Özellikle kültürlü kişiler kıskançlıklarını özenle gizlerler çünkü dipte soysuz ama anlamlı bir duygu vardır: Bağlandıkları kişilerin, onların olmadığı yerde, başkalarıyla mutluluk duygusunu tatmalarını asla hoş göremezler. Kıskanç insan, sevdiği kişi için tek saadet kaynağı olmak ister; oysa deneyimlerine dayanarak bilir ki hayatın ivediliği öylesine güçlü, öylesine vahşice geniştir ki her şeyin tek ilişkinin içinde tüketilmesi mümkün değildir.
Elbette, parlak zekaya ve özdenetime sahip insan, bağlandığı kişinin, varlığının büyük bölümünü, kaçınılmaz biçimde onu kapatmak istediği çitlerin sınırları dışında yaşadığını görür. Onu göz önünde tutmanın özde olanaksız olduğunu hisseder, her kıskançlık krizi, hassas insani koşullarını gözler önüne sererek değerini düşürür, aurasını yitirmesine neden olur. İşte tam olarak bu nedenle, öfkesini çaresizce dizginlemeyi dener, olayla ve kendiyle alay ederek kıskançlığını sahip olabildiği özene, nezakete, anlayışa dönüştürmeyi dener.
Ama bu her zaman başarabildiği erdemli bir davranış değildir; çünkü sevilen kişi, özelde değil genelde de ona yetmediğimizi aşikar olarak kanıtladığımızı düşünür. Bunun ardından, engellenemez yetersizlik duygumuz ağır bastığında, hayatlarının tek amacı olmamızın olanaksızlığı kanıtlandığında, artık kaçış yoktur. Ötekini bir hapse kapatırız, kaçışının yaratacağı küçük düşürücü yaraya maruz kalmaktansa onun ruhsal ve hatta fiziksel olarak da ölmesini yeğleriz.