• "O ışık neden bir kafesin içinde?" diye sordum.
    "Kuşları neden kafese kapatırsan, bu da aynı sebepten" dedi Bapçi.
    "Ne demek o?"
    "Uçup gitmesin diye."
  • Dua etmediğim zamanlar, o kadar huzursuzlanıyorum ki;
    Kafesin içinde çırpınamayan bir kuş misali..

    Æteş Bœceğï
  • Kafamın içinde kelebekler gibi uçuşan onca güzelim cümle aslında hiçbir zaman çıkamayacakları bir kafesin içindeydiler.
  • Evrende hepimiz bir hıza sahibiz. Sadece yerimizde otursak bile Dünya'nın kendi etrafında ve Güneş etrafında dönüş hızları var, Güneş'in Samanyolu Galaksisi içerisinde aldığı yol var. Hatta galaksinin bile bir yöne doğru gidiş hızı var.

    Einstein'in ortaya attığı izafiyet teorisine göre ışık hızında gidersek zaman bizim için duruyor. Fakat tersi durumu kimse hesapmamamış. Yani gerçekten uzayda hızımız sıfır olsaydı? O halde her şey yaşanmış ve bitmiş kadar hızlı mı olacaktı? Yani tüm evren tarihi bir hiçlik kadar zamana sıkışacak, zamanda tekilliğe sahip olacak.

    Her sonuç sebebini beklediğine göre bizim hayatlarımız yine var olmuş olacak ve biz zamanın akışını şimdiki gibi hissedecektik. O halde evrenin dışından bakan birisi için evrenimiz var olup yok oldu bile. Fakat biz bu kafesin içinde olduğumuz için zamanın durağan akması sadece ilüzyon olabilir.
  • Acaba başka bir dünya seçebilir miydim? Tamamen özgür müyüm acaba? İstediğim yere gidebilirim, kimse karışmıyor, ama daha beteri var: parmaklıkları olmayan bir kafesin içinde gibiyim... bir hiç aslında, ama yine de aşılması imkansız.
  • Çok uzun zaman önce, insanoğlu göğsündeki düzenli vuruşların
    sesini şaşkınlık içinde dinler, ne olduklarını aklına
    bile getiremezdi. Kendisini beden gibi yabancı, tanıdık olmaktan
    uzak bir nesneyle özdeşleştirmek gelmezdi elinden.
    Beden bir kafesti ve bu kafesin içinde bakan, dinleyen, korkan,
    düşünen ve hayretlere düşen bir şey vardı; bu bir şey,
    beden çıkarıldıktan sonra geriye kalan, ruh idi.
    Günümüzde, beden tanıdık olmaktan uzak bir şey değil
    hiç kuskusuz; göğsümüzdeki vuruşun kalp olduğunu, burnun
    akciğerlere oksijen götürmek üzere bedenden dışarı fırlayan
    bir hortum ağzı olduğunu biliyoruz. Yüz, bedenin tüm işleyişlerini
    kaydeden bir alet tablosundan başka bir şey değil;
    sindirim, görme, duyma, terleme, düşünme.
    İnsanoğlu bedenin her bir parçasına bir ad vermeyi öğrendi
    öğreneli, beden giderek daha az dert oldu başına. Ruhun
    eylem halindeki gri beyin hücrelerinden baska bir şey
    olmadığını da öğrendi. Eskinin ruh ve beden ikiliği bilimsel
    terimlere büründürüldü, şimdi artık buna yalnızca modası
    geçmiş bir önyargı diyerek gülüp geçiyoruz.
    Ama aşık insana midesinin gurultusunu dinletecek oldunuz
    mu bir kere, ruhla bedenin birliği, bilim çağının o lirik
    yanılsaması hemen o an siliniverir.
  • ‘’SAPLANTI’’
    Her zaman ki gibi sosyal ağ kontrolümü yaptıktan sonra telefonumu yatağımın
    başucunda duran masama koymuştum. Mavi kuştan kimler neler yazmış, herkesin artık birbiriyle yarıştığı fotoğraf yükleme sitesinde kim hangi fotoğrafları koymuş… Şunun gömleği olmamış, şu botu giymeseymiş iyiymiş, neyse ben beğeneyim o benim fotoğraflarımı hep beğeniyor gibisinden klasik şeyler. Bende farkındaydım saçma olduğunun ama kendimizi alıkoyamıyoruz maalesef. Elimiz, o lanet telefona gidiyor, oraları kurcalıyor.
    Öyle bir hâle geldik ki birini beğendiğimiz, arkadaş olmak istediğimiz zaman gidip yüzüne söylemek yerine tırsıyoruz, pusuyoruz ve site aracılığı ile ona arkadaşlık isteği yolluyoruz. Kabul etti mi? Oh ne âlâ! Kabul etmedi mi? Vay be demek ki arkadaş olmak istemiyor, neyse önümüze bakalım. İşte benimde dâhil olduğum gençlik bu çağda böyle bir durumda ne yazık ki.
    Ne diyebilirim ki, kendimize bunu yapan bizdik şimdi katlanmak, çekmek zorundayız. Hiçte pişman gibi değiliz ya! Neyse hadi, ben öyle düşüneyim de belki bir gün aklımız başımıza gelir diye niyet edeyim. Telefonumu sessize aldıktan sonra arkamı dönüp uyuyacaktım ki, balkon tarafından bir ses geldiğini duydum. Kuştur, böcektir veya rüzgârdır. Sana ne kızım! Yat uyu işte ne meraklanıyorsun, her merak iyi değildir hem, çukura götürür atar seni, oradan da bir daha çıkamazsın. Doğruldum, halıya dokunan ayak uçlarım ürpermeme neden oldu, o sıralar hava çok soğuktu çünkü. Ailem, her ne kadar evi sıcak tutmaya çalışsa da soğuk bana mısın demiyordu bir yolunu bulup girmesini biliyordu evin içine.
    Annem yatarken hep güneşliği çekerdi. Gece uyurken görünme, daha rahat uyursun gibi şeyler söylüyordu ama ben bunların hiçbirini o yaşta anlamıyordum tabii. Güneşliği kaldırıp, etrafa bakındım. Ortalık kapkaranlık, hiçbir şey gözükmüyor. Tam karşımızda ormanlık bir arazi vardı, zamanın devlet büyüklerinden birisi buraya gelmiş, ağaçlandırma çalışması yapmış. Tabii amaç oy koparmak, yoksa onu ağaçlar mı kurtaracak değil mi? Neyse o seçimi de kaybetmiş zaten ama ektiği ağaçlar fidanlar korunmuş. Yerli halk; ‘’Bak zamanın büyük devlet babası geldi buraya orman yaptı.’’ diyorlarmış. Daha doğrusu kendilerini öyle avutuyorlarmış diyelim daha doğru olur. Neyse biz konumuza dönelim, karanlıktan korkmam normalde, çoğu zaman bizim kızlarla yolda akşama kaldığımızda onlar tırsarlar ama ben hiç tırsmam, yürüyün derim onları evlerine bırakırım en sonda ben evime doğru yol alırım.
    Bu gece farklıydı, ortamın ambiyansından mı, soğuğun insanın vücuduna bir karabasan gibi çökmesinden mi bilinmez bende biraz tırsmıştım açıkçası. Uyku tutmadı, gizli sigara zulamdan bir dal aldıktan sonra -ki bu çoğu zaman babamın paketinden aşırılmış dallar olurdu- balkona sessiz adımlarla çıktım. Bizimkilerin uykusu çok ağırdır, bana kardeş düşünmüyorlarsa da uyumuşlardır büyük ihtimal diye düşünmüştüm. Düşüncem doğru çıktı, kapılarından onlara baktım ikisi de mışıl mışıl uyuyorlar.
    Kahve mi yapsam diye düşündüm. Uykumu daha çok kaçırır diye düşünerek vazgeçtim. Sigaramı tüttürürken, karşımızdaki ormanlık alandan ses geldiğini duydum. O yöne doğru dikkatli bir şekilde bakıyordum ama hiçbir şey görünmüyor. Sokak lambasının sarı ışıkları altından geçen buzlu yol, onun ilerisinde ormanlık alan. Ormanlık alan deyip geçmeyin, hakikatli bir alandır. Yüksek yüksek ağaçlar, yeşillik, Pazar günleri boş yer bulamazsınız o kadar! Sigaramı tam aşağı atarken montlu, başına şapka geçirmiş yüzü görülmeyen bir kişinin bana sürekli baktığını gördüm. Başımı çevirdim, manzaraya baktım ama o hep bana bakıyordu. İçimde bir ürperti oluştu nedense, korkmuştum. Karşımda duran adam sürekli bana bakıyor, sigarasından bir çekiş alırken bile gözlerini bana dikiyordu.
    İçeri girdim, montumu sessiz bir şekilde çıkarıp askılığa astım. Odama geçip kapımı kapadım. Yorganımın altına girdim, düşünmeye başladım. Kendimi ferahlatmak içinde;
    ‘’Belki de bana bakmıyordu. Yüzünü görmüyordum sonuçta.’’ yalanını uydurarak gözlerimi kapattım, bedenimi uykunun hapishanesine teslim ettim. Ertesi sabah olduğunda güneşli bir hava vardı. Bu içimi biraz olsun açmıştı. Kaç gündür kara bulutlar, soğuk beni mahvetmişti. Hava bulanık olduğunda benimde ruhum, içim nedendir bilinmez bulanık oluyor. Bunu bir türlü çözemedim, çözersem sizlere de söylerim merak etmeyin.
    Annem, her zaman ki gibi kahvaltıyı hazırlamış, babam gazetesini okuyarak çayını yudumluyordu. Günaydın diyerek selamladım. Kahvaltımı yaparken, birkaç soru yönelttiler, klasik sorular bilirsiniz; Nasılsın? Dersler nasıl? Bugün ne yapacaksın? Servis kornasını duyduğumda çantamı sırtıma takıp annemi öptüm, okuldan sonra dershaneye gideceğimi, akşam eve biraz geç dönebileceğimi söyledim. Annemin uyarılarından sonra kapıyı kapatarak servise bindim. Bizim kızlarla her zaman arka beşli koltukta otururduk, yerime geçerek oturdum. Kızlarla dedikodu, şu dün şunu paylaşmış, fotoğraf değerlendirmesi yapıyorduk. Sanki biz çok güzelmişiz de başkasını eleştirme yeteneğine sahipmişiz gibi… O zamanların saçmalığını şimdi hatırlıyorum. Bir abimin çok önemli bir sözü vardı, bana şunu söylemişti; ‘’İleride dönüp baktığında, ulan ne salakmışız diyeceğin hareketler yapma.’’ Ne kadar doğru bir söz tabii ben bu sözü o zaman kaideye dahi almadan geçmiştim.
    Okulda bitti, çarşıda servisten indik. Dershaneye gittik dersimizi dinledik. Sınavlarımızı çözdük. Saat 19:34 olmuştu. Kış ayları olduğu için yazın 10:00 – 10:30 gibi kapkaranlık, herkes soğuktan kaçmış evlerine sığınmış bile… Kızları, ailesi aldı. Beni de çağırdılar ama kabul etmedim, teşekkür ederek geri çevirdim. Nedense canım aşırı şekilde sahil kenarından yürümek istiyordu.
    Sahilde yürürken, bankta oturan dün balkonda gördüğüm adama benzer bir kişi gördüm. Yine sigara içiyor, ben yanından geçerken beni süzüyordu. İçimi tuhaf bir ürperti kapladı, aldırmadım yoluma devam ediyordum.
    Evime giden kestirme bir yol bulmuştum. Harabe bir yerden geçiyordu ama yolumu baya bir kısaltıyordu oraya saptım. Ortalık çok sessizdi, kimsecikler yoktu ama ben neredeyse her gün gelip geçtiğim için korkmuyordum. Arkamda bir anda benle beraber yürüyen biri varmış gibi hissettim. Durdum, benle birlikte o ayak sesi de durmuştu. Arkama yavaşça dönerek baktım, kimse yoktu. Dünkü olay beni iyice germişti anlaşılan, giderek psikolojimi de etkiliyordu. Yürümeye tekrardan başladım, bu sefer adımlarımı biraz daha hızlandırmıştım. Bizim bir alt sokaktan geçerken, kenardaki terk edilmiş evin oraya bakıyordum ki birden arkamdan bir el uzandı, pamuğa dökülmüş bir şeyi soludum.
    Uyandığımda kendimi bir kafesin içinde buldum. Avazım çıktığı kadar bağırsam da hiçbir işe yaramayacağını seziyordum. Nitekim öyle de oldu zaten. Etrafta hiç ses seda yoktu, sanki yerin yedi kat altında yapılmış bir kafes gibiydi. Çok geçmeden ışıklar yandı, karanlığa alışmış gözlerim bir müddet ışığı yadırgasa da kendine geldi.
    Karşımda bir kişi duruyordu. Tanımıyordum, daha önce hiç görmemiştim ama o beni çok yakından tanıyormuş gibi hayran hayran yüzüme bakıyordu.
    ‘’Ne istiyorsun benden? Sen de kimsin?’’ cevap vermeden bana bakmaya devam ediyordu. Bu durum sinirimi aşırı derecede bozmuştu, dayanamadım bağırdım.
    ‘’Sana diyorum ya piç! Kimsin sen? Ne diye kilitledin beni buraya?’’ yavaşça kafese yaklaştı, eğilerek tam hizamda durdu. Mavi gözleri, sarı saçları birazda büyük bir burnu vardı. Genel anlamda tipi vardı ama çok da yakışıklı biri sayılmazdı hani.
    ‘’Senden istediğim tek bir şey var!’’ dedi. Kısık ve anlaşılır bir dille. Biraz afalladım, birkaç saniye geçen sessizlikten sonra sordum;
    ‘’Neymiş o?’’
    ‘’Sevgin.’’ Ne diyordu bu adam yahu! Beni bir kafese tıkmış, kaçırmış üstüne üstlük birde sevgimi mi istiyordu! Adamın yüzüne tiksinti ile bakıyordum. O da bunun farkındaydı, bir kızı kaçırmış bir yerde hapsetmişti şimdi ise onu sevdiğini söylüyordu bu nasıl bir ironiydi böyle… Bir şey demeden bana bakmaya devam ediyordu.
    ‘’Ben balkonda sigara içerken bana sürekli bakan da sen miydin?’’
    ‘’Evet.’’
    ‘’Bankta oturan adamda sendin?’’
    ‘’Evet, o da benim.’’
    ‘’Peki ama sen kimsin? Ben seni tanımıyorum.’’ Derin bir nefes aldı. Kim olduğunu söylemek istiyordu ama bir türlü buna cesaret edemiyordu. Biraz düşündükten sonra ayağa kalktı, çantasından yiyecek çıkardı.
    ‘’Şimdi gidiyorum, bunlar senin için. Yarın yine geleceğim. Uslu dur.’’ Çantasını sırtına taktı, benim yalvarışlarım işe yaramıyordu. Işıkları söndürdü, ortalık bir anda karardı. Tek ışık, daha doğrusu ışık görevini gören şey; Ay`ın pencereden üzerime düşen ışıklarıydı.
    Gece boyu hiç uyumadım. Sürekli ağlıyor, evimi sıcak yatağımı düşünüyordum. Ailem acaba şuanda ne yapıyordu, beni çok merak etmiş olmalıydılar, polise bile gitmişlerdir kesin. İçimdeki tek umut onların beni bulmasıydı onun haricinde tutunacağım hiçbir dalım yoktu. Biraz sinirlerim yatışmış olacak ki sabaha doğru gözlerim kendiliğinden kapandı, ortalama olarak 2-3 saat uyudum, uyumadım kapı tekrardan açıldı.
    Yine o gelmişti. Elinde sigarası ile birlikte, canım acayip sigara çekiyordu.
    ‘’Bir sigarada bana yakar mısın?’’ dedim. Cebinden çıkardığı sigarayı yaktı ve bana uzattı. İçime çektiğim her nikotinde biraz daha sakinleşiyordum sanki. Bu çok kısa sürüyordu, sonra gerçeğe dönüyor, burada bir sapık tarafından hapsedildiğimin farkına varıyordum. Sigara mı bitirdiğimde söndürdüm ve ona döndüm. Belki huyuna gidersem onu yumuşatabilirim diye düşünerek, sorular sordum.
    ‘’Ne zaman gördün beni?’’
    ‘’Evinden çıkıyordun. Bende iki yan apartmanınızda oturuyorum. Orada gördüm.’’
    ‘’Nerede okuyorsun?’’
    ‘’Okumuyorum. Çalışıyorum.’’
    ‘’Nerede peki?’’
    ‘’Orada burada, sabit bir işim yok ne olursa artık.’’
    ‘’Peki beni böyle kapatarak, sapıkça hareketler yaparak benim seni seveceğimi mi sanıyorsun?’’
    ‘’Ben sapık değilim. Bunu senin iyiliğin için yapıyorum.’’ Güldüm, avazım çıktığı kadar güldüm. Ne diyordu bu adam yahu, neden bahsediyordu. Benim iyiliğim içinmiş, hadi oradan!
    ‘’Neden gülüyorsun?’’ diye sordu. Cevaplamadım. Sinirlerim bozulmuştu, birden hiddetlenerek siktir olup gitmesini istedim. Bağırdım, defalarca bağırdım.
    Kalktı, kırılmış olacak ki çantasını sırtına taktı ve kapıyı çekerek gitti. Arkasından gülüyordum, tek yaptığım gülmekti. Ben de mi deliriyordum yoksa, ben de mi artık yavaş yavaş yitiriyordum benliğimi. Ertesi gün geldiğinde çantasının yan gözünde asılı duran bir çakı gördüm. Ona ulaşmalıydım, ona ulaşabilirsem onu alt edebilirdim. Çantasını her zaman yanına koyardı. Yine öyle yaptı, su istemeye bahanesiyle onu arka tarafa yönlendirdim, parmaklıklar arasından uzanarak çakıyı aldım. Arkama sakladım. Muhabbetimiz koyulaşmıştı nedense o gün, bana her şeyden bahsediyordu. Evinden, ailesinden, okul yaşamından, insanlar tarafından görünmediğinden her şeyden. Bana olan sevgisini defalarca dile getiriyordu. Bu işe kalkışmasa gelip yüzüme bunları söylese belki bir şansı olabilirdi ama bu türlü nasıl bir şans bekliyordu benden anlamıyordum.
    Birden arkamdaki çakıyı boğazıma götürerek kapıyı açmasını istedim. Afallamıştı, bana yalvarıyordu ama çok emin konuşuyordum, gerçekten de kapıyı açmasaydı boğazımı keserdim.
    Bunları çekeceğime ölürdüm daha iyi. Kapıyı açtı, açar açmaz kafesten çıktım. Sakin olmamı istiyordu. Bir anda beni gecelerce burada tuttuğu aklıma geldi, bana bunu yapmaya ne hakkı vardı, kan beynime sıçramıştı. Çakıyı ona doğru doğrulttum. Gözlerimin içine bakıyordu, yalvarır bir hâldeydi ama hislerim o an donuk bir hâl almıştı. Çakıyı hızlı bir şekilde kalbinin tam orasına sapladım. Çıkardım tekrar sapladım, tekrar tekrar tekrar! Her taraf kanla bulanmıştı artık, yüzüm tamamen kan olmuştu.

    Herif can verdiğinde, çakıyı yere attım. Onun cansız bedeninin üzerine oturdum, ona bakarak güldüm. Tek yaptığım şey onun cesedinin üzerinde gülmekti.

    Mert Ekim