seyit yesildag profil resmi
Köle
ön lisans
Bitlis, 17 Temmuz 1997
Erkek
141 okur puanı
12 Mar 20:56 tarihinde katıldı.
  • "Ne zaman dünyanın derin anlamını sezer gibi olduysam,onun basitliği şaşırttı beni."
    Albert Camus
  • seyit yesildag tekrar paylaştı.
    İlgili makama ithafen; #35161075

    Biraz klişe bir giriş ile başlayayım; 21. yüzyılda dahi olsak, -ez azından bu coğrafyada-
    'sorunlar konuşulmaz çünkü sonuçlar belli'.


    İnsana doğuştan verilmiş hakların kullanılması açısından bir açıklama yapmak benim için her ne kadar saçma olsada, madem bizler buna maruz bırakıldık, o halde ben bu açıklamayı kendi idrak edememişlere ancak şu düzeyde yapabilirim; Ben doğduğumda sıfır yaşındaydım, sıfır yaşında bir bebek, sıfır yaşında bir Kürt bebek, sıfır yaşında bir birey-insan, diğer bir çok şey gibi, annemi, babamı, dinimi, etnik kökenimi, filan fiş mekan benden önce var olan hiçbir olgu benim irademle gerçekleşmedi. Geceler bana da karanlıktı, gündüz güneş benim de üzerime doğuyordu. Ben doğarken Kürtçe konuşulan bir yörede doğmuşum, dolayısıyla anadilim, konuşma dilim Kürtçe. Sen küçük yaştayken, ben de küçük yaştayken, bebeklerin tümü küçük yaşlardayken, tek derdi acıkan karnı olan canlılarken biz, ontolojik olarak hepimiz eşittik. Meskeni evren olan canlılar, doğacak ve ölecek olan canlılar, takım taklavat duygular ile yaşayacak olan canlılar; eğitim yaşına varana kadardı tüm bunlar tabi. Eşitliğin sağlanması için; yani anadili kişinin eğitim dili olursa ve Kürtlere karşı bir kaç algının değişmesi ile eşitliğin sağlanacağı taraftarıyım. Bu o kadar güç bir şey mi sahiden? Hindistan'ın 122 dilin konuşulduğu, 26 resmi ve eğitim dilinin olduğu bir ülke olduğunu bilenlerimiz vardır. Elbette yer yer sorunlar yaşanabilir, tıpkı şu an yaşandıği gibi. Bir kaç hezimeti, eşitliğe yeğ tutacaksak hoo hoo hiç yaşamayalım biz...Şimdi Kürtler de dahil -çünkü Kürt toplulukları arasında yaşamamış Kürt vatandaşlarımız da var- Kürt olmayan arkadaşlar bir sorsun kendisine; eğitim yaşına eriştiğinizde, ortalama 6-7 yaşlarındayken, ilkokul öğretmeniniz sizden farklı bir dil konuşuyor.
    Neler hissedersiniz, ve neler yaşarsınız?
    Bir şeyler eksik ve de yanlış mıdır?


    Bir ideoloji uğruna gerekirse canlar verip, canlar mı almalıyız? Üstelik tüm bunları yaparken vahşileşmeli ve bundan sonrakilere ibret olur diye korkunç bir şekilde mi yapmalıyız? Bir kaç politikacının ekmeğine yağ sürmek için kanlar akıtmalı, kalpler mi kırmalıyız? Bir kaç hastalıklı zihnin komplo teorilerine mi kanmalıyız? Kim bilir belki çoğu kez sofrasını seninle paylaşan, ya da senin paylaştığın insanlarken, farklı düşündüğünüz için düşman mı kesilmeli birbirine? Zulüm bizden bile olsa taraf mı olmalıyız? Hayatın tüm meşakkatliliğine karşın, ille de kendimizi ve beraberimizde başkalarını da mutsuz mu etmeliyiz? Zengine kucak ve sofrada yer açarken, yoksula ne hali varsa görsün mü demeliyiz?
    Yüzü, kaşı senin estetik anlayışına göre güzel değilken, aşağılamalı, hor mu görmeliyiz? Irkçılığın ve bağnazlığın; hakların kendi kültürleriyle bağlarının koparılması bir diğer halka ne katıyor merak etmiyor değilim... Bu hususta, Dom Freman'ın şu dizeleri tekrardan hafızamızda yer edinsin isterim;
    "Daha iyi bir dünya için politikacılardan medet ummayı bırakmalıyız. Politika dünyayı daha iyi bir yer yapmıyor. Bu dünyayı daha iyi bir yere dönüştüren her şey mucit, mühendisler, bilim adamları, öğretmenler, sanatçılar, üretenler, filozoflar, hekimler ve nefret yerine sevgiyi tercih eden insanlar tarafından gerçekleştirildi."


    Varlığımızın, şayet varlığımızdan söz açılabilirse böylesi bir durumda; yegane yolu insan olabilmekten geçer. Beşeri sınırları aşabilmekten geçer. Sitenin benim için taşıdığı anlam ise; kültür ve sanat açısından 'kendime bir şeyler katabilirim' niteliğinde olması ve bunun ötesine geçirmemem gerektiği kanaatindeyim, malum sanal ortam. Sevgi olmasa da muhatabımın bana ve değerlerime karşı saygıyı yitirmemesini istememin hakkını; ona ve değerlerine karşı saygımı bozmayaraktan ben almış olmalıyım diye düşünüyorum. Çözüm bekleyen bir hayatın sırrı ve kesin yargılara varamayacağımız bir bilinç girdabındayken, bu tür kıytırık nedenler olmamalıydı zihnimizi meşgul eden ve bize sorunlar yaratıp eksik yaşatan... Yeri geldiğinde göğüsler kabartılıp Voltaire'den 'Düşüncene katılmıyorum, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekliyorum'ları içselleştirmeden bir yere varılamaz. Kim güden insanlar var ki zaten onlar Sarte'ın deyimiyle, öyle bir dünya ister ki orada ötekinin yeri olmasın. Yeryüzü üzerindeki tek fert bile düşüncelerini belirtmekten korktuğu müddetçe bence buradaki hiç kimse tam anlamıyla özgür değildir. Üstelik gelişimini tamamlamış insanlarken; bazı kimselerle konuşurken, ne kadar eksik ve cahil olduğunu hisseden bir ben değilimdir herhalde?


    Okumuşluğun bizlere vermiş olduğu bir olgunluk olmalı. Onca filozof beyni bile karışıklıklar içerisindeyken farklılıklarla yaşabilmeyi öğrenmeliyiz. Zaten Faocault çok güzel demiş: Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir. Tabi Kürtçe konuşmanın yasak olduğu dönemler geride kaldı, Kürtçe müzik dinlemenin, ıslık çalmanın yasaklılığı da buna dahil-. Ha bunu bizlere bir lütuf olarak sunan bir kaç kişi çıkacaktır muhakkak, bence asıl onlar bize bir lütuf, sınanıyoruz resmen onlarla, nasıl olmamamız gerektiği doğrultusunda çok iyi örneklik teşkil ediyorlar. Hakkım-ız olan bir şeyi bize lütuf olarak sunan ve üstüne hiç ar bile etmeden, 'bak biz senin bir takım haklarını yemiştik, ama bundan sonra bir kaçını yemeyeceğiz, sende yetinmeyi bil' dercesine, sözgelimi bunun karşılığında susmak, diz kırıp halimize şükretmek, sizin bize borcunuz demelere geliyor... Bu ülkede hala bir Kürt alerjisi var, realetisini kabullenemeyenler bu sefer bir takım farklı yollara başvuruyor; nefret ediyor, küfür ediyor, yan bakıyor vs...
    Hani şimdi ben bunları yazarken bile, öyle bir tablo oluşuyor ki insanların zihinlerinde, sanırsın ben mutfakta çay içerken değil de, dağ başında yanı başımda silahımla yazıyorum...


    Bizlere gerekli olan, sloganlar ve yaftalamalar değil, sorgulama ve düşünceler olmalıdır. Düşünmenin yolu da soru sormaktan geçer.
  • seyit yesildag tekrar paylaştı.
    Bu yazı, sevgili Fırat Mişe (Cyrano)'a ithaftır.

    İnsan, bir şeyi seçiyorsa insan, seçmek zorunda kalıyorsa beşerdir. Dil, din, ırk, düşünce seçilmez. Dünyaya geldiğimizde her şeyimiz seçilmiştir, biz zamanla sadece değiştirebiliriz. Ne zaman ki bir şeyleri seçebildik, işte o zaman insan oluruz. Ama öyle şeyler var ki, insan değiştiremez. Coğrafyanı, yani kaderini; dilini, yani anayurdunu; ırkını, yani geçmişini değiştiremezsin.

    İnsan içi boş bir kavanozdur; insanın içini dolduran nefes aldığı çevre, yaşadığı toplumdur. Her ne kadar "bu benim düşüncem" desek de seçtiğimiz düşünce, ya toplumun ya da çevrenin düşüncesidir.
    Seç(e)mediğimiz o kadar çok şey varken, neden bu şeyler için ağır bedeller ödüyoruz?

    Devlet, parayla beslenen bir canavardır; yaptığınız her iş için bir miktar para verirseniz, sizin için her şeyi yasal kılar.
    Böyle bir canavarın sözü, bir öğüt yoksa bir çıkar mı? İyi düşünün. İnsan devlete ihtiyaç duymaz, devlet insana ihtiyaç duyar.

    Bir dili, bir ırkı yok saymak, gökkuşağındaki bir rengi öldürmektir.
    Hiçbir kuş, bir kuş farklı öttü diye o kuşun sesini kısmaz ama insan kısar.
    -------------------------------------------------------------

    İsyan, haksızlığa uğrayan insanın içinde yaşar. O isyanı da insanın içine yerleştiren bir sistem, bir güç vardır. Ve o isyan bir gün eyleme geçerse, bilinmeli ki sistemde düzensizlik var. Ve işlenen tekmil suçlar, sisteme, düzene karşıdır. Bu ülkede içinde isyan olmayan bir insan gösterin, bende size mutlu bir insan göstereyim. Kürtlerin içinde bir isyan var, yıllardır yanar; hangi sistem, hangi güç o isyanı söndürebilir ki? Bir insanın kendi dilinde konuşması, müzik dinlemesi, hikâye yazması gayet normal değil mi? Peki, neden bu durumdan rahatsız olan bazı zihniyetler var? Bugün böyle bir şey yok, o eskidendi, demeyin. Var. Ve var olacak. Çağ değişse de ne yazık ki bazı insanlar değişmiyor. Bu ülkede en iyi Kürt, ölü Kürttür, diyen zihniyet var. Bir Doğu takımı diye ırkçılığa uğrayan takımlar yok mu? Var. Batı'ya gidince,hakarete maruz kalan Doğu'lu yok mu? Var. Ekmek parası için Batı'ya çalışmaya gidip, kaldığı şantiyede bazı zihniyetler tarafında saldırıya uğrayan yok mu? Var. Daha birçok örnek verebilirim. Bu ülkede henüz ırkçılık var.

    Bu ülkede "tek" sistemi var. O tek grubunda değilsen, polis yanında olmaz. Devlet yanında olmaz. Bu ülkenin ekmeğini yiyorsun, neden bu ülkenin devletine karşı geliyorsun, dersen; bu ülkede her vatandaş gibi vergimi ödediğim halde neden her vatandaşın sahip olduğu hakka, ben sahip olamıyorum? Senin devletin benim dilimi, ırkımı, geçmişimi unutturmak istiyorsa, neden senin devletine karşı gelmeyelim ki? Bu ülkede Doğu ve Batı ayırımı var. Batı'ya yapılan yatırım Doğu'ya yapılmıyor. Doğu'da terör var, diyorsunuz, neden bir çözüm üretmiyorsunuz? Doğu insanı, bu ülkenin insanı olarak sayılmıyor. Eğer çözüm istiyorsanız, "neden" sorusuna cevap verin. Doğu çocukları devleti neden sevmiyor? Doğu çocukları neden polise taş atıyor? Doğu çocukları neden hukuk okumak istiyor? Bu soruları kendi kafanızda çoğaltabilirsiniz.

    Bu ülkede kendi dilinde yazdığı için sürgüne yollanan aydınlar var, bu ülkede bazı ırkların haklarını savunduğu için hakkında soruşturma açılan yazarlar var, bu ülkede "Kürtçe ıslık çalmak" yasak diyen bir zihniyet var, bu ülkede bir "ırkı" kabul etmeyen bir zihniyet var, bu ülkede bir "dili" kabul etmeyen zihniyet var, bu ülkede korku, yasak, zulüm var, bu ülkede adaletsizlik var.

    Kendi ırkından başka bir ırka değer vermeyen bir ülke gelişemez! Bir "el" tek başına ses çıkaramaz. Bu ülke, durduğu yerde çırpınıyor ve çırpındıkça da bir çukur kazacak ve bir gün o çukura düşecek.
    ############################
    Kürtlerin bir ülkesi olmasa da, bir tarihi, bir dili vardı. Ve onlar unutulmaya çalıştırıldı. Uzun, ne o tarihi, ne de o dili unutturdu. Uzun, bir yazar değil, bir dava adamıydı. Bir amacı, bir yolu vardı. Ve dava adamı olmak için de birçok acı çekmek gerekirdi. Öyle ki Uzun sürgüne yollanıldı. Bu ülkede sadece Uzun mu sürgüne yollanıldı? Hayır. Ahmet Kaya, Kürtçe bir şarkı söyleyeceğim dedi, o güzel insanı da sürgüne yolladılar. Ya Musa Anter? Seyrantepe'de devlet öldürülmedi mi? Öldürüldü. Suçu neydi? O ıslık vardı ya, hani Kürtçe ıslık. Islığın dili mi var? Devlet varmış, diyor. Kürtçe ıslık çalmak yasak, diyor. Bak, o ıslığı Âpe Musa çaldı. Yaşar Kemal neden o kadar mahkemelik edildi? İnsanların hakkını savunduğu için. Ya bizim Mıgo? O neden kaçtı? Doğru ya, o bir Ermeniydi.
    Bu ülkede Türk olmadın mı, işin yaş. Hem Türk'ün dostu sadece Türk. Bir de Tanrı salt Türk'ü korur. Tanrı'nın gözü, salt Türk'ün üstünde. Bizim Tanrı'mız ile Türk'ün Tanrısı ayrı galiba.

    Hiçbir canlı tehlikeli değildir. Bir canlıyı tehlikeli eden bir güç vardır. Bir köpek karanlıkta kalınca vahşileşir, her gördüğüne saldırır. İnsanların zihni de karanlıkta kalınca her tarafa saldırır. Irkçı insan, karanlıkta yaşar; ne kendini görür ne de bir başkasını. Hayatı karanlık gören bir insana, gökkuşağından bahsetmek, kör olan bir insana denizi anlatmak gibi değil midir? Bir ırkın tarihini de karanlığa götürürseniz, aydınlığa kavuşunca ilk işi, onu karanlığa süren sisteme öfkesini boşaltmaktır.

    En büyük şiddet, kendine "neden" sorusunu sormamaktır. Şiddetle hiçbir problem çözülmez, neden sorusu sorularak çözülür. Dünya, tek bir renkle güzelleşmez, tekmil renklerle güzelleşir.
  • seyit yesildag tekrar paylaştı.
    Terkedilmiş kentler gibi oluyoruz bu saatlerde, gidecek yerler aranıyoruz.
    Küçük mutluluklar, az bir üstünlükler için arkamızda büyük kırgınlıklar, üzülmüş ordular bırakıyoruz. Beklemeler, beklenecekler, beklenesiler, bekletilecekler, tüm bu bekleyişlerin beklentileri...
    Liste kabardıkça kabarıyor mübarek.
    Kimin kimsesiz kalmışlığı kimin umurunda? 


    İçime bir sıkıntıdır çöreklendi yine. Geceden kalma mıdır bilmem, nefes alıp vermem bile ürkütüyor beni. Dönülecek bir yer yok, itinayla lanetlendiler. En ufak bir gürültüye tahammüllüm yok. Şirin suratlar, doyumsuz taşlamalar, hadsiz hesapsız aşağılamalar, sahte ağaç gölgeleri, kiralık beyinler, satılık ruhlar, boyunduruk altına alınmaya meyilliler ile nefes kesici ve mide bulandırıcı bir günün daha seyrine şükürler yağdırıyoruz. Cebi kabaranlar dışında mutlu olan var mıdır, bilemiyorum?


    Oysa serin bir yaz gecesinde olsam, terleyen el ve vücut derdim olmasa, biraz da rüzgar esse her şey geçecek gibi. Sonra pencere pervazlarına otursam, aydınlığa uzansam, güneş doldursam odamı, yumak yumak bulut doldursam. Yıldız kapsam geceden, öksürsem, tırsacak bir kendi sesimi bulsam sadece. Ucuz rezaletlerin sergilendiği bir Perşembe gecesi olsa, gözlerimi yumsam, dudaklarım, dilim, her bir organım işlevini yitirse, sanırım ölmüş olurum. Büksem boynumu yakalarıma doğru, uzun uzun dalsam öylece, sanırım delirmiş olurum. Haykırarak desem ki; ey yürek, yetti gayrı yanıldığın! sanırım bu döngüye artık bir son vermiş olurum. Yorgun atlar, bir tek aşkla palazlanırmış. Bir çırpıda aşık olsam, üç nefes daha sürmese yanlızlığım. Bir patika beğenip yola koyulmak istesem, nereye varacakmışım, yanımda bir kimse olmadığından konuşmayı unutacakmışım, bunların tümü umrumda olmadan. Bir türkü ısmarlayıp kendime, gücümü toparlayıp mütemadiyen uzaklara gitsem, kaybolsam kendi ellerimle...

    Bu kadar büyüdük mü sahiden; yaşamdan iğrenecek kadar? Yenilgilerden mi bu kanayan yanlarımız? Boşluğun o tuhaf hissi mi içlerimizi daraltan? Sahi sevmiyor mu kimse birbirini? Peki ya, başka bir kılıf bulamaz mıyız bu saflığımıza?
    Özgürleşememe bahtsızlığı mı sizin de rahatsızlığınız? Gırtlağa dayanmış bıçak sabırsızlığı mı? En sevdiğiniz insanların kahkahalarını da mı işitmek istemiyorsunuz? Tanrısal sevgileri, ödenecek vergileri de bir kenara bıraktım; doğru mu sahi, ağlandığı mutluluktan?
  • seyit yesildag tekrar paylaştı.
    “Görmüyor musun bir tırnak kendi etini parçalıyor,
    sen kalkıp beni üzmemekten bahsediyorsun.”
  • seyit yesildag tekrar paylaştı.
    " DERİMİN ALTINDAKI KARIŞIKLIĞI BİLMEDEN YARGILIYORSUNUZ BENİ !"

    Üniversite yıllarından hocası Mustafa İnan'ın biyografik romanını yazmasını istedi TÜBİTAK. Gençleri bilime yönlerdirmek için yapılması istenen bir çalışmaydı bu.Başlarda pek sevindi ama daha sonra yazdıklarının denetim altında olması kitaba sipariş gözüyle bakmasına sebep oldu. Oysa o Mustafa İnan'ı 'kendi' gibi anlatmak istiyordu. Bir çok baskıya rağmen ısrarla çıkarmadığı bölümler mevcut romanda.
    Kendiyle benzerlik kurduğu Halit Ziya Uşaklıgil'in biyografisini de yazacaktı ama kaynak sıkıntısı yolunu kapattı.

    " BENİ YA ŞIMARTIN YA DA KAPI DIŞARI EDİN! YARI İÇTENLIĞE DAYANMAM ZOR BENİM."

    Yaşamı boyunca 'anlaşılamama' kaygısıyla yazdı yazılarını. Hakkında yazılmış bir çok makale, biyografik eser olsa bile onu anlamanın kitaplarını okumaktan geçtiğini biliyorum. Yazılarındaki ayrıntılarda saatlerce boğulmuş olmak, onun yazarken yaşadığı o ruhsal sancıları okurken yaşamış olmak gerekir. Onu başkalarından dinlemek yerine kendisinden dinlemektir tercihim. Aksi halde onun hakkında yazılmış her şey anlamını yitiriyor.
    Ben seni anlatmaktan şeref duyuyorum, Atay!
    Keşkeyaşasaydıngillerden Derya, büyük bir iftiharla sunar!

    Ya mimarlık ya mühendislik, dediler. O da inşaat mühendisliğini kazandı ve ailesiyle İstanbul'a taşındı. Hiç bir zaman sevmedi mühendisliği. Dersleri aksatırdı. Derse girdiğindeyse, en arka sıraya geçer ya resim yapardı ya da kitaplarından âşina olduğumuz kelime oyunlarını oynardı, arkadaşlarıyla. Okulu uzattı. Bir dönem geç bitirdi okulu.

    "BÜTÜN ÜMİDİ(M), DOSTOYEVSKİ GİBİ , MÜHENDİS OLDUKTAN SONRA İSTİFA ETMEK(Tİ)." der karakterinin ağzından.
    Burada aslında kendinden bahsettiğini dikkatli okuyucularının gözünden kaçmadığını düşünüyorum. Yazdıklarıyla hayatının oyunlar üzerine kurulu olduğunu okuyucularını da bu tehlikeli oyunların süregeldiği dünyaya davet ediyor, Atay.

    Ben onu ruh dünyamın tek kadim dostu bilirken, o da Dostoyevski'yi çok sevmiş başucuna koymuş...

    İçine işlemiş olan yabancılaşma duygusunu atmak için mizahı kullandı. Ve onu tutamağı haline getirdi. Yaşamın içindeyken şakacı ve mizah yeteneği yüksek; kendi başınayken ise hayalci.

    " CANIMLARIM BENİM SEVİYORUM SİZLERİ İNSAN KARDEŞLERİM. DURUP DURURKEN SEVİYORUM İŞTE. SEVİP DURUYORUM. KOLLARIMI AÇIP BÜTÜN İNSANLIĞI KUCAKLIYORUM. PAPATYALAR GİBİ SİZİ KOPARIP GÖĞSÜMDE TUTMAK İSTİYORUM."
    İroni, ironi, ironi...

    Birazda, Sevin Seydi'den bahsetmek isterim. Oğuz Atay'ın aşık olduğu kadın...
    Atay, Fikriye F. Gürbüz'den ayrıldığında, Sevin ile Uğur da ayrılmıştı. Boşanmalarının bu durumla alakası olmadığını belirtmek isterim.
    Sevin'i çok severdi. Ona kitaplar getiren, bir kolu Londra'da olan bu kadın, Atay'ı daktilo başına oturtup Tutunamayanlar'ın yazılmasını sağlayan kişidir. Atay yazarken Sevin'de bir yandan İngilizce çevirisini yapmıştır. Bu bir senelik beraberlikte Tutunamayanlar kitabı biter. Sevin'de gider bu arada...
    Londra'ya...
    Neden gittiğinin sebebi bilinmiyor.
    Atay Tutunamayanlar'dan sonraki kitaplarında da sıkça Sevin'e değinir. Bu onu hala sevdiği anlamını taşıyor.

    Tutunamayanlar'ın yazıldığı, Sevin ile Atay'ın bir sene boyunca beraber yaşadığı apartman dairesi
    İstanbul Beyoluğun'daydı. Şu anda yok. Yıkıldı.
    Defalarca önünden geçmişliğim vardır. Ne kadar garip. Bir beton yığını bile bazı durumlar sayesinde anlam kazanabiliyor...
    Anlam çok önemli ama:

    " BİR ANLAM ARAMAMALI. ANLAM KADAR İNSANIN HAYATINI ZEHİR EDEN BİR KAVRAM YOKTUR. " diyor.
    O kadar doğru ki...

    Ayrıca, Tutunamayanlar'ın birinci baskısındaki çizim de Sevin'e aittir. Sevin aynı zamanda ressam olduğu için kitaba; saçlarında papatyalar bulunan kadın kafası figürünü resmetmiş ve Tutunamayanlar'a armağan etmiştir.
    Atay kitabını ilk olarak Vüsat O. Bener'e ve Cevat Çapan'a göstermiştir.

    Ve 13 Aralık 1977...
    Önce berberi İlhami'ye gidip saçlarını kestirmiş. Şakalaşmışlar. Sonra Pâpi ile birlikte Altay Gündüz'ün evine gitmişler. Atay, başı ağrıdığı için biraz istirahat etmek ister. Banyoya gider. Kapıyı kilitlememesi konusunda uyarılınca sinirlenir, çağla gözleriyle bir bakış fırlatıp banyonun kapısını kilitler. Hasta gibi yaşamadığı için hasta muamelesi de görmek istemiyordu, çünkü. Aradan uzun zaman geçince tedirgin olurlar. Altay, kapıyı kırar.
    Oğuz Atay
    öldü...

    "SEN ÖLDÜN; BEN DE KORİDORLARDA, ANLAMSIZ BEKLEYİŞLERİN İÇİNDE ÖLÜYORUM."
    Gerçekten öldün mü Atay?
    En sevdiğim dostumu kaybetmiş gibi üzgünüm. Kayboldum.

    Burada tüyler ürpertici bir ayrıntı var. Atay'ın Tutunamayanlar kitabındaki Selim Işık ile kurduğu bir özdeşimi farkediyorum.
    Selim Işık'ta ölmeden
    -intihar etmeden- önce kendini banyoya kilitliyor.

    Artık ne diyeceğimi bilemiyorum. Gerçekten bilemiyorum...
    Ruhum yoruldu.
    Daha Eylembilim'i tamamlayacaktı. Sonra 'Geleceği Elinden Alınan Adam'ı yazacaktı. 'Türkiye'nin Ruhu' da vardı...

    "SEN GENE DE, ALINIP HEMEN KAYBOLMA. YOKSA BEN DE KAYBOLACAĞIM. KAYBOLUYORUM. YAŞAMAK, ÖLMEK GİBİ DEĞİL."

    Bağırması mı gerekiyordu?
    Çağla gözlü adam...
    Anlaşılamadan gitti.
    Sevgili okuyucun burda. Sen neredesin?
  • seyit yesildag tekrar paylaştı.
    Kitabın ilk başları biraz karmaşık gelebilir ortalara doğru tüm ısimleri karakterlere oturtmuş olursunuz. Fakat asıl ilginç olan kitabın olayları anlatışı ve geçişi. Okumaktan pişman olmayacağınız bunun yanında sonunda şok geçireceğiniz bir kitap...
  • seyit yesildag tekrar paylaştı.
    Büyük Umutlar
    Charles Dickens'in kalemi ile ilk defa tanıştım bu kitapda. Pip i tanıdım, yüzüstü bıraktığın bir eve yıllar sonra gitsen bile sevgiyle karşılanabilmenin mümkün olduğunu gördüm, Joe'nin sonsuz sevgisine, şefkatine tanık oldum, yapılan küçük bir iyiliğin yıllar sonra size nasıl etki edebileceğini gördüm, Havisham'ın acısına, Estella'nın dulgusuzluğunu hissetim her satırında. Bu güzel kitap bana onlarca şey kattı diyebilirim.
    Oldukça sürükleyici, kurgusu ve betimlemeleri oldukça iyi olan bir eserdir kendisi. Okumanızı tavsiye ederim.
Köle
ön lisans
Bitlis, 17 Temmuz 1997
Erkek
141 okur puanı
12 Mar 20:56 tarihinde katıldı.

Şu anda okudukları 2 kitap

  • Huzursuzluğun Kitabı
  • Kinyas ve Kayra

Okuduğu kitaplar 228 kitap

  • Ermiş
  • Devlet Ana
  • Veba
  • Hakkari'de Bir Mevsim
  • 1984
  • İki Şehrin Hikâyesi
  • Büyük Umutlar
  • Ütopya
  • Çerkez Ethem'in Anıları
  • Tutunamayanlar

Okuyacağı kitaplar 2 kitap

  • Görmek
  • Ah'lar Ağacı