Halil İnalcık’ın Fatih Sultan Mehmed kitabını okurken sürekli şunu düşündüm: Biz Fatih’i yıllardır ya çok yücelterek ya da çok yüzeysel anlatmışız. Bu kitap öyle değil. İnalcık, Fatih’i bir efsane gibi değil, düşünen, hesap yapan, bazen bekleyen, bazen sabreden bir insan olarak anlatıyor. Bence kitabın en güçlü tarafı da bu.
Okurken İstanbul’un fethi bir “an” gibi gelmiyor. Tam tersine, yıllarca kafada kurulan, defalarca düşünülen, defalarca ertelenip yeniden planlanan bir hedef gibi duruyor. Fatih burada gözü kara bir genç değil; neyi ne zaman yapacağını bilen, şartları oluşmadan hamle yapmayan biri. Bu da ister istemez insana şunu düşündürüyor: Asıl güç bazen hız değil, doğru zamanı bekleyebilmek.
Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri Fatih’in ilme ve öğrenmeye olan merakı oldu. Sadece savaşla, fetihle ilgilenen bir padişah değil; farklı dilleri, kültürleri, dinleri anlamaya çalışan bir zihin var karşımızda. Bu merak, onun stratejik aklını da besliyor. Yani kılıçtan önce kafa çalışıyor. Bu yönüyle Fatih bana hep “önce düşün, sonra hareket et” diyen biri gibi geldi.
İnalcık’ın dili de kitabı özel kılıyor. Abartı yok, hamaset yok. “Fatih büyüktür” demekle yetinmiyor; neden büyük olduğunu gösteriyor. Belgelerle, olaylarla ama boğmadan. O yüzden kitap ağır bir tarih kitabı gibi değil; oturup sakin sakin okunan, ara ara durup düşündüren bir kitap.
Bir de kitabı bitirince Fatih biraz yalnız biri gibi kalıyor akılda. Büyük hedeflerin, büyük kararların getirdiği bir yalnızlık var. Herkesin alkışladığı sonuçların arkasında, tek başına alınmış zor kararlar olduğunu hissettiriyor. Bu da kitabı sadece tarih anlatısı olmaktan çıkarıp daha insani bir yere taşıyor.
Kısacası bu kitap bana Fatih Sultan Mehmed’i fetihlerle değil, aklıyla, sabrıyla ve kararlılığıyla sevdirdi.