• İnsanın içinde bir kaçık vardır. Bir şey yapmak ister, bir yere gitmek ister, olmak ister; eğer izin verilmezse, eğer bir gül olamazsa, o zaman bir yabani ot olmak ister -fakat ne olursa olsun bir şey olmak ister.
  • 248 syf.
    ·10/10
    Gilles Deleuze gibi bir değerin kaleminden çıkmış, Nietzsche'yi, Lucretius ve Spinoza felsefesiyle değerlendiren akıl almaz bir eser.

    öncelikle sizi roma dönemi felsefecilerinden lucretius ile tanıştırayım; kendisi evrenin yapısı ile atomun yapısını ilişkilendiren, insan ruhunun da evrenin bu ilişki içerisindeki dengeyle oluştuğunu anlatan aşmış bir isim. ruhun küçük atomlardan ve atomun da birbirine bağlı şekilde bulunan iki parçadan oluştuğunu söyler. doğmadan önce nerede olduğunu bilmeyen insan için öldükten sonra gideceği bir yer yoktur der ve insanı atmosfer içinde var olup atmosfer var olduğu sürece yaşayabilecek bir canlıdan ibaret sayar. tanrı varlığını kabul ederek yaşam şekli olarak insana karşı idealize edilmiş bir örnek olarak görür. lucretius atom ikiye bölünmüş yapısıyla açıklarken bunlardan birine anima der, diğerine ise animus der. biri duygudur öteki ise kalbin-vicdanın kendisidir. iktidarın bu denge üzerinde yoğunlaşarak insan dengesini bozduğunu, insanın toplum içerisine girdiğinde yaşadığı yozlaşma emareleriyle kendiliğinden bozulduğu şekliyle toplum daha kolay idare edilebildiğini öngörür. ve gücü elinde bulunduranları ifşa etmesi de kendisinin kaçık olduğu sanısıyla bastırılmaya çalışılmıştır.

    spinoza ise lucretius'tan bağımsız olmamak üzere tanrı ve doğa kavramından hareketle temellendirir felsefesini. ''insan, doğada egemen olan belirlenmişliğe bağlı bir yaşam sürdürür.'' der. yani hem lucretius gibi doğanın için salt bir canlıdır derken hem de kadercilik ile konuyu tanrıya bağlamaktadır. spinoza'ya göre, insanın bütün eylemleri bir belirlenmişlik içindedir ve en büyük özgürlüğü ise bu belirlenmişliğin bilincinde olmasıdır diyerek oluşturuyor felsefesini... diğer taraftan erdemi ele alırken insanın, kendi varlığını koruması ve sürdürmesi olarak en basit haliyle anlatmaktadır. ve mutluluk olgusunu bu ilkel duruş içerisinde değerlendirip bu duruşu bozan her sistemi ifşa etmektedir spinoza. dolayısıyla kendi döneminde her filozof gibi dışlanmış bir kişiliktir. umurunda mıdır? o da ayrı bir tartışma konusu tabi. mutsuzluk olgusuyla insanları kontrol altına alan sistemi ifşa ederken bugün bile özellikle ethica'daki tespitleri geçerli olan spinoza'yı anmadan geçmemiş deleuze.


    ve nietzsche'yi anlatırken öncesinde oluşturduğu lucretius-spinoza derinliği ile kendine aşık eder deleuze... özellikle aklın soykütüğü üzerine kitabının analizini yapmış diyebilirim. okurken daha derinlikli bir kitap incelemesi okudum son bölümde resmen.

    nietzsche, unutmak eyleminin insanın edilgen bir sürecinin yansıması olmadığını, bir ket vurma olduğunu söylemiştir. ve o efsane kitabından sonra insan çok daha farklı (doğru) analiz edilir oldu. ket vurmayı ise mutlu olmak için yaptığını, geçmişte yaşayan insanın yaşadığı derin buhranı arzulamadığını söyler. insan kendini zorlasa da zihin arzulamamaktadır. bu bir.

    belleğin oluşumunu anlatırken, toplumların törelere dayanan cezalandırma yöntemlerini ve altkültürün yaptırımlarının buna vesile olduğunu ve bu ceza yöntemleriyle genel bir hafıza yaratıp ''korku'' mantığı oluşturarak unutulmak istenilenin hatırlatıldığını söyler. bu iki.

    ceza ve cezanın uygulanışında da geriye dönük hatırlatmalar hem birinci aşamadaki gibi bireysel hem de ikinci aşamadaki gibi toplumsal hatırlatmalar kullanılarak yapıldığı için toplumun kontrolü lucretius-spinoza derinliğinden gelen nietzscheci analize dayandırarak anlatıyor deleuze... olağanüstü bir kitap gerçekten. çok da güzel bir kaynak benim için.
  • 424 syf.
    ·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Az önce yazdığım açıklama kaydolmamış ve aşırı üzgünüm şuan umarım tekrar az önceki duygularımı ifade ettiğim gibi edebilirim.(Edemiyorum)

    Güzel tam bu mevsimin kitabı.Böyle kibar ve güzel aşka hasret kaldıysanız kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

    Özetle;Kitabı okurken tercümesinde sıkıntı yaşadığımı yer yer bazı yerleri okurken anlayamadığımı itiraf ediyorum.Belki bu benden kaynaklı bir durumdur ama bence bir tık sürekli soyadıyla hitap edilmesinin getirdiği durumlar ve bu hitap şekline alışık olmayan ben ve başta karakterleri kim kimdi diye oturtmada zorlanmam bunu bana düşündürttü.Kitap kesinlikle sadece Darcy ve Elizabeth’in kitabı değil kitabın odak noktası Elizabeth ve ailesi.Böyle okurken Darcy ve Elizabeth’in beraber olduğu bölümlere gelebilmek için okudum bazen ve hatta kitabı okutturan bu olabilir.Keşke daha çok özellikle birbirlerine açıldıktan sonra onların olduğu sahneler okusaydım ve keşke gurur ve önyargının dizisi (varmış orjinal adıyla aratıp izleyebilirsiniz )olsa ki bence buna çok müsait bir kitap.Sizi saygıyla selamlıyorum ve paragrafımı sonlandırıyorum.
  • Çünkü ben senin yüzüne her baktığımda dilim lal, sesim içime kaçık, kelimelerim manasız ve aptal. Yüzün... Ne güzel...
  • Kendini felsefeye verenler, onu gençliklerinde bir eğitim olarak gördükten sonra bırakmayıp da fazla üstünde duranlar, kaçık diyemesek bile, bir tuhaf adam oluyorlar. En aklı başında olanları bile senin bu kadar övdüğün felsefe yüzünden devlete hizmet edemeyecek hale geliyorlar.

    En aklı başında insanları devletler o kadar kötü kullanıyorlar ki, böyle bir insanın ne hale düştüğünü anlatabilmem için ressamların cinsleri birbirine karıştırıp, yarı geyik, yarı teke birtakım acayip varlıklar çizmesi gerekiyor. Bir filoda ya da bir gemide şöyle bir şey düşün: Bütün gemicilerden daha güçlü kuvvetli bir gemi sahibi var, ama kulağı iyi işitmiyor, gözü iyi görmüyor, denizcilikten de pek o kadar anlamıyor. Gemicilere gelince, onlar da gemiyi sen daha iyi kullanırsın, ben daha iyi kullanırım diye birbirine girmişler, ama hiçbiri kaptanlığın ne olduğunu bilmez, bu sanatı ne zaman, kimden öğrendiğini söyleyemez. Üstelik bu sanatın öğrenilecek bir yanı olmadığını, vardır diyen olursa, ağzını, burnunu dağıtacağını söyleyecek kadar ileri gider. Bu gemiciler donatanın etrafını alıyorlar, yalvarıp yakarıyorlar, dümeni bana ver diye… Her biri bir başka ağızdan sıkıştırıyor onu. Donatan, geminin kumandasını kime verecek olsa, ötekiler onu öldürmeye ya da gemiden sürmeye kalkıyorlar. Adamotuyla, içkiyle, daha başka şeylerle zavallı donatanı uyuşturup gemiyi ellerine geçiriyorlar, ne var ne yok aşırıyorlar, bol bol yiyip, kafaları çekiyorlar; gemiyi de böylesi gemiciler nasıl yürütürse öyle yürütüyorlar. Kimler donatanı sıkıştırır ya da kandırır, kendilerine kumandayı verdirirse, onları övgülere boğuyor, büyük denizci, eşsiz kaptan, usta gemici sayıyorlar. Kimlerin yardımı dokunmazsa, onları da bir işe yaramaz diye kötülüyorlar. Bu arada akıllarından bile geçmiyor ki, gerçek kaptan havayı, mevsimleri, göğü, yıldızları, rüzgârları, daha birçok şeyleri bilen, gemiyi bunlarla yürüten adamdır. Gemicilerin kimini razı ederek, kimini ezerek başa geçen bu adamlar, ne gemiyi yürütme ne de baş olma sanatının öğretimle, görgüyle edinilebileceğine inanırlar bir türlü. Gemilerde böyle kargaşalıklar olunca, gerçek kaptanın başına gelecek nedir? Başa geçen tayfalar ona dalgacı, geveze, işe yaramaz, kaçık demezler mi?

    Şimdi sen, devletlerin filozoflara neden değer vermediklerine şaşan adama bu benzetmeyi anlat ve asıl şaşılacak şeyin onlara değer vermeleri olacağını kafasına sokmaya çalış.
    Platon
    Sayfa 198 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Bizi izleyen narin kader, çılgın, gezgin ruhlar, duy
    beni:
  • Sonra sevincim yalnızlıktan öldü.