• BÜYÜLENDİM!
    Aslı Erdoğan’ın okuduğum ikinci kitabı ve ben bu kadına her kitapta bir başka hayran oluyorum. Tam anlamıyla örnek aldığım bir kadın profili.
    Kullandığı üslup öyle büyülü ki yaşadığı acıları, aşkları, içine attığı her şeyi , o kendi kendini kemiren düşünce kurtçuklarını , ezilmişliğini, çekingenliğini, sertliğini, narinliğini her şeyini üslubuna aktarabilmiş nadir yazarlardan biri Aslı Erdoğan ve bana göre bu büyük bir yetenek.
    Daha önce de kadınlarla ilgili romanlar okudum ama hiçbiri Aslı Erdoğan gibi bana geçmişi tekrar yaşatmadı. Bahsettiği karakterlerde kendimi bulmamı , yaşadığım veya yaşamadığım şeyleri bu kadar bendenmiş gibi hissettirmeyi başaramadı. Aslı Erdoğan bunu ustalıkla yapıyor.

    Mucizevi Mandarin bir öykü kitabı,içinde birbirinden ayrı olmasına karşın yine de aralarındaki bağı tam koparamamış iki can alıcı hikaye…

    Yitik Gözün Boşluğunda
    İlk hikaye bir gözünü kaybetmek üzere olan , sargılarla gezen, göçmen bir Türk Kadınını anlatıyor. Bu kadının aşkı, acıları, kendisiyle ve geçmişiyle olan bitmek tükenmek bilmeyen nefreti, yaralı cinselliği…

    Türk toplumunun, Türk kültürünün biz kadınlara ne yaptığını tokat gibi suratına çarpa çarpa anlatmak istemiş Aslı Erdoğan. “Kızlık zarı” adı altında geçen ve namus cinayetlerinin baş konusu haline gelen bu ana başlığın bize nasıl zarar verdiğini , sadece fiziksel bir ihtiyaç olan sevişmenin neden bu kadar gözde büyütüldüğünü ve ondan korkması gerektiğini bir türlü mantıklı bulamamış. Çünkü mantıksız. Yemek yemek kadar , tuvaletini yapmak kadar , su içmek , duş almak kadar gerekli bu insan faaliyetinin fısıldaşmalarda , gizli kapaklı odalarda, şifreli kelimelerle öğrenilmeye çalışılmasına, öğrenilmediği için de acı çekmek zorunda kalan bir sürü kadına mantığı yatmamış.

    “Bana özgürlüğü simgeledikleri için, cinsellikten ve geceden korkmayı öğrenmem gerektiği halde bir türlü öğrenemedim. Bekaretimi kendi parmaklarımla yırtıp attım ve her fırsatta geceye koştum.”

    Bu cümleyi kuran bir karakter yaratmış belki kendisi belki de olmak istediği bir karakter. Öyküdeki kadının aşık olduğu adam Sergio. Onun neden bu kadar yaralı olduğunu , ketum olduğunu anlamaya çalışan Sergio ve onu günün birinde terk eden Sergio, şu cümleyi kuruyor kitapta :

    "Seni nasıl böylesine hırpaladılar? Aşk sözcüğünü duyar duymaz karmakarışık korkulara kapılıp gitmene; uçuruma yuvarlanır gibi kendi içine dönmene; bakman, istemen ve sorman gerektiğinde başını öne eğmene; bedenin çırılçıplakken kafanı yastıkların altına gömmene kim neden oldu? Senden neyi esirgediler? "

    Yaralarının sarılmaya çalışılmasından , kendisini küçük düşürmesinden ölesiye korkan bir kadın olduğu için azarlıyor , tiksiniyor Sergio’dan içten içe bu sorudan sonra. Ama bunu da yeniyor kendi içinde çünkü bağlanmayı seviyor. Bu yarayı biz kadınlara açan kültürün canını yakmak isterken kendi kabuk tutmuş yaralarını da tek tek deşiyor. İrinini akıtıyor.
    Karamsar , kaybetmeye meyilli ya da çoktan kaybetmiş kadınları çiziyor. Çok da başarılı bu işte çünkü kendisi de en az çizdiği karakterler kadar yaralı , onlar kadar nefret ediyor geçmişinden, asla kendine güveni olmayan , asla kendini sevemeyen bir kadın olduğunu düşündüğü için ve bu kadınların Türkiyede birçok eşine rastlanıldığı hatta kadınlarımız böyle oldukları için karakterleri bu kadar karamsar belki de…

    İkinci hikaye de bir erkeğin ağzından aktarılıyor. Yaralı bir genç kadın, hiç yaşamamış , hep çocuk ve yaşlı bir adamın aşkını.
    Aslı Erdoğan’ın karamsar üslubunu eleştirilenler olacaktır. Okuduğum ilk iki kitapta karamsar ve okuyacaklarımın da bu şekilde devam ettiğini düşünüyorum ve bu benim çok HOŞUMA GİDİYOR! Çünkü o bana göre kendini yazan bir kadın, hissettiği gibi, olduğu gibi, nefret ettiği gibi ve kalemi bir intikam aracı, nefretini kovalar yerine kağıtlara kusuyor. TAKTİR EDİLESİ!

    Belki okuyunca “Bu mu yani çok övülen , ölümsüz elli yazardan biri seçilen kadın.” Diyenler olacaktır , oldu da. Ancak ben Aslı Erdoğan’ı tam olarak anlamak için bir kadın olmak gerektiğini ve bu ağırlığın hissedildiği olaylara tanık olunması ve yaşanılmasıyla gerçekten anlaşılabileceğini düşünenlerdenim. Aslı Erdoğan’ın daha çok okunulmasını temenni ederim.
  • "Bizde kadının gözlerini aldatmak kâfidir. Yani boyamak."

    "Fakat bizim kadınlarımız, şuursuz olarak beriki kültürü seviyorlar ve onlarda şuurlu bir hale gelen bugünlük yalnız şeklin estetiğidir."
  • Anneler..Kadınlarımız..Bizi ne hale soktular biz kutsal bir varlık iken bizim gelişimiz aslında kutlanmalı iken kapitalist sistem bizi nasılda asıl amaçlarımızdan yaşantımızdan koparmış.3 baba 1anneye eşit bir değerden nerelere gelmişiz..
  • Canan Tan kitabın sonunda Pirayeyi herhangi bir yakınınızın yerine koymayın tamamen hayal ürünü demiş. Fakat benim için hayal ürünü değil bire bir yaşadığım olayları kaleme almış. Üzdü biraz. Bununla birlikte canan tanın kendine özgü imza niteliği kelimelerini "duyumsama, ayrımında ve umar" sık sık kullanması birisine laf sokarsınız ya; insanda işte böyle bir etki bırakıyor. Bununla birlikte evlilik gibi kutsal bir kurumun sürekli olarak kadınların özgürlüğünü kısıtlayan bir durum gibi lansetmesi evli, mutlu ve yaşamından memnun olan kadınlarımız için hakaret niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Özgürlüğünün kısıtlandığı düşüncesi mevcutsa evlenmesin ölene kadar özgür kalsın.
  • Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona en hakir mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir.
  • 1891 yılında İstanbul’da dünyaya gözlerini açar. 6 kişilik ailenin en küçük ve en zeki kız çocuğudur. Amerikan Kız Kolejinde okurken Balkan savaşından getirilen yaralıları tedavi eder. Lise bitince doktor olmaya karar verir. Fakat hangi kapıyı çalsa ‘’Tıp Fakültesine kadın öğrenci alamayız’’ sözüyle karşılaşır. Kafaya koymuştur bir kere doktor olacaktır. Maddi imkansızlıklara rağmen Almanya’ya Tıp okumaya gider. Açlık ve sefaletin en dibini görür. Günlüğünde şu not vardır; ‘’Çöpten çıkarıp geceleri yediğim ekmek hiç ağrıma gitmiyor. Ülkemde tıp fakültesi varken buralarda olmam daha çok ağrıma gidiyor. Ne olursa olsun ülkeme doktor olarak döneceğim.’’ Dediğini yapar ve okulunu derece ile bitirip ülkesine doktor olarak döner. Cağaloğlu’nda ilk muayenehanesini açar fakat kadın olduğu için ilk zamanlar kimse gelmez. Halbuki kadın ve çocuk hastalıkları doktorudur. Aşağılamalara, dışlamalara ve hakaretlere aldırmadan, pes etmeden devam eder. Fakir ailelerin kadınlarını ve çocuklarını evlerinde ücretsiz tedavi eder. Eline geçen ilk parayla süt ve bakım evi açar. Hasta ve zayıf çocuklar için Hilal-i Ahmer muayenehanesini kurar. Direnerek, kadınların tıp fakültesine alınmalarını sağlar. Ülkenin tıp eğitimi veren ilk kadını olur. Vücudu kendisinden önce pes eder; kansere yakalanır. Almanya’ya gönderilir. Almanya’da tıp eğitimi aldığı hastanede ılık bir bahar günü hayata gözlerini yumarken şu sözleri söyler; Kadınlar size emanet… Bu yüce kadın Safiye Ali’dir…

    Safiye Ali’nin bizlere emanet ettiği benim gözümde yaratılmışların en harikası olan kadınlarımız hakkında dün sözde din aliminin biri şu sözleri söyledi;

    ‘’Kadınlar eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır, düzgün olamazlar. Aklen eksiktirler.’’


    Bekir Yıldız
  • İstanbul'umuzun pek iğrenç bir adeti vardır: Erkeklerin
    vapurda, Köprü'de, çarşıda, sokakta, gezinti yerlerinde
    rastladıkları Müslüman kadınlara edepsizce laf atmaları.
    (...)
    İstanbul Muhafızı olduğum sıra tecavüze uğrayan birkaç
    ailenin reisleri, bunun önlenmesi çarelerini benden rica
    etmişlerdi. Ceza kanununun bu hususta pek zayıf olduğunu nazarı dikkate alarak, yine örfi idare kararnamesinin
    askeri hükümete verdiği salahiyere dayanmak istedim. Laf
    atacak erkeklerle, kadınlara tecavüz edecek kadınların
    memleket içine uzaklaştınlacaklarını ilan ettim. Dört beş
    sürgünden sonra, kadınlarımız sokaklarda tecavüze uğramaktan
    tamamen kurtuldular. İşte o zamandan itibaren de
    İstanbul'da Türk kadınlarının hürriyetine doğru gayet sağlam
    bir adım atılmış oldu.
    Alpay Kabacalı
    Sayfa 25 - Türkiye İş Bank. Kült. Yay.