirmesine geçmeden önce, ana hatlarıyla dönemin gelişmelerinden bahsetmek faydalı olacaktır.

    II. Abdülhamit’in istibdat yönetiminden hoşnutsuzluk duyan muhalifler çeşitli yapılanmalara girerler. Bu yapılanmalardan en etkili olanı İttihat ve Terakki Partisidir (Talat Bey, Enver Paşa ve Cemal Bey). 1908 yılında meşrutiyetin ikinci kez ilanıyla rejimde padişahın yetkisi sınırlandırılır ancak İttihat ve Terakki Partisi (Parti, Cemiyet) 1913’te iktidara gelebilecektir. Meşrutiyetin ilanından yaklaşık dokuz ay sonra eski düzeni isteyenler ayaklanır, siyasi sakilerle başlayan isyan dini bir vaziyet alır. İsyan bir hafta içinde bastırılır ve II. Abdülhamit tahttan indirilerek yerine devlet yönetiminde inisiyatifi meşruti yönetime bırakan Sultan Reşad padişah olur.

    Meşrutiyetin ilanıyla vadedilen özgürlük, hürriyet, kardeşlik ve eşitlik gibi yüce amaçlar bir türlü gerçekleşmez; çünkü yeni bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılından 1913 yılına dek Sadrazamlığa Parti yanlısı olmayan kişilerin getirilmesi ve İttihat ve Terakki Partisi’nin bir nevi muhalefette bırakılması Cemiyet içinde bazı hoşnutsuzluklara olur. Bu sırada dünya genelinde yaşanan güç savaşları siyasi çekişmelerle birleşince toprak kayıpları yaşanır. Önce Trablusgarp savaşı, sonra Birinci ve İkinci Balkan Savaşları ve son olarak Birinci Dünya Savaşı...

    İttihat ve Terakki Partisi İkinci Balkan Savaşı sonrasında aldığı iktidarı Birinci Dünya Savaşından hemen sonra bırakır ve Parti kendini lağveder. Parti çeşitli akımlara bölünür. Büyük kısmı Milli Mücadele’ye katılır, bir kısmı padişahı destekler, lider kadro ise yurt dışına kaçmayı tercih eder. Cumhuriyet’in kurulmasıyla “bazı eski ittihatçılar” yeni yönetimden, inkılaptan ve Mustafa Kemal Atatürk’ten hoşnutsuzluklarını gizlemez, gizli ajandası olan bir muhalif yapıya dönüşür.

    1925 yılında Şeyh Sait isyanının bastırılması sonrasında muhalif partilerin kapatılması ve diğer önlemler muhalefetin yer altına inmesini hızlandırır, öyle ki 1926 yılında Atatürk’e İzmir’de bir suikast düzenlenmesi bile planlanır. İzmir Suikastının öğrenilmesinin ardından tüm muhalif unsurların yakından izlenmesi ve zararlı olabileceklerin tasfiyesi daha bir kararlılıkla uygulanır. Bunlardan öne çıkanlar ya idam edilir ya da intihar süsü verdirilerek öldürülür. Özellikle, savunmasında, hiçbir hakaret ve konuşma ve yazısında şiddet bulunmadığını belirten Maliye Bakanı Cavit Bey’in idamı tasfiye harekâtının kapsamını göstermektedir. Milli Mücadele Dönemi’nin en etkili komutanlarından olan ve cumhuriyetin kurulmasında önemli rolü bulunan Kazım Karabekir ise idamdan son anda kurtulur.

    Eski bir ittihatçı olan kitabın kahramanı Şehsuvar Sami ise İzmir Suikastı girişiminden hemen sonra Beşiktaş’taki evinden uzaklaşarak bilindik bir otele geçer; çünkü öldürülecek olursa bunun evinde yalnız, bir başına olmasındansa göz önünde bir otelde gerçekleşmesini tercih etmektedir.
  • Biz biliyoruz da işine gelmeyen vicdan yoksunları bilmiyor ya da biliyor! Dışardan bakınca güllük gülüstanlık olmuyor "Türkiye karanlığın içinde..

    CHP DEĞİŞİR Mİ ??? 5


    HATIRLA SEVGİLİ 5

    ”TÜRKİYE’Yİ , MUSTAFA KEMAL’İN ÖLÜMÜNDEN SONRA , BUDALA VE APTALLAR YÖNETMEKTEDİR ”

    Bu sözü dünyanın 6 yıl milyonlarca kişinin kanıyla sulanmasına sebep olan ‘’HİTLER’’ söylemiştir ! El hak ! çok da doğru bir sözdür.10 Kasım 1938 den 1950 yılına kadar olan olayları incelerseniz böyle olduğunu açıkça görürsünüz. Hele hele CHP nin 7. Kurultay’ ını meclis tutanaklarından incelediğiniz zaman olayın vahametini göreceksiniz. Kurultayda yapılan konuşmalar 1923 de bağımsızlığını kazanan ve 1938 e kadar da kendi uçağını dahi yapar hale gelen bir ülkenin birden bire nasıl bu hale geldiğini göstermesi açısından bu gün olanları daha iyi analiz etmemizi sağlıyor. CHP deki bu bozulma bizi bu günlere taşımıştır. 2014 teki derlememin bu bölümü dikkat ve önemle okunmalıdır.



    BAŞIMIZA GELENLER -2



    CUMHURİYET HALK PARTİSİ – (ATATÜRK SONRASI)

    İsmet İnönü ve Kemalizm’den Geri Dönüş (1938-1945)

    Metin Aydoğan.



    Cumhuriyet Halk Partisi, 26 Kasım 1938’de ilk kez olağanüstü kurultay topladı. Atatürk on beş gün önce ölmüş, İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olmuştu. Başbakan Celal Bayar’ın toplantıya çağırdığı bu Kurultay, İsmet İnönü’yü “milli şef” ve “değişmez genel başkan” tanımlarıyla parti başkanı yaptı. “Milli şef” tanımı Türk siyasi tarihinde ilk kez kullanılıyordu. “Değişmez genel başkanlık” ise daha önce (1927), tinsel (manevi) değeri olan bir saygı sözcüğü olarak yalnızca Atatürk’e verilmişti ve o zaman Tüzük ya da Programa yansıtılmamıştı.1

    Ancak, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra toplanan olağanüstü kurultay, “değişmez genel başkanlık” kavramını kabul etti, genel başkanlık seçimini tüzükten çıkardı.2 Böylece Atatürk’te olmayan bir ünvan, İsmet İnönü’ye verilmiş oldu. Bu uygulama, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atatürk’ün yaşamı boyunca ısrarla sürdürdüğü halkçılık anlayışından uzaklaşacağının açık göstergesiydi. CHP, Türk Devrim ilkelerinden geri dönüşe yönelen yeni bir döneme giriyordu.



    Beşinci Kurultay ve Ayıklama (Tasfiye)



    Olağanüstü Kurultay’dan beş ay sonra 29 Mayıs-3 Haziran 1939’da 5.Büyük Kurultay toplandı. Mart 1939’da erken seçime gidilmiş, istifa eden Celal Bayar’ın yerine Refik Saydam Başbakan olmuştu. Yeni Meclis ve yeni hükümette ilgi çekici değişiklikler vardı.

    Kurtuluş Savaşı’ndan beri Atatürk’ün yakın çevresinde bulunan ve on dokuz yıl boyunca üst düzey görevler yüklenmiş olan kimi etkin isimler hükümete alınmadığı gibi milletvekili de yapılmamıştı. Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından; kesintisiz 13 yıl Dışişleri Bakanlığı (1925-1938) ve 16 yıl Milletvekilliği (1923-1939) yapan Tevfik Rüştü Aras; kesintisiz 11 yıl İçişleri Bakanlığı (1927-1938) ve 16 yıl Milletvekilliği yapan (1923-1939) Şükrü Kaya; 7 yıl İstiklâl Mahkemesi üyeliği (1920-1927) ve 19 yıl Milletvekilliği yapan (1920-1939) Kılıç Ali (Asaf Kılıç), hükümetten ve Meclis’ten uzaklaştırılan önde gelen kişilerdi.

    Atatürk’e yakın isimler yönetimden uzaklaştırılırken, Terakkiperverciler dahil, Atatürk’e karşı çıkanların hemen tümü önemli görevlere getirildiler. Hükümet üyelerini ve milletvekillerini tek tek İsmet İnönü saptıyordu. Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Hüseyin Cahit Yalçın milletvekili yapıldı. Daha sonra, İzmir suikastı davasında hapis cezasına çarptırılan Rauf Orbay’a, Adnan Adıvar’a, aynı davada yargılanan ancak aklanan ve Atatürk’e karşıtlığı açık düşmanlığa vardıran Kazım Karabekir’e etkin görevler verildi. Ali Fuat Cebesoy ve Kazım Karabekir, Meclis Başkanlığı’na dek yükseldiler. Prof.Tarık Zafer Tunaya, 1939 Kurultayını, “Kemalist ideolojinin tartışılmadığı”, bu nedenle “delegelerinin Kemalizmi tam olarak bilmediği” bir “bocalama ve geçiş” Kurultayı olarak tanımlayacaktır.3

    Atatürk döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Milli Eğitim Bakanlığı yapmış ve ilk İnkılap Tarihi derslerini vermiş olan Prof.Hikmet Bayur, Atatürk’ün ölümünden sonraki uygulamalar için şunları söyleyecektir: “Atatürk ölür ölmez Atatürk aleyhine bir cereyan başlatılmıştır. Örneğin Atatürk’e bağlı olan bizleri İnkılap Tarihi derslerinden aldılar; kendi adamlarını koydular. O dönemde Atatürkçülüğü övmek ortadan kalkmıştı.” 4



    Geri Dönüş Uygulamaları



    Atatürk’ün yakın çevresinin yönetimden uzaklaştırılmasıyla başlayan süreç açıkça söylenip yazılmayan ancak uygulamaya sokulan davranışlarla, kapsamlı bir karşıdevrim politikasına dönüştü. Uygulamaların somut sonucu, devlet politikalarında Atatürk ve Atatürk dönemi uygulamalarıyla önce araya mesafe koyma, daha sonra ortadan kaldırma biçiminde gelişti.

    İnönü “milli şef” ti ve her şeyi o belirliyordu. Devlet kadrolarında yükselmek isteyenler, günün gereklerine uyma durumundaydılar. Atatürk’ün yakın çevresi gözden düşmüştü. Pul ve paralardan Atatürk’ün resimleri kaldırılmış, yerine İnönü konmuştu. Dış politikada Batıyla uzlaşma eğilimleri giderek artıyor, laiklik başta olmak üzere altıok’la açıklanan temel ilkelerden ödünler veriliyordu. Falih Rıfkı, ödünler ve CHP konusunda şöyle söyler: “Atatürk’ün CHP’ye bıraktığı gerçek miras devrimleri, devrimlerin ana temeli ise laisizm ve eğitim birliğiydi. CHP yönetimi devrinde (1938-1950 arası y.n.) bu iki temel, derinden sarsılmıştır. CHP, İmam Hatip Okullarına fıkıh dersi koymakla, eğitim birliğini yıkmıştır. O zamanlardan beri CHP, Atatürk’ün değil İnönü’nün Partisidir.” 5



    1938-1950 Dönemi



    1938-1950 yılları arasındaki “milli şef” döneminde CHP, üç büyük ve bir olağanüstü Kurultay gerçekleştirdi. 1950 yılında, yönetimi kendi içinden çıkardığı Demokrat Parti’ye bıraktığında, Türkiye iç ve dış ilişkiler bakımından, Atatürk’ün bıraktığı yerden, amaçladığı hedeflerden çok ayrı bir yerdeydi. İkili ya da çoklu anlaşmalarla tümüyle Batıya bağlanılmış, ulusal sanayi atılımları durdurulmuş, dış borca yönelinmiş ve eğitim başta olmak üzere Cumhuriyet’in temel değerlerinden önemli oranda uzaklaşılmıştı.

    1939’daki 5.Kurultay’da alınan kararların ve yapılan tüzükdeğişikliklerinin belirgin özelliği, Atatürk’ün 1935’te tepki göstererek önlediği, yönetim gücünün kişi elinde toplanması ve katılımcılıktan vazgeçilmesiydi. Bütün güç, “milli şef” İnönü’ün elinde toplanmıştı. Tartışma ya da görüşme gibi kavramlar parti gündeminden çıkmış, Meclis’teki milletvekilleri bir tür onaylayıcılar kümesi durumuna gelmişti. Parti hemen tümüyle hükümetin buyruğuna girmiş, parti ve hükümet uygulamaları arasındaki bağımlılık iyice pekişmişti.6 Parti içinde, “denetleme organı” adı verilen ancak ne işe yaradığı belli olmayan bir “bağımsız küme”oluşturulmuş; “merkeziyetçilik” ve “disiplin” adına parti üye ve yöneticileri üzerindeki baskı arttırılmıştı. Siyasi ilişkiler o denli iç içe girmişti ki, parti genel sekreteri “partiyle hükümet arasındaki bağı geliştirmek için”, Bakanlar Kuruluna katılmaya başlamıştı.7



    Altıncı Kurultay



    8-15 Haziran 1943’te yapılan 6.Kurultay, tek partili dönemin son kurultayıdır ve Dünya Savaşı sürerken yapılmıştır. Tutanakları açıklanmayan bu Kurultay’ın, dıştan görünüş olarak hiçbir yeni yanı yoktu ve sanki tam bir adet yerini bulsun kongresiydi.

    Ancak, içerde yapılan ve Savaş sonrası dönemi ilgilendiren birtakım değerlendirmeler, geleceğin önemli değişiklikler getireceğini gösteriyordu. Programın 6.bölümüne eklenen 38.madde, “2. Dünya Savaşı’ndan sonraki olasılıklar” dan söz ediyor ve “Dünya Savaşı’ndan sonraki dönem, bizim için birkaç kat daha fazla çalışacağımız bir dönem olacaktır” 8 deniliyordu. Bu sözlerin ne anlama geldiği, daha sonra gerçekleştirilen uygulamalar ve açıklamalarla ortaya çıkacaktır. İsmet İnönü’nün “Eğer Rusya gelip aramızdaki anlaşmazlıkları olumlu biçimde çözme teklifinde bulunsa bile, ben Türk siyasetinin Amerikan siyasetiyle el ele gitmesi taraftarıydım” 9 biçimindeki sözleri, “Dünya Savaşı’ndan sonra” hangi yönde “fazla çalışılacağı”nı gösteren, belki de en çarpıcı açıklamalardı.



    “Amerikan Siyasetiyle Elele”

    İsmet İnönü’nün “Amerikan siyasetiyle elele gitme” olarak tanımladığı politik tutum, 1919’da reddedilen ve büyük devlet korumacılığına dayanan mandacılığın anlayış olarak yeniden gündeme getirilmesiydi. Tüm manda ilişkileri gibi, siyasi ve ekonomik ayrıcalıklara (imtiyaz) dayanıyordu.

    Amerikalılar’la ilk ayrıcalık anlaşması, 1 Nisan 1939’da imzalandı. 5 Mayıs 1939’da yürürlüğe giren bu anlaşma imzalandığında, Atatürk’süz yapılan ilk Kurultay’dan yani 1.Olağanüstü Kurultay’dan yalnızca dört ay geçmişti. 1 Nisan anlaşmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Amerika’ya, “gerek ithalat ve ihracatta, gerekse diğer tüm konularda, en ziyade müsaadeye mazhar (en fazla kayırılacak y.n.) ülke statüsü” tanıdı. Amerikan sanayi malları için yüzde 12 ile yüzde 88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlandı.10

    Amerika Birleşik Devletleri’yle ekonomik anlaşmalar yapılırken, İngiltere ve Fransa’yla siyasi anlaşmalar yapıldı. 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran 1939’da da Fransa ile iki ayrı bildirime (deklarasyona) imza atıldı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, imza töreninde İngiltere Büyükelçisine, “Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir” dedi.11

    Bu iki deklarasyon 19 Ekim 1939’da İngiltere-Fransa-Türkiye arasında,Üçlü İttifak Anlaşması’na dönüştürüldü. Batıya bağımlılığı geliştiren bu tür girişimler, Atatürk döneminde akla bile getirilemeyecek işlerdi. Atatürk, hastalığı ağırlaştığında bile, “Türkiye tarafsız kalmalıdır, herhangi bir ittifak içine girmemelidir” 12 diyor, “İngiltere, Fransa, Amerika ve diğer Batılı devletler ile siyasetimizi çok dikkatli tesbit etmeli ve ilişkilerimizi mesafeli yürütmeye özen göstermeliyiz” 13 diyerek, vasiyet niteliğinde önermelerde bulunuyordu. Ancak, önermeleri dikkate alınmıyor ve sanki o gün bekleniyormuşçasına; ölümünden birkaç ay sonra, onun vermemek için yaşamı boyunca savaştığı ulusal ödünler Batılı büyük devletlere kolayca veriliyordu.



    Çok Partiliğe Geçiş



    İsmet İnönü ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış isteğe bağlı olarak giriştiği “çok partili demokrasi” ye geçişin, birçok olumsuz sonucu oldu. Ülke koşullarına uygun düşmeyen ve ivedilikle gerçekleştirilen siyasi değişim, 1938’e dek doğal gelişim çizgisine oturmuş olan siyasi işleyişi önce bozmuş, daha sonra kazanımlarını ortadan kaldırmıştır. Yapılanlar, Türk toplumunun bağımsız yaşama geleneklerine, toplumsal gereksinimlerine ve gelecek yönelişlerine uygun düşmüyordu. Yapılanlarda Batı temel ölçü alındığı için, her şey göstermelik, yapay ve topluma yabancıydı. Bu nedenle de baskıya ve yozlaşmaya dayanıyordu.



    1946-1950 Ödünler Süreci



    Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD önderliğinde kurulmakta olan Yeni Dünya Düzeni’ne, koşulsuz destek verdi. Uluslararası anlaşmaların tümüne, hemen hiç incelemeden imza attı. Siyasi ödünler, kısa bir süre içinde; ekonomiden eğitime, askeri alandan kültüre ve sosyal güvenlikten hukuka dek genişledi.

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin başlattığı ödünler süreci, 1950’ye gelindiğinde büyük oranda tamamlanmış, ileri bir aşamaya ulaşmıştı. Düşünsel ve örgütsel yapı olarak temelde CHP’den ayrımı olmayan Demokrat Parti, 1950’de yönetime geldiğinde, dış ilişkiler bakımından tamamlanmış bir süreçle karşılaşmıştı. DP, siyasi istekleriyle tümüyle örtüşen bu süreci daha da geliştirmiş ve Amerika Birleşik Devletleri’ne, “herhangi bir tehdit durumunda” ve “çağrı üzerine” Türkiye’ye askeri müdahalede bulunma yetkisi verme noktasına kadar vardırmıştı.14

    Demokrat Parti’nin içtenlikle katıldığı Batıya bağlanma politikasının temelleri, CHP döneminde atılmış ve bu tutum, partileri de aşarak, yerleşik bir devlet politikası yapılmıştı. İsmet İnönü, bu gerçeği daha sonra açıkça dile getirecek ve kamuoyuna açıklayacaktır. 6 Mayıs 1960’da yabancı gazetecilere yaptığı açıklamada şunları söylemiştir: “Dış siyaset için söyleyeceklerim çok basittir. Batı demokrasileri ile aynı cephede bulunuyoruz. Bu anlayış milletçe kabul edilmiştir. Ve hangi parti iktidara geçerse geçsin, bu devam edecektir.“ 15