• Hz. Salih (a.s.) kimdir? Hz. Salih (a.s.) hangi kavme peygamber olarak gönderildi? Hz. Salih’in (a.s.) mucizesi nedir? Semud Kavmi nerede yaşadı? Semud Kavmi neden helak oldu? Semud Kavmi nasıl helak oldu? Semûd Kavmi’nin Peygamberi Hz. Salih’in (a.s.) hayatı.

    Semûd Kavmi’nin Peygamberi Hz. Salih’in -aleyhisselam- kısaca hayatı.

    HZ. SALİH’İN (A.S.) KISACA HAYATI - Hz. Salih (a.s.) Kısaca Kimdir?
    Hz. Adem’in (a.s.) 19. kuşaktan torunudur. Kur’an-ı Kerim’de adı 8 defa geçer.

    Hz. Salih (a.s.) dağları ve yüksek kayaları oyarak inşa ettikleri görkemli evlerle ünlü Semûd Kavmi’ne peygamber olarak gönderildi.

    Salih Peygamber kavmin içindeydi. Ticâretle meşgul olur, el emeği ile geçinirdi. Hz. Salih (a.s.) gerçekten tâzim ve hürmete lâyık bir insandı. Kavmi, kendisini dürüstlüğü, iyiliği ve kabiliyeti sebebiyle çok severdi. Gelecekte kendisinden çok şey bekliyorlardı. Hatta O’nu kendilerine hükümdar yapmak niyetindeydiler. Fakat Allah Hz. Salih’e (a.s.) peygamberlik verdi.

    Kayaların içini oyarak ihtişamlı, sağlam evler yapan Semud Kavmi bödürlendi, puta tapmaya başladı. Salih Peygamber kavmini hidayete davet etti fakat kendisinden bir mucize istedi.

    Allah, Semud Kavmi’ne mucize olarak bir deve gönderdi. Deve kayanın içinden çıkıp Yaradan’ı tesbih etti. Devenin sütü hiç bitmedi ve sütü içenlere şifa oldu. Fakat Semudlular kendilerine denemek için gönderilen Salih Peygamberin devesini öldürdüler.

    Salih Peygamber’in hidayete davet gayretleri sonuç vermedi ve azgın kavim korkunç bir ses ve zelzele ile helak olup gitti.

    Hz. Salih (a.s.) kendisine inanan 120 kadar kişi ile Mekke‘ye göç ettiği ve kabrinin Mültezem ile Makam-ı İbrâhim arasında olduğu nakledilir. Bir diğer rivayete göre ise Hz. Salih (a.s.) vefat edinceye kadar Filistin’de Remle yakınlarında yaşadı.

    Azgınlık ve taşkınlıkları sebebiyle zelzelelerle kökünden sarsılan Semûd Kavmi’nin Peygamberi Hz. Salih’in -aleyhisselam- ayrıntılı hayatı.

    HZ. SALİH’İN (A.S.) HAYATI - Hz. Salih (a.s.) Kimdir?
    Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın ondokuzuncu kuşaktan torunudur. Sâlih -aleyhisselâm-, Semûd kavmine gönderilmiş bir peygamberdir.

    Bir rivâyete göre Nûh, Hûd, Sâlih ve Şuayb -aleyhimüsselâm-’ın kabirleri, Mekke’de zemzem ile Makâm-ı İbrâhîm arasındadır.

    SEMUD KAVMİ

    Semûd kavmi, helâk edilişleri dillere destân olan bir kavimdir. Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli sûrelerinde, îmân etmedikleri ve sayısız azgınlıklarla haddi aştıkları için helâk edilen bu kavimden ibretle bahsedilmektedir.

    Semud Kavmi Nerede Yaşadı?
    Bu kavim, Nûh -aleyhisselâm-’ın oğlu Sâm’ın neslinden gelen Semûd’un kavmidir. Hazret-i Hûd’un vefâtından sonra, Semûd’un torunları Kuzey Arabistan bölgesine, Şâm ile Hicâz arasında bulunan Hicr mevkîine yerleşmişlerdi. Daha sonra buradan ayrılıp Âd kavminin bölgesine yerleştiler. Semûd’un nesli çoğalıp bir kavim hâline geldi. Kendilerine “Âd-ı Sânî” (İkinci Âd) ismi verildi.

    SEMUD KAVMİ NEDEN HELAK OLDU?
    Semûd kavmi de, vaktiyle Âd kavminin sâhip olduğu nîmetlere sâhip oldular. Ancak onlar da, Âd kavmi gibi gaflet ve dalâlete düştüler. Âd kavminin helâkini, azgınlıkları dolayısıyla gelen azâb-ı ilâhîden başka bir sebebe bağlayarak gaflet mahmurluğu içinde:

    “Âd kavmi, sağlam binâlar yapmadıkları için helâk oldular. Zîrâ onlar, evleri kumlar üzerine yapmışlardı. Biz ise sağlam kayalar üzerine yaptık. Gelen fırtınalar­dan herhangi bir zarar görmeyiz…” dediler. Kendilerine köşkler, saraylar inşâ ettiler. Taşları oydular, onlara yeni şekiller verdiler. Köşklerini ve saraylarını muhtelif şekillerle tezyîn ettiler. Tevhîd inancını unutup Allâh’a ortak koştular ve yapmış oldukları putlardan kendilerine tanrılar edindiler.

    Kavmin reisi “Cenda” idi. Âd kavminin dûçâr olduğu âkıbetten ibret almayan Semûd kavmi, aralarında istişâre edip Cenda’dan kendileri için hiçbir kavimde olmayan bir put yap­masını ricâ ettiler. Cenda memnun oldu. Dağa çıkıp büyük bir kayayı yonttular. Bu kayaya göz, sığır göğsü ve at ayağı gibi şekiller verip onu altın, gümüş ve çeşitli mücevherlerle donattılar. Sonra da karşısına geçerek secde ettiler.

    Bu putun ardından Semûdlular, kendilerine bir puthane yaptılar. Vedd, Cedd, Hed, Şems, Menaf, Menat, Lât adında putlar edindiler ve bunlara tapmağa başladı­lar.

    HZ. SALİH (A.S.) NASIL BİRİYDİ?

    Bu sırada Sâlih -aleyhisselâm-, kavmin içindeydi. Ticâretle meşgul olur, el emeği ile geçinirdi. Sâlih -aleyhisselâm- gerçekten tâzim ve hürmete lâyık bir insandı. Kavmi, kendisini dürüstlüğü, iyiliği ve kâbiliyeti sebebiyle çok severdi. Gelecekte kendisinden çok şey bekliyorlardı. Hattâ O’nu kendilerine hükümdar yapmak niyetindeydiler. Fakat Allâh Teâlâ Sâlih -aleyhisselâm-’a peygamberlik verdi.

    HZ. SALİH’İN (A.S.) TEBLİĞİ
    Sâlih -aleyhisselâm- kırk yaşına ulaştığında Cebrâîl -aleyhisselâm-, kendisine peygamberliği getirdi. Sâlih -aleyhisselâm- önce çekindi. Ancak Hazret-i Cebrâîl:

    “–Ey Sâlih! Haydi kavmini tevhîde dâvet et!” buyurdu.

    Ardından:

    “–Ey Sâlih! Sen, Nûh ve Hûd zamanında olmayan hâlleri müşâhede edecek­sin!” dedi ve semâya yükseldi.

    Bunun üzerine Sâlih -aleyhisselâm-, önce kavmin reîsi olan Cenda’ya giderek ona tevhîdi teblîğ etti. Cenda, bu dâvete gâyet insaflı ve mâkûl bir şekilde mukâbele ederek:

    “–Bunu, kavmime bildireyim.” dedi. Bundan sonra Cenda, kavmini topladı. Onlara Sâlih -aleyhisselâm-’ın pey­gamberliğini ve tevhîdi bildirdi. Kavmi:

    “–Ey Cenda, gelip kendisi söylesin!” dediler. Bunun üzerine Sâlih -aleyhisselâm- gelip teblîğde bulundu. Allâh Teâlâ Hazret-i Sâlih’in kavmini irşâdını şöyle beyân buyurur:

    “Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i (gönderdik). Dedi ki: «Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve sizi orada yaşattı. Öyleyse O’ndan mağfiret isteyin; sonra da O’na tevbe edin! Çünkü Rabbim (kullarına) çok yakındır, (duâlarını) kabûl edendir.»” (Hûd, 61)

    Şuarâ Sûresi’nde de mevzuyla alâkalı şu âyetler bulunmaktadır:

    “Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Sâlih, onlara şöyle demişti: «(Allâh’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allâh’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin! Bu (tebliğime) karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, an­cak âlemlerin Rabbidir.” (eş-Şuarâ, 141-145)

    Hazret-i Sâlih -aleyhisselâm- böylece dâvetini açıktan yapmaya başladıktan sonra kavminin kendisine karşı tavırları bir anda değişti. Kavmi, Sâlih -aleyhisselâm-’a karşı cephe almaya başladı.

    Önceki peygamberlerde de olduğu gibi Hazret-i Sâlih’in davetini ve tevhîd akîdesini pek az kimse kabul etti. Diğerleri ise inkârlarına devâm ettiler:

    “«Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde ümid beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın şeyden ciddî bir şüphe içindeyiz.» dediler.” (Hûd, 62)

    “(Sâlih) dedi ki: «Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden (verilen) apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet (peygamberlik) vermişse, buna ne dersiniz? Bu durum karşısında O’na âsî olursam, beni Allâh’tan (O’nun azâbından) kim korur? O zaman siz de bana ziyan vermekten fazla bir şey yapamazsınız!»” (Hûd, 63)

    “Sâlih dedi ki: «Ey kavmim! İyilik dururken, niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Allâh’tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir.»” (en-Neml, 46)

    Sâlih -aleyhisselâm-’ın bu hikmet ve hakîkat dolu nasîhatlere rağmen kavmi O’nu, büyülenmiş bir yalancı olarak ithâm etme bedbahtlığına düştü:

    “Dediler ki: «Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!»” (eş-Şuarâ, 153)

    Sonra aralarında şöyle söylendiler:

    “«Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz!» dediler.” (el-Kamer, 24)

    Sözlerine devamla:

    “Vahiy, aramızda ona mı verildi? Hayır O, yalancı ve şımarığın biridir (dediler).” (el-Kamer, 25)

    Semûd kavminin bu cehâlet dolu ithâmına, Cenâb-ı Hak büyük bir tehdîdle şöyle cevâb vermiştir:

    “Yarın onlar, yalancı ve şımarığın kim olduğunu bileceklerdir.” (el-Kamer, 26)

    “Pek yakında onlar, mutlaka pişman olacaklar!” (el-Mü’minûn, 40)

    Sâlih Peygamber, sabretti, ümitsizliğe kapılmadı. Her şeye rağmen gerçeğe yüzçeviren kavmini putlardan uzaklaştırmaya çalıştı. Onlara öğütlerde bulunmaya ve teblîğe devâm ediyordu:

    “(Ey kavmim!) Siz burada bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin salkımların, sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacağınızı mı (sanırsınız)? (Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz. Artık Allâh’tan korkun ve bana itaat edin! O haddi aşan (kâfirlerin) emrine uymayın. Onlar ki yeryüzünde fesat çıkarırlar ve (gerek kendilerini gerekse çevrelerinde bulunanları) ıslâha gayret göstermezler.” (eş-Şuarâ, 146-152)

    Semûd kavmi, Hazret-i Sâlih’e engel olamayacaklarını anlayınca, onunla uğraşmaktan vazgeçtiler. Sâlih -aleyhisselâm-’a inanan mü’minleri yollarından döndürmeye çalıştılar. Allâh’ın elçisini yapayalnız bırakmak istediler. Mü’minlere:

    “…Sâlih’in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu gerçekten biliyor musunuz?..” (el-A’râf, 75) dediler. O, gerçek îman mutluluğuna eren insanlar da:

    “…Biz, onunla gönderilen her şeye îmân ederiz.” (el-A’râf, 75) dediler. Hiçbir şüpheye yer vermeyen bu kayıtsız şartsız îman karşısında Semûd Kavmi’nin inkârcıları şaşkınlığa düştüler:

    “…Sizin inandığınızı biz inkâr ederiz.” (el-A’râf, 76) diyerek dalâlet bataklığından çıkmamakta direndiler. Bu inkârcılar, Hazret-i Sâlih’i bozgunculukla suçlarken halkı da inkâra zorladılar.

    Bir türlü îmân etmeyen Semûd kavmi, bir de Sâlih -aleyhisselâm-’a bunun için akıllarınca bâzı sebepler ileri sürdüler:

    “–Sen bizim mallarımıza sâhip olmak, onları gasp edip elimizden almak istiyorsun. Bize reîs olma arzusundasın!” dediler.

    Ardından ibtidâî bir mantık yürüterek:

    “–Bizim putlarımız var. Şimdi biz görünenleri bırakıp, görünmeyen Allâh’a mı tapalım?!” dediler. Sonra şöyle devâm ettiler:

    “–Görmediğin Allâh, seni ne şekilde vazîfeli yapar?!”

    “–Eğer doğru söylüyorsan, bize hiç kimsenin yapamadığı bir iş yap!”

    “Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mûcize getir!” (eş-Şuarâ, 154)

    HZ. SALİH’İN (A.S.) DEVE MUCİZESİ
    Sâlih -aleyhisselâm-, kavminin cehâlet ve gafletine çok üzülmüştü. Bir müd­det onları terk ederek aralarından ayrıldı. Dönüşünde Cenâb-ı Hak, kavmine, Hazret-i Sâlih’in peygamberlik heybetini gösterdi. Kavmi, O’nun bu heybetinden ürktü.

    Sâlih -aleyhisselâm-, kavmin reîsi olan Cenda’nın yanına gitti. Cenda:

    “–Doğru söylüyorsan seni imtihân edeceğiz!” dedi. “el-Kâtibe” diye bilinen bir kaya vardı. Cenda bu kayayı kasdederek şöyle dedi:

    “–Seninle oraya gideceğiz. Senin ilâhın, o kayadan kırmızı tüylü, doğurmak üzere olan dişi bir deve çıkarsın! Yavrusunun rengi de annesinin renginde ol­sun!”

    Kavmi de istihzâ ederek:

    “–Sütü, yazın serin, kışın sıcak olsun! Bu sütten içen her hasta şifâ bulsun, fakir bir kimse ise fakirlikten kurtulsun!” dediler.

    O devirde bu kavim için en kıymetli şey, kızıl renkli deveydi. Bu sebeple Sâlih -aleyhisselâm-’ın kayadan kızıl tüylü bir deve çıkarmasını istemişlerdi.

    Bütün Semûd kavmi toplandı. Sâlih -aleyhisselâm-, namaza durdu; Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etti.

    Kaya büyümeye başladı. Sancılı sesler çıkardı. Ve içinden kızıl renkli bir deve;

    “Allâh’tan başka ilâh yoktur, Sâlih -aleyhisselâm- Allâh’ın peygamberidir!” diyerek çıktı.

    Cenda, Sâlih -aleyhisselâm-’ı alnından öptü. Yüz kişiyle birlikte tevhîd akî­desine girdi. Kavmine de şöyle seslendi:

    “–Ey kavmim! Bu körlük kâfî! Ben kendisinden başka hiçbir mâbûd olma­yan, eşi ve benzeri bulunmayan Allâh’a ve O’nun peygamberi Hazret-i Sâlih’e îmân ettim!”

    Puthânenin reisi ise:

    “–Sihir olan bir şeye ne çabuk meylediyorsunuz! Ben size daha büyüğünü göstereceğim!” dedi.

    Böylece, -Cenda’nın kardeşi de dâhil- yeni îmân edecek olanların kalblerindeki meyli değiş­tirdi. Cenda’nın tâcını, kardeşinin başına koyarak:

    “–Bundan sonra reisimiz sensin!” dedi.

    Cenda ise, evine gitti ve oradaki bütün putları kırdı. Kendisine âit malları da, tevhîd akîdesini kabûl eden mü’minlere taksîm etti. Sert ve keçeleşmiş bir libas giydi. O da tevhîdi tebliğe başladı. Sâlih -aleyhisselâm-’ın baş yardımcılarından oldu.

    Îmânsız putperestler, Cenda’ya:

    “–Yazık sana! Sen de Sâlih’in sihrine kandın!” diyorlardı. Cenda ise, onların dediklerine aldırmıyor ve Sâlih -aleyhisselâm-’ın yanından ayrılmıyordu. Allâh Teâlâ Hazret-i Sâlih’e buyurdu:

    “Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen Biz’iz. Sen onları gözetle ve sabret!” (el-Kamer, 27)

    Sâlih -aleyhisselâm-, ilâhî vahiyle devesi için bir ölçü koydu:

    “Ey kavmim! İşte size mûcize olarak Allâh’ın devesi! Onu bırakın. Allâh’ın arzında yesin (içsin). Ona herhangi bir kötülükte bulunmayın; sonra sizi yakın bir azâb yaka­lar.” (Hûd, 64)

    “Sâlih dedi ki: «İşte (istediğiniz mûcize) bu dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onundur; belli bir gün de sizindir. Ona kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azâbı yakalayıverir.»” (eş-Şuarâ, 155-156)

    Deve, yavrusu ile beraber otlar ve Allâh’ı tesbîh ederdi. Diğer hayvanlar onun heybetinden korkup kaçardı. Deve hâl diliyle:

    “–Kim süt isterse, gelsin alsın!” derdi. Semûdlular da gelir, kaplarını doldurup giderlerdi. Deve, su içtikçe tesbîhe devâm ederdi. Sütünü içen mü’minler, şifâ bulur­lardı.

    Semud Kavmi’nin Nankörlüğü
    Bu büyük mûcize karşısında acziyetlerinden kahrolan kâfirler, deveyi katletmeye niyetleniyor, fakat bu katlin ardından ilâhî azâbın gelmesinden korkuyorlardı. Bu korkuya rağmen Semûd kavminde iki kadın, sürülerinin zarar gördüğü iddiâsıyla devamlı sûrette bu devenin öldürülmesi için îmân etmeyenleri tahrîk edi­yordu. Bu iki kadından biri Üneyze bint-i Ganem’di. Yaşlı bir kadındı, fakat gü­zel kızları vardı. İkincisi Müheyyâ isimli hem zengin, hem de cemâl sâhibi bir ka­dındı.

    Bu iki kadın da, kâfirlerden bu deveyi öldürmelerini istiyordu. Çünkü kendi­lerinin de hayvan sürüleri vardı ve Sâlih -aleyhisselâm-’ın devesi su içtiği zaman, kendi sürüleri su içemiyordu. Hayvanların su içmesi, sırayla olmaktaydı; bir gün deve ve yavrusu, bir gün diğer hayvanlar.

    Müheyyâ, amcasının oğlu Mısta’yı çağırdı:

    “–Bu deveyi öldürürsen, seninle evlenirim! Her şeyim senin olur!” dedi.

    Mısta, bu teklifi kabûl etti. Kendisine yardımcı biri lâzımdı. Kıtar isimli bir putperesti buldu. Ona da Üneyze’nin kızları teklîf edildi. O da içle­rinden birini seçerek, bu çirkin işi kabûllendi.

    Bu iki kişi, yanlarına birkaç bedbaht daha bularak, dokuz kişi oldular. Devenin öldürülmesi için îmansız putperestler arasında propaganda yapıp onları iknâ ettiler. Allâh Teâlâ buyurur:

    “O şehirde dokuz kişilik bir çete vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk ya­pıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı.” (en-Neml, 48)

    Bu dokuz kişi pusuya yattı. Mısta ok atıp deveyi yaraladı. Kıtar ve yanındakiler de devenin üzerine atıldılar:

    “Derken o kişiler, deveyi ayaklarını kesip düşürerek öldürdüler ve Rablerinin emrin­den dışarı çıktılar…” (el-A’râf, 77)

    Devenin yavrusu korkup dağa kaçtı. Bir rivâyete göre, onu da kesip etlerini yediler. Sâlih -aleyhisselâm-, bunu haber alınca çok üzüldü. Devenin yanına gitti. Ağladı. Kavminin hidâyeti için duâ ettiğinde ise kavmi O’na şöyle mukâbelede bulundu:

    “…Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdîd ettiğin azâbı getir, dediler.” (el-A’râf, 77)

    “Sâlih, o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: «Ey kavmim! And olsun ki ben, size Rabbim’in vahyettiklerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz!” (el-A’râf, 79)

    “(Kavmi, Sâlih’e) şöyle dedi: «Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğur­suzluğa uğradık.» Sâlih de onlara: «Sizin başınıza gelen uğursuzluk Allâh katındandır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz.» dedi.” (en-Neml, 47)

    Hazret-i Sâlih -aleyhisselâm-, “Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz!” sözüyle kavmine serzenişte bulunmuştu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Bedir’de öldürülüp kuyulara gömülen Kureyşlilere üç gece sonra şöyle seslenmiştir:

    “Ey ehl-i kalîb![1] Rabbinizin size va’dettiği şeylerin gerçek olduğunu gördünüz mü? Şüphesiz ben, Rabbimin bana va‘dettiği şeylerin gerçek olduğunu gördüm.”

    Yine onlara şöyle seslendi:

    “Peygamberinize karşı tavrınız ne kötü idi. Bir kısım insanlar beni tasdîk ederken siz beni yalanladınız. Bir kısım insanlar beni bağırlarına basarken siz beni yurdumdan çıkardınız. Bir kısım insanlar bana yardım ederken siz benimle savaştınız. Peygamberinize karşı bu tavrınız ne kötü idi!”

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

    “Yâ Rasûlallâh, çürümüş, cîfe olmuş kimselere mi sesleniyorsunuz?” deyince Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, onlar söylediğim sözleri sizden daha iyi işitiyorlar, fakat cevap verecek durumda değiller.” cevâbını vermiştir. (Müslim, Cenâiz, 26/932; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 104)

    Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hicr denilen bölgeye uğradığında şöyle buyururdu:

    “Mûcize istemeyiniz. Sâlih -aleyhisselâm-’ın kavmi, peygamberlerinden mûcize istediler. (İstedikleri mûcize gerçekleşti, kayadan deve çıktı.) Deve şu yoldan suya gelir, şu yoldan dönerdi. Onlar, Rabblerinin emrine karşı azgınlık ettiler ve o deveyi boğazladılar. Deve bir gün onların suyunu içerdi, onlar da bir gün devenin sütünü içerlerdi. Sonunda onu boğazladılar da onları bir sayha yakalayıverdi. Allâh da bu sayha ile onları helâk etti. Sadece Mescid-i Harâm’da bulunan bir kişi helâk olmadı.”

    Ashâb-ı kirâm:

    “–O ölmeyen kişi kimdi, ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorduklarında:

    “–O Ebû Riğâl idi, Harem’den çıkınca kavminin başına gelen musîbet onun da başına geliverdi.” buyurdular. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 296; Vâkıdî, Megâzî, III, 1007-1008)

    SEMUD KAVMİ NASIL HELAK OLDU?

    Hazret-i Sâlih -aleyhisselâm-’ın kavmini ıslâh etmek ve onları içinde bulundukları hazin durumdan kurtarmak için gösterdiği gayretler bir netice vermemiş, âsî gürûh peygamberlerine karşı inat ve inkârlarında ısrâr etmişlerdi. Bunun tabiî bir neticesi olarak da ilâhî azâba müstahak olmuşlardı. Son olarak kendilerine nihâî azap gelinceye kadar üç gün daha beklemeleri bildirildi:

    “Sâlih dedi ki: «Yurdunuzda üç gün daha yaşayın, (sonra helâk olacaksı­nız)!» Bu söz, yalan çıkması mümkün olmayan bir tehdîddir.” (Hûd, 65)

    Rivâyete göre bu üç gün, Çarşamba, Perşembe ve Cuma idi. İlk gün, yüzleri sararacak; ikinci gün kızaracak; üçüncü gün kararacak; dördüncü gün ise helâk olacaklardı. O gecenin sabâhında acâip hâller oldu. Devenin bastığı yerlerden kan fışkırdı. Yapraklar kızardı. Kuyu suyu, kan kırmızı oldu. Bedbahtların yüzleri sapsarı ke­sildi. Deveyi öldüren dokuz kişi:

    “Sâlih bize sihir yapıyor! O’nu ve âilesini öldürelim!” dediler. Onların bu hîlesi âyet-i kerîmede şöyle haber verilmektedir:

    “Allâh’a yemin ederek birbirleriyle şöyle anlaştılar: «Gece O’na ve âilesine baskın yapalım (hepsini öldürelim); sonra da velîsine (ona arka çıkacak olan kimselere): Biz (Sâlih) âilesinin yok edilişi sıra­sında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz, diyelim.»” (en-Neml, 49)

    Sâlih peygambere münkirlerin bu hîlesi haber verildi. O da âilesini ve mü’minleri yanına alarak bu şehri terketti. Böylece hicret hâdisesi de gerçekleşti.

    Bu dokuz kişilik azgınlar çetesi, planlarını uygulamak için geceleyin Sâlih -aleyhisselâm-’ın evini kuşattılar. Evin içinde kimseyi bulamayınca şaşırıp kaldılar. Bunun üze­rine Cebrâîl -aleyhisselâm- da, Allâh’ın emri ile onları taşlayarak öldürdü. Cenâb-ı Hak buyurur:

    “Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de, kendileri farkında olmadan, onların plânlarını altüst ettik!” (en-Neml, 50)

    “Allâh’ın azabı onları yakalayıverdi. Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı tuttu. Yurtlarında yüz üstü düşüp öylece kaldılar.” (el-A’râf, 78)

    Ne kadar inkârcı ve sapkın varsa hepsi de helâk oldu. Şehir bir harâbe hâline döndü.

    Sâlih -aleyhisselâm- ve kendisine îmân edenler (tahmînen dört bin kişi) o bel­deyi terk ettiler. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

    “Emrimiz gelince, Sâlih’i ve O’nunla beraber îmân edenleri, katımızdan bir rahmet olarak hem (o günün azâbından) hem de o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin kuvvetlidir, (her şeye) gâlip gelendir.” (Hûd, 66)

    “Îmân edip Allâh’a karşı gelmekten sakınanları, (azâb-ı ilâhîden) kurtardık.” (en-Neml, 53)

    Mü’minler beldeyi terkettikten sonra ikinci gün, münkirlerin yüzleri kıpkır­mızı oldu. Üçüncü gün ise, simsiyah kesildi. Azâb ne taraftan gelecek diye korku ve dehşet içinde etrâfa bakıyorlardı. Hak Teâlâ, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a, onların övünerek yaptıkları ve pek güvendikleri muhkem binâlarının altını üstüne getirmesini emretti. Zâlim kavmin yurtları bir anda yerle bir oldu. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır.” (en-Neml, 52)

    Semûd kavmine, öyle bir sayha geldi ki Fahreddîn Râzî’nin kaydettiğine göre, bu sayhanın şiddetinden hepsinin ödleri patladı ve helâk oldular. Onların bu durumları muhtelif âyetlerde şöyle anlatılmaktadır:

    “Nitekim, vukûu kaçınılmaz olan korkunç bir ses onları yakalayıverdi. Kendilerini hemen sel süprüntüsüne çevirdik. Artık o zâlimler topluluğu helâk olsun!” (el-Mü’minûn, 41)

    “Zulmedenleri, o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar.” (Hûd, 67)

    Semûd kavmi mallarına, zenginliklerine ve sağlam olarak inşâ ettikleri meskenlerine aldanarak kurtulacaklarını sanmışlardı. Fakat kahr-ı ilâhî tecellî edince bunlardan hiçbir fayda göremediler:

    “Onları, sabaha çıkarlarken o korkunç ses yakaladı. (Ve) kazanmakta oldukları şeyler, onlardan hiçbir zararı savamadı.” (el-Hicr, 83-84)

    Semûd kavmi, kendilerinden önce helâk edilen kavimlerden gerekli ibreti alamadıkları için kendilerinden sonrakilere ibret numûnesi oldular:

    “Bunun üzerine azâb onları yakaladı. Doğrusu bunda, büyük bir ders vardır; ama çokları îmân etmezler. Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak gâlib ve engin merhamet sâhibidir.” (eş-Şuarâ, 158-159)

    Tefsîrlerde bildirildiğine göre bir kısım kavimler sayha ile helâk edilmişlerdir. Sâlih -aleyhisselâm-’ın kavmi Semûd, bunlardan biridir. Nitekim alttan gelen bir sayha ile kahr-ı ilâhîye dûçâr olmuşlardır. Diğeri Şuayb -aleyhisselâm-’ın kavmidir. Bunlar da, üstten gelen bir sayha ile mahvedilmişlerdir. Bir diğeri ise Yâsîn Sûresi’nde bildirildiği üzere peygamberlerine îmân etmeyen Ashâb-ı Karye’dir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de kıyâmetin kopuşunun da “Sayhaten vâhideten: Tek bir sayha” ile vukû bulacağı bildirilmektedir. Dolayısıyla zikri geçen kavimlerin helâki bir nevî kıyâmetten bir sahneyi hatırlatmaktadır.

    HZ. SALİH’İN (A.S.) İNANANLARA TAVSİYESİ
    Sâlih -aleyhisselâm- kavminin helâkinden sonra kendisine inananlara şu tavsiyede bulundu:

    “Ey kavmim! Şüphe yok ki burası, halkına Allâh’ın gazap etmiş olduğu bir yerdir. Buradan hemen göç ediniz ve Allâh’ın Haremi’ne gidip emânına kavuşunuz.”

    Bunun üzerine azâb-ı ilâhîden kurtulan mü’minler ihrâma girdiler, kızıl tüylü develeri yedeklerine alarak yola düştüler. Telbiye getire getire Mekke’ye kavuştular.

    Mü’minler bir müddet sonra, o harâbe hâline dönüşmüş olan şehre geldiler. Azgınlığın ve inkârcılığın kötü âkıbetini seyrettiler. Mü’min olduklarından dolayı Allâh’a şükrettiler. Hazret-i Sâlih -aleyhisselâm-, mü’minlerle birlikte tekrar hicret ettikleri şehre döndüler. Hayatlarının sonuna kadar da orada kaldılar.

    SEMUD KAVMİ’NİN HELAK OLUŞ SEBEPLERİ

    1. Küfürde direndiler ve peygamberleri ile alay ettiler.

    2. Kibirlendiler ve azgın nefslerine tâbî oldular.

    3. Kendi görüşlerini, dînin görüşlerinden üstün gördüler. Böylece pey­gamberlerinin dâvetine kulak asmadılar.

    4. Nasîhat dinlemediler.

    5. Deveyi katleden dokuz azgın kişiyle beraber oldular.

    6. Fesatçı kadınların sözlerine uydular. Kıtar ve Mısta ile birlikte Üneyze ve Müheyyâ’nın emri altına girdiler. Fesatçı kadınlara olan bu düşkünlükleri, onları dalâlete düşürdü.

    7. Hayır ehline buğz ediyorlardı. Sâlih -aleyhisselâm-’a:

    “Sen peygamber olmadan evvel başımıza böyle felâketler gelmezdi!” dediler.

    8. Dünyâ malına aldandılar.

    9. Ahidlerini bozdular. Çünkü deve mûcizesini talep etmişler ve îmân edeceklerine söz vermişlerdi.

    10. Emânete hıyânet ettiler. Allâh’ın yüce bir emâneti olan deveyi, ahidlerine rağmen öldürdüler.

    11. Mâsiyet ehlinin yaptığı günâha rızâ gösterdiler. Deveyi dokuz kişi öldür­müş, diğerleri de buna mânî olmamışlardı.

    12. Deve, kimsenin mülkiyetinde değildi. Âdeta bir vakıf malıydı. Sütü, bir sebîl gibiydi. Sâhibi de Cenâb-ı Hak’tı. Fakat onlar, deveyi öldürerek büyük bir ihâ­nette bulunmuş oldular.

    13. Dokuz kişinin fesâdı, haddini iyice aşmıştı. Başkalarının mallarını zorla elle­rinden alıyorlar, kul hakkına tecâvüzde bulunuyorlardı. Şer odakları hâline gelmiş­lerdi.

    Dipnot:

    [1] Kalîb: Kuyu, çukur.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 1, Erkam Yayınları
  • Din şu an kadınların ilerlemesi önündeki ilk engel. Din insanları geriye götürüyor, bilime ve gelişmeye karşı çıkıyor. Din insanları doğa üstü güçlerin korkusuyla
    yutuyor. İnsanların mutluluğuna engel oluyor ve tercihlerini yaşamalarına asla izin vermiyor.
  • (UZUN AMA OKUMAYA DEGER ))

    Canım Babam

    Gelin arabasında âdeta cenaze havası vardı. Gelin ve damadın ikisi de bir karış suratla, hiç konuşmadan oturuyorlardı. Düğün az önce bitmiş, evlerine gidiyorlardı. Arabaya oturana kadar düğünde ikisi de zoraki gülümsemişlerdi. Artık bütün enerjileri bitmişti.

    Oysa bu günü ne çok beklemişlerdi… İki yıl olmuştu tanışmalarına. Çok sevmişlerdi birbirlerini. Düğün günü ömrünün en mutlu günü olacak diye düşünmüştü Mehlika. Bu yüzden bugünü burnundan getiren kayınvalidesini bir kaşık suda boğmak istiyordu. Kayınvalidesi hiç kimseyi dinlememiş, ucuza gelsin diye kendi istediği düğün salonunu tutmuştu. Salon davetlilere küçük gelmiş, ayakta kalanlar olmuştu.

    Mehlika ve annesi “Ele güne mahcup olduk!” diye çok fena sinirlenmişlerdi. Mehlika düğün boyunca söylenmese Abdullah için bir problem yoktu. Anne babası aksaklıkları gidermek için uğraşıyorlardı. Ayakta kalanlara sandalye ve masa ayarlamaya çalışıyorlardı.

    Düğün bittiğinde Mehlika salonda anne babası ile vedalaştı. Annesinin yüzünden düşen bin parçaydı. “Seviyorum, âşığım demeseydin ben bu pintilere kız mı verirdim?” diye söylendi. Mehlika ne diyeceğini bilemedi. Babası kimseye göstermemeye çalışarak eline bir zarf tutuşturdu. “Bunu eve gidince mutlaka oku.” diye eğilip kulağına fısıldadı. Mehlika zarfı çantasının içine koydu.

    Eve varana kadar hiç konuşmadılar. Kapıya geldiklerinde Abdullah anahtarı çıkardı, kilidin üzerine taktı fakat kapıyı açmadı. Döndü, Melika’ya baktı:

    “Karıcığım gel şu an itibariyle bütün tatsızlıkları dışarıda bırakalım ve evimize iki sevgili olarak girelim. Yaşadığımız hiçbir şey bizden daha mühim değil.” dedi.

    Mehlika “Tamam…” diyemedi. Düğün boyunca içinde biriktirip söyleyemediği şeyler vardı. Onları Abdullah’a söylemeden rahat edemezdi.

    “Senin için söylemek kolay…” dedi. “Düğünüm burnumdan geldi. Tabii annenin yaptıklarını duymak istemiyorsun. Bundan sonra anneni asla görmek istemiyorum.”

    “O düğün aynı zamanda benim de düğünümdü, sen üzüldüğün için benim de burnumdan geldi… Ne yapalım, olan oldu. Bunların hepsini dışarıda bırakalım diye sana gül uzatıyorum.”

    “Kapıyı aç, ben çok yorgunum, ayakta durur halim yok.” dedi Mehlika.

    “İyi o zaman, ben de yorgunum, bu akşam düğüne ait hiçbir şey duymak istemiyorum, yarın konuşuruz.” dedi ona karşılık Abdullah.

    Evlerine girdiler ve hiç konuşmadan sessizce yattılar. Birbirlerine dokunmak bile istemiyorlardı. Mehlika düğün gecesi giymek için hazırladığı seksi ipek gecelik yerine ayıcıklı pjama takımlarını giyip yatağın bir ucuna kıvrıldı. Abdullah da diğer ucuna yattı. Çok yorgun olmalarına rağmen ikisini de uyku tutmuyordu, yatakta dönüp durdular.

    Mehlika’nın aklına babasının verdiği zarf geldi. Yataktan usulca kalkarak çantasını alıp salona geçti. Zarfı açtığında içinden bir mektup çıktı. Babası ona mektup yazmıştı. Merak içinde hemen okumaya başladı.

    Sevgili kızım, Mehlikam!

    Bugün yuvadan uçtun. Artık kendi yuvanı kurma zamanı. İnşallah çok mutlu olursun. Mutluluğuna katkısı olsun diye bir baba olarak sana nasihatlerim var. Bunları sana söylemeyi düşündüm fakat “Söz uçar, yazı kalır…” derler. Kalıcı olsun diye yazmaya karar verdim.

    Belki diyeceksin ki “Baba senin çok mutlu bir evliliğin mi vardı ki bana nasihat ediyorsun?” Biliyorum kızım, mutlu bir evliliğimiz yok, zaten bunun için yazıyorum sana.

    Biz annenle birbirimize âşık olarak evlenmiştik; fakat aşkımız pek uzun ömürlü olmadı. Ben de annen de hata yaptık. Bu aşkın neden bittiğini, neden sevgisiz bir evliliğe kendimizi mahkûm ettiğimizi ben ayrı izah ediyorum, annen de kendine göre açıklıyor. “Kızlar annelerini model alır.” derler. Beni annenden soğutan hataları bu yüzden yazıyorum ki sen de aynısını yapma. Çünkü sen bir kadın olarak erkeklerin nelerden çok incindiğini bilemezsin. Bu sözlerim kulağına küpe olsun.

    Yavrucuğum, erkeği üç şey çok incitir:

    Birincisi: Karısı tarafından saygı görmemek, adam yerine konmamak erkeği çok incitir ve karısına olan sevgisini bitirir. Kadın kocasını evin reisi olarak değil de terbiye edilmesi gereken bir çocuk olarak görür, tenkit eder, azarlarsa yani erkeğin erkek olmasına izin vermezse karı-koca arasında muhabbet olması mümkün değildir. Aman kızım, kocana saygılı ol ki o da sana sevgisini göstersin.

    İkincisi: Bir kadın kocasının ailesini sevmiyorsa, saygı duymuyorsa erkek karısına çok kırılır.

    Canım kızım, eşinin ailesine saygılı ol ve onları sevmeye gayret et. Arkalarından konuşma. Hataları elbette olacaktır, hepimizin olduğu gibi. Hatalarına takılma, gözünde büyütme.

    Hiçbir erkek “Seni çok seviyorum aşkım ama anneni sevmiyorum…” diyen bir kadının sevgisinin gerçek olduğuna inanmaz. Kadınların çoğu bu ifadeyle söylemese de eşlerine annesini sevmediğini her vesile ile anlatırlar. Bir erkeğe “Annen dedikoducu, annen cimri, annen arkamdan konuşuyor, annen temiz değil…” denmesi erkek için “Sen dedikoducu, kötü bir kadının kötü oğlusun…” demektir. Erkekler bunu “Sen kötü kadının iyi oğlusun…” diye anlamazlar.

    Erkekler korumacıdır. Vatanı aileyi korumak bizim vazifemizdir. Sadece eşimizi ve çocuklarımızı değil; annemizi ve kız kardeşlerimizi de korumak isteriz.

    Kocanın annesi hakkında söyleyeceğin her kötü söz; kocanın kalbine attığın kocaman bir ısırıktır. O ısırık yüreğini kanatır, içini sızlatır. Isırık izleri yan yana çoğaldıkça büyük bir yaraya dönüşür. O yaralı yürekle seni ne kadar sevmesini bekleyebilirsin?

    Erkeğin kalbi kadınındır; kadının kalbi de erkeğindir. Eşin kalbinde senin sevgini taşıdığı için o kalp sana aittir. O kalbi kırma, yaralama, iyi bak ki sevginiz zarar görmesin.

    Kocana annesinin hatalarını göstermek için boş yere uğraşıp onu kırma. Kadınlar zannederler ki biz erkekler annelerimizin hatalarını görmüyoruz. Oysa annelerimizin bütün hatalarını görürüz; fakat eşlerimize itiraf etmek zorumuza gider. Annemiz nasıl küçükken bizi koruyup kollamışsa biz de onu koruyup kollamak isteriz. İşte bu yüzden kadın kayınvalidesinin hatalarını söyleyince erkek hatasını gördüğü halde annesini savunur.

    Kayınvaliden senin arkandan konuşsa bile sen onun için kötü bir şey söyleme kızım. Birbirini kötüleyen iki kadının ortasında kalan erkek daha çok annesinin tarafında olur, ona inanır. Onunla kan bağı ve uzun bir geçmişi vardır. Onu doğuran, büyüten, üzerinde o kadar emeği olan annesine sırtını dönüp karısının yanında yer almak istemez. Akıllı bir kadın hiçbir zaman kocasını annesi ile kendi arasında bırakmaz.

    Kocana annesinin hatalarını göstermek istiyorsan ona annesini öv, annesi hakkında iyi şeyler söyle. Mesela annesi:”Karın kötü, dağınık…” diyor; sen “Annen çok iyi bir kadın, onu seviyorum” diyorsun. Ne düşünür erkek? “Karım ne kadar iyi bir kadın, demek ki annem onu kıskandığı için arkasından konuşuyor.” O zaman annesi senin için ne söylerse söylesin kocan ona inanmaz, tam aksi, güzel tutumundan dolayı seni takdir eder.

    İşte böyle güzel kızım. Kocanın ailesi ile uğraşma. Sevginize kendi elinle zarar verme. Kayınvaliden ne yaparsa yapsın, sen doğru davranışı gösterirsen mutluluğunuza gölge bile düşüremez.Gelinler yardım etmezse kayınvalideler evliliklere zarar veremezler.Kocanla yapacağın hiçbir tartışmaya ailesini karıştırma. Ailelerimiz bizim zayıf yanlarımızdır. Onlara gücümüz yetmez, istesek de değiştiremeyiz onları. Bu yüzden kocanı hiçbir zaman zayıf noktasından vurma ki senden nefret etmesin.

    Üçüncüsü: Bir babanın kızına söylemesi ne kadar uygun olur bilmiyorum ama erkeğin yatakta karısı tarafından reddedilmesidir. Bu da erkeği çok fazla yaralar, incitir, karısından soğutur.

    Sevgili kızım Mehlika’m,

    Benim söyleyeceklerim bu kadar. Sözlerimi okuyup geçme, bu sözlerde yılların tecrübesi var. Bunları annene anlatamadım, biz mutlu olamadık; ama sen anla ve mutlu ol kızım.

    Seni çok seven baban.

    Mehlika, elinde mektup, uzun uzun düşündü. Mektubu iki kez daha okudu. Sonra gitti, bu gece için önceden hazırladığı geceliğini giydi, saçlarını taradı ve yatağa girip sırtı dönük yatan kocasına sarıldı. Kulağına “Tatsızlıkları bir daha açmamak üzere geride bırakacağıma ve bundan sonra ‘sevdiğimi doğuran kadına’ iyi davranacağıma söz veriyorum.” dedi. Ona dönüp bakan kocasının gözlerinde gördüğü sevgiden dünyada daha değerli hiçbir şeyin olmadığını düşündü.

    Sema Maraşlı “Tatlıya Bağlayalım” kitabından
  • ..kadınlar çok daha temkinli olmaya mecburdurlar. Alışkanlıkları gereğince, kadınlarda aşka hayat veren bütün evreleri şekillendiren düşünsel eylemler, çok daha yumuşak, çok daha ürkek, çok daha yavaş, çok daha kararsızdır; bu yüzden de istikrara daha meyillidirler. Kadınların yol almaya başlamış bir kristalleşmeden vazgeçmeleri erkeklere oranla çok daha güçtür.
    Bir kadın aşığını gördüğü vakit olabildiğince hızlı düşünür ya da kendini sevmenin mutluluğuna bırakır, fakat aşığı bu mutluluğu bozacak en ufak davranışta bulunacak olursa, mutluluk o anda dağılır, zira savaşmak için zevkleri bir kenara bırakmak gerekir.
    Erkeğe düşen rolse çok daha kolaydır, kadının gözlerinin içine bakar, tek bir tebessüm onu mutluluğun doruklarına çıkarmaya yeter ve erkeğe düşen de artık bu mutluluğa sahip çıkmaktır. * Kuşatma ne kadar sürerse erkeğin gururu o kadar kırılır, ama kadının gururu, aksine, kuşatma sürdükçe okşanır.
    Bir kadın hem sevip, hem de seçtiği erkeğe on, on iki kelimeden fazlasını lütfetmemeye doğuştan yeteneklidir. Onu kaç defa gördüğünü yüreğinin bir köşesine itinayla not alır; iki defa tiyatroya gitmillerdir beraber, iki defa akşam yemeğinde buluşmuşlar, gezinirken de üç defa selamlaşmışlardır.
    Bir aklam eğlencesinde gelip elini öpmüştür; artık hiçbir bahaneyle, hatta epey tuhaf görünmek pahasına, elini başka dudakların öpmesine izin vermeyeceğine şahit olursunuz.

    *Görmüşüz o tebessüm ki nicedir arzulanır
    Nasıl öpüldü candan bir aşığın dudağından,
    O ki sonsuza dek benden ayrılmayacaktır
    Titreyerek bedeni, öptü beni dudağımdan.
    Francesca da Rimini, DANTE.
    Stendhal
    Sayfa 55 - Kırmızı Yayınevi (e-kitap)
  • 320 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    ~~~

    Kimlerin hayatına dokundunuz bugüne kadar? Kimlerin sesine ses, yarasına merhem oldunuz? Bir kaç kişi mi, ya da yalnızca bir kişi mi? Cevabınız evetse, yaprak gibi savrulup durduğumuz şu anlamsız hayata ufacık da olsa bir anlam katmışsınız demektir.

    İşte o ufacık anlam size nefes alan bir robot değil insan olduğunuzu hatırlatır. Yüreklerinizin kararıp kömürleşmesine müsaade etmediğinizi gösterir.

    Küçük bir çocuğun mutluluğuna, yüzündeki içten gülümsemeye sebep olmaktır hayatına dokunmak. Kimse duymazken, görmezken göz ve kulak olmaktır insanlara. Yazarın tabiriyle "körgörü" salgın bir hastalık gibi yayılmışken, bu hastalığa tutulanların gözleri yalnızca kendi "gerçeklerini" görürken, kendinizden başka insanların da derdi olduğunu, hayatta sizin doğrularınızdan başka doğrular da bulunduğunu fark etmekle başlar hissetmek ve dokunmak.

    Bunları size bir mizantropun söylemesi de oldukça ironik aslında. Uzun yıllardır insan sevmediğime inandırdım kendimi. Hatta çoğundan tiksindiğim ve yüzlerini görmeye dahi katlanamadığım doğrudur. Hümanist biri olmadığım kesin son tahlilde. Ama zihnim böyle diyorken, öyle bir bamteli var ki bir yerlerde, "ne kadar tiksinirsen tiksin, sen de insansın; onların acılarına üzülüp, sevinçlerine ortak olmaktan kaçamazsın" dercesine titriyor.

    Çok zaman kendime "sevdiğim bir yazarın mürekkebi olsaydım, sevdiğim bir müzisyenin gitarının teli, bir ressamın fırçası ya da, daha anlamlı olurdu hayatım" dediğim olmuştur. İnsan olduğumdan daha çok işe yarar, en azından bir tane de olsa sağlam amacım olurdu belki.

    Ne düşünürsem düşüneyim insan olduğum gerçeğini değiştiremem elbette, o bamteli titrer her şeye rağmen yine de. Sokakta yaşlı bir adam gördüğümde sebepsizce hüzünlenip ağlayacak olurum neredeyse. Gariban bir çocuk çıksa karşıma, garibanlığını giyinmek isterim üstüme. Hele sokak hayvanları... Daha bir sızlatır içimi, insanlardan daha çok belki. Annesinin peşinden gitmeye çalışan ama her defasında arabanın altına tekrar dönmek zorunda kalan, yakarırcasına miyavlayan yavru kediye hıçkıra hıçkıra ağlamışımdır. Götürdüğüm mamaya, süte bile yanaşmayıp yalnızca annesini istemiş, ondan başka kimseye de güvenememişti. Biraz da bundandır hayvanları insanlardan daha çok sevmem, daha vicdanlı ve daha yüce gelirler bana hep.

    Uzattım biraz konuyu, dağıttım belki de ama içimden geçenlere parmaklarımın gücü yetmedi sözünü geçirmeye. Kitapta biraz da kendimden bir şeyler bulduğum içindir muhtemelen. Fakat Adalet elbette daha uç bir karakterdi. Yer yer gerçeklik duygusundan uzaklaştırdı bu kadar uç olması beni. Yazarın çok fazla benzetme ve "süslü" cümle kullanması da öyle. Kitabın sonlarına doğru ağır basan melankolik hava ve kurgu ise Türk dizisi tadı vermedi desem yalan olur. Bu bir kaç olumsuz eleştiri dışında kitap genel olarak okunmaya değerdi.

    Nermin Yıldırım'ın üslubunu (eleştirdiğim noktalar dışında), cesaretini, korkusuzca "etliye sütlüye karışmasını", elini taşın altına koymasını; toplumun aksayan yönlerini, kadına bakışını eleştirmesini ve zekasını takdir ettiğimi özellikle belirtmeliyim.
    Böyle güçlü ve cesur kadınların varlığını daha çok hissedebilmek dileğiyle...

    bikedibolkitap 'a da kadın yazarları okuma etkinliğinden dolayı teşekkür ederim
  • 144 syf.
    ·2 günde
    Buradan bir arkadaşımız, kardeşimiz son kitabını çıkarır ve bunu büyük bir heyecanla bizlere duyurur da biz o kitabı çıkar çıkmaz alıp okumaz mıyız? Elbette heyecanına, mutluluğuna ortak oluruz. Kitabım elime bir  akşam saati ulaştı. Her zamanki gibi çoluk çocuğu yatırıp oh çok şükür dedikten sonra kitaba başladım. Sabah erken kalkmam gerekmese o gece biterdi ama ertesi güne sarktı. Tüm işlerimi erteleyip bitirdim, ne olacak merakı beni esir almıştı.

    Kaderleri ortak bir paydada birleşen aynı otobüs yolculuğundaki farklı farklı kişilerin hikayelerini okuduk. Bu kişiler bizlere o kadar tanıdıktı, biri halanın oğlu, biri komşunun kocası, biri işyerinden arkadaş... Ama evlerden ırak benim için yakınlarda olmayan tek karakter Musa'ydı. Hocam naptın sen ya diyorum burada, sen kız babasıysan ben de kız annesiyim. Hem de paranoyak cinsinden. Şimdi bu kız seneye liseye, sonra üniversiteye gidecek. Zaten yolda atıp arabaya kaçırırlar korkum vardı üstüne yenilerini ekledin. Oof of...

    Kitabı okurken hep şöyle düşündüm, her bir karakterden özellikle Ömer'den bile tek bir kitap farklı bir roman çıkarmış. Yazarımızın gözlem gücü çok yüksek, tarih coğrafya bilgisi zaten fazla ve okurken hepsinden bir şeyler öğreniyorsunuz. Taraftar, kulüp olaylarında da yine bilgisini, sevgisini görüyorsunuz. Ve kendi şehri Samsun sevgisini de.

    Acı, dert kaderin bir parçası ve her dönemde zalimler ve zulüm çekenler var. Kitapta bir çok karakter üzerinden kadınların çektiklerine ağırlık verilmişti. Kız babası, empatisi yüksek yazarımıza teşekkürler.

    Şimdi incelemeyi geç yazmamın sebebine geleyim. Uzman olmadığım için fikirlerimi beyan etmede çekindim. İyi bir eleştirmenin okuyup varsa kitaptaki bazı hataları bildirmesini ve arkadaşımızın kendini daha da geliştirmesine destek olmasını diliyorum. Normal bir okuyucu olarak benim fikrime gelince girişi geçince kitap arap atı gibi açılıyordu. Ama giriş kısmını okurken biraz dudak büktüm ve anlatıcının otobüsten biri olmasını yadırgadım ben. Bir türlü mantığıma her detayı bilen bu anlatıcının otobüsteki bir yolcu olabileceğini kabul ettiremedim.

    Bu minik eleştirinin hoş görülmesini dileyerek diyorum ki kitabı sevdim hatta arkadaşıma hediye ettim. Kendime tekrar alacağım, başka bir arkadaşıma da tekrar hediye alacağım.

    Yolunuz açık, okurunuz bol olsun Mehmet Hocam. Bir sonraki kitabınızın çalışmalarına başlayın, geç kalmayın. Bekliyoruz. :)