• 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Minik osman daha küçük yaşlarda kaçırılır daha sonra ise dağ başında bırakılarak ölüme ter edilir ordan geçen kamyon şöförünün yardımcısı tarafından bulunur daha sonra istanbuldan başka bir şehre götürülür ve bir aileye teslim edilir çocuğu olmayan aile minik osmana sahip çıkar bu arada osmanın gerçek aileside heryerde onu arıyordur aradan yıllar geçer osman okula gidiyordur ve osmanın öz annaesinin bir kızı olmuştur ve osmanın acısını birazda olsa hafifletiyordur küçük kızı osmanın yanında yaşadığı ve baba dediği kişi ölünce mecburen annesi ile istanbula taşınırlar burda okuduğu okulun müdüresi aslında öz teyzesidir ve osmanı annesi ile kavuşturanda teyzesi olur
  • yine hayallerime dönüyordum. bir kamyon alıp cangılı geçecek, kanoyla ırmaklardan inecektim. yüzüme vuran güneş.
  • Evet, yapacak ne var ki
    Asfaltın kederini dinlemekten başka,
    Kamyon isimlerini ezberlemekten başka.
  • Herkesin uzağında, o ışıksız evlerde
    Kapı altından giren soğuk gibisin,
    Birden bire basar gibi boşluğa
    Kar üstünde yürümek zordur, bilirsin

    Çünkü onun altında sevgili yatar,
    Gecikmiş özürler, silinmiş patikalar.
    Dibe vuran şeylerin anlaşılmaz görkemi,
    Annesiz girilmeyen yerlerin cazibesi,

    Herkesin korunduğu bu limonlukta
    Ey ölüm, ey yoksulların neşesi
    Ahşap bir dünyanın herhangi bir köşesinde
    Kim direnebilir bir bandonun ritmine.

    Bir incirkuşunun olanca titizliği,
    Merhamete dönüşüyor her şeyi bağışlayan.
    Kadınları düşünün geçimsiz kocaları,
    Ne kalır geriye bir okul çıkışından.

    Merakımı bağışlayan tertemiz bir türkü mü,
    Yaz gibi şımartan, her öptüğünü.
    Eski fotoğrafların arka bahçelerinde,
    Bir kamyon yanaşıyor bir çığlığın içine.

    Umrumda değil artık tahlil sonuçları,
    Tarlalar, bozkırlar, briket harmanları…

    ||İbrahim Tenekeci
  • Bir tek dileğim var mutlu ol yeter sözünün
    Bir kamyon yükü anlam taşıdığı günlerdi
    Kaldırımlar toz ve kağıt topakları
    Ankara’nın sonbahar yaprakları
    Ben yanıma epey yol üstü,
    Köy zılgıtlı sözler almışım
    Arabesk kalıyorum her kent soylu aşkın karşısında
    Bir kulunu çok sevdim diyorum, o beni sevmiyor diyorum
    Kalbimi ona verdim, artık geri vermiyor diyorum Yılmaz Erdoğan
  • 325 syf.
    ·2 günde
    Kitap Dünyam Mart ayı okuma etkinliği

    İkinci Dünya Savaşından sonra Almanya’da büyük bir işgücü açığı patlak verdi. Çözümü yabancı ülkelerden işçi ithal etmekte buldu ve 1955 yılında ilk yabancı işçi alımına başladı. O yıllar da sadece üç ülkeden işçi kabul eden ülkeye gelen işçiler yeterli gelmedi ve başka ülkelerden de işçi almaya karar verdi. Türkiye’de de aynı yıllarda büyük bir işsizlik hakimdi. Türk yetkililer bu nedenle Almanya’ya ülkemizden de işçi alınması yönünde girişimlerde bulundu. 1961 yılında Almanya, ülkemizden de işçi almaya karar verdi. Kasım 1961’de ilk olarak sadece 55 kişi Almanya’ya ulaştı. Aynı yıl 400 maden işçisi daha başvuruda bulundu ve bunlarda işçi olarak Almanya’ya kabul edildi. Yıllar içinde sayı oldukça katlandı ve ülke de büyük bir Türk işçi sayısı oluştu. Türk nüfus çoğalınca Alman hükümetine baskılar başladı ve eşlerinin de Almanya’ya alınmasını istediler. 1973’te aile birleşimi kabul edildi ama artık Almanya işçi alımını durdurdu. Bu iki tarih süresince (1961-1973) Türkiye’den Almanya’ya göç için üç milyona yakın kişi işçi olmak için başvuruda bulundu. Bu sayıdan yalnızca 870 bin civarı kabul edildi. Bir süre sonra işler tersine döndü ve bu defa Almanya’da yabancı işçi fazlalığı oluşmaya ve kendi vatandaşı işsiz kalmaya başladı. Bunun üzerine Alman yetkililer yabancı işleri ülkelerine geri dönmeleri için ikna etmeye, teşvik edici şeyler yapmaya başladı. Bunların içinde çocuk başına 500 mark ödeme ya da bazı koşullar sağlanırsa 10.500 mark ödeme vaat edildi. Bunun üzerine 82-85 yılları arasında 300binden fazla Türk işçi memleketine geri döndü. Kalan işçilerinde kendilerini oralı ve yerleşik sanmamaları ve bunu hatırlamaları adına “konuk işçi” adı konuldu.

    Eskişehir’in Ballıhisar köyünde büyüyen Bayram, annesiz ve babasızdır. Amcası tarafından büyütülmüştür. Yoksulluk ve sefalet ülkede herkesin kaderi iken Bayram bunların yanı sıra bir de; sürekli hor görülme ve aşağılanma duygusunu da ekler. Saygınlık ve sevilmek onun hayatında hep bir eksiklik olarak kendisini gösterecektir... Bir gün Kırat’ın partisinden, altlarında arabaları olan bazı insanlar köylerine gelir. Bayram’ı hor gören, aşağılayan herkes, ayrıca mahallenin muhtarından köyün en yaşlısına, en saygınına, çoluk çocuk herkes bu arabalı insanlara müthiş bir saygı gösterisinde bulunurlar. Arabalarının etrafında fır dönerler. Saygınlık kazanmak için bir araba sahibi olmak gerektiğini düşünen Bayram, artık tüm hayatını bir araba sahibi olabilmek için kurar. Bunun için yanıp tutuşur. Askerliğini bitirdikten sonra Ankara’ya çalışmaya gider. Para biriktirip arabayı alacaktır Bayram. Bununla birlikte saygınlığını da… Ancak onca çalışmaya rağmen bir türlü istediği parayı biriktiremez. Eline geçen üç beş kuruşu da bazı sebeplerden dolayı kaybeder. Aynı parayı tekrar kazanabilmesi için hem yıllarını harcaması hem de yine çok çalışması gerekmektedir. Çalıştığı tamirci dükkanında ne kadar kazanabilirse artık. Hayalini kurduğu arabayı alabilmek için köyünden çok uzaklarda, bu yabancı şehirde, yavuklusundan uzakta, hem hasret hem keder yüklüdür Bayram. Hayallerine ulaşamamanın kederi, yavuklusuna kavuşamamanın kederi. Evet bir de sevdiği vardır Bayram’ın. Gerçi Kezban’a onu ne kadar sevdiğini hiç göstermemiştir. Yoksulluk ve sevgi karın doyurmaz, karşısındakine ceket iliklettirmezdi çünkü. Bayram istediği sevgiden çok, ilgi, kıskanılmak ve saygı görmektir asıl… Bayram saygınlık göstergesi arabasını nasıl alacağını kara kara düşünürken bir gün bir mucize olur. Almanya, Türkiye’den işçi alacaktır. Bayram’dan çok geç öğrenmiştir bunu ama olsun kendisi de başvuracaktır. Ne yapıp edip Almanya’ya işçi olarak gitme hakkını kazanır. Geride amcasını, köyünü, arkadaşlarını ve gözyaşlı Kezban’ı bırakarak Almanya yolunu tutar.

    Almanya’da bir otomobil fabrikasında işe girer ve yemeden içmeden para biriktirir Bayram. Üç yılın sonunda 1975 yılında, son model olamasa da bir önceki model bal rengi bir Mercedes alır kendisine. Tabii hemen ülkesine, köyüne gitmek ve adını Balkız koyduğu otomobiliyle hava atmak ister. Bir aylık bir izinle soluğu Türkiye yolunda alır. Türkiye sınır kapısına geldiğinde arabasıyla fiyaka basacağını sanan Bayram beklediği ilgiyi göremez. Üstelik sıradan bir kamyon şoförüyle aynı muameleyi görmek hayli zoruna gider. Hele hele altın gibi olan Balkız’ına memurun sidik rengi araba demesi çok üzülmesine sebep olur. Ancak köyüne ulaştığını hayal ederek yoluna devam eder. Köy meydanından Balkızı ile o müthiş kornasını çala çala, teypte Fikrimin İnce Gülü çalarken, bir kolunu arabanın camından sarkıtmış, üzerinde takım elbisesi ile gıcır gıcır parlayan arabası ve gözlükleriyle geçtiğini hayal eder. Köylü çocukların arabanın etrafında merakla koşuşturduklarını, köy halkının bu fiyakalı arabadaki de kim dediklerini, köy kızlarının evlerinin önüne camlarına çıktıklarını hayal eder. Hele arabadan bir iniş sahnesi vardır ki Bayram’ın bütün köy halkı Sidikli Bayram’a bak sen diye hayretler içinde kalacaktır. Hele Kezban, hele Kezban. Balkız’ı ile gördüğünde Bayram’ı, onu buralarda bırakıp gitmiş olduğunu unutacak, hiçbir şey olmamış gibi bağrına basaktır Bayram’ı. Tez isteyecek ailesinden sonra da Balkız’a bindirip Alamanya’ya götürecektir Balkızı. İşte sınır kapısından geçerken bu hayallerle yanıp tutuşur Bayram.. Balkızı ile kimi zaman sohbet ederek kimi zaman kendi iç sesiyle konuşarak köyünün yolunu tutar. Peki Bayram tüm bu hayallerine kavuşabilecek mi?

    Adalet Ağaoğlu’nun 1976 yılında yayınlanan Fikrimin İnce Gülü adlı romanı, Bayram’ın Kapıkule Sınır Kapısı’ndan, Eskişehir Ballıhisar köyüne varana kadar ki yedi saatlik sürecini işler. Bayram’ın yol boyunca içsesini, düşüncelerini ve başına gelenleri okuruz. Adını Kezban’ın Bayram’a yıllar önce hediye ettiği bir plaktan alır. Eserde hem yazarın sesi, hem kahramanın hem de diğer kahramanların iç sesleri yer alır. Türkiye’nin ilk “yol roman”dır. Eser ayrıca yayınlandıktan dört yıl sonra, 1980 darbesinde yasaklı kitaplar listesine alınmış, iki yıl süren dava neticesinde aklanmıştır. Eserin İlyas Salman’ın başrolde oynadığı, Sarı Mercedes adlı bir filmi de çekilmiştir. Film bazı sebeplerden ve aksaklıklardan ötürü beş yılda çekilebilmiştir. Çeşitli ödül törenlerinden çeşitli dallarda altı ödül almıştır.
  • bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır.

    o zaman, akıllı ya da akılsız butun ezilenler, yani bizim caddedeki insanların çoğu, yani öcü geliyor diye küçükken beni korkuttukları çolak ve topal deli rüstem ile ben ve benimle birlikte bar kızı leyla kendisine yüz vermedi diye intihara teşebbüs ederek beynine iki kurşun sıkan fakat ancak kafatasını delerek alay edenlerden kurtulmak icin butun hayatınca yolda kalpak giyerek dolaşmak zorunda kalan meyhaneci hızır ve onunla birlikte ortaokulda kekemeliği ve garip mistik duşunceleriyle arkadaşlarının alay konusu olan ve şimdi havagazıyla intihar ettiği icin olmuş bulunan ve evlerindeki şecere ağacında taze yağlı boyayla yeni boyanmış yeşil, titrek bir yapraktan ibaret kalan ercan ve ercan’la birlikte annesi rus babası italyan olan ve sınıfta ve bahcede paltosunu hic cıkarmayan ve daima gozluğu ve paltosuyla ilkokul birinci sınıf cocuklarıyla top oynayan ve gavur diye ve kambur diye horlanan altan ve altan’la birlikte zeki ve siyah gözleriyle bana hep muhabbetle bakan ve yedi kardeşiyle ve annesiyle ve babasıyla ve teyzesiyle ve dayısıyla evkaf apartmanının en üst katında labirent gibi karışık koridorlardaki yuzlerce odadan sadece birinde oturan ve sınıf birincisi olduğu halde ilkokuldan sonra elektrikci çıraklığına başlayan osman ve onunla birlikte butun guluncluğune rağmen aşağılığı sefaletinden ve sefaleti aşağılığından ileri gelen mimar cemil (uluer) turan ve mimar cemil’le birlikte sakat olduğu icin hic yurumeyen ve hep altını kirleten ve misafirler gormesin diye ve sosyetik annesi rahatsız olmasın diye yaz kış balkonda tutulan ve hep bağıran ve altına yapan ve guzel yuzuyle ve akıllı sozuyle beni buyuleyen ve balkonda yerde kendini oradan oraya atan zavallı ayhan ve onunla birlikte bodrum katta evdeki yedi ve bahcedeki yirmi yedi kedisiyle yaşayan ve kimseye zararı dokunmayan ve olmuş kocasını unutamayan rus madam ve madamla birlikte yirmi iki yaşında veremden olerek bizleri ve ailesini elemlere boğan ve albay sait beyin biricik oğlu ve liseden dort defa kovulmuş olup sanatoryumdan altı kere kacan ve yağmurlu bir ilkbahar akşamı hastaneden son kacışında ıslak elbiselerini cıkarmaya fırsat bulamadan kanla boğulan ertan ve onunla birlikte basit bir kamyon şofor muaviniyken lastik karaborsasından zengin olarak genc yaşında kumar denen illete tutulan ve bu uğurda servetini ve dostlarını kaybeden ve karısı ve kızı ve oğlu tarafından terkedilen ve meteliksiz kalan ve bir gun bir kahve koşesinde kendini vuran ve eski ve samimi aile dostumuz orhan ve orhan beyle birlikte, orhan beyle birlikte olmaktan muhakkak gurur duyacak olan ve elkapısında dunyaya gozlerini acıp ve kaderi ve mesleği hizmetcilik olan ve komşumuz saffetlerin ucuncu hizmetcisi kezban yargıc kursusunde bulunacağız.

    mahkemede, suclu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri sucları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi duşunmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor goren, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kotuleyen, alay eden, ıstırabı paylaşamayan, insanlar arasına duvarlar ceken, kucumseyen, caresiz bırakan, yalnız bırakan, terkeden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlış gosteren, yanlışı doğru gosteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek icin her davranışı meşru sayan onlar, yani bizim kucuk kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde ust uste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin butun bileği kuvvetli ve ici boş kucuk kabadayıları ve onların buyuk ortakları, yani esasında sayıca ustun olanlar, yani her zavallıdan daima bir rutbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz huviyetleriyle daima vuran ve kacınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani cırağını, birşeyler oğretmesine karşılık her zaman doven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar, muavininin başına vuran şoforler ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler, duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran muşteriler ve kaba muşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gosteren gorevliler ve yetkilerini kotuye kullanan gorevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına carpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgicler, yani oğrenmek isteyen herkese eziyet eden oğreticiler ve onlarla birlikte bilgisizlerin bilgisizliğine gulen onlardan daha bilgisizler ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız cıkaranlar ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar ve onlarla birlikte kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her duşunceden insanlar arasında daima on safa gecerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar orenler ve boylelerine her zaman haklı cıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup cıkaranlar yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar ve onları birbirlerine duşman edenler ve onlara koru korune uyan kalabalıklar ve gerceği boğanlar ve onlarla birlikte insanı bu koca dunyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gozsuz akılsız kalpsiz ve kansız gercek sakatlar yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar.

    hesaplaşma günü geldi. şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz. ve çıkarınıza baktınız. hatta gene sizlerden, sizin gibilerden, büyük düşünürler çıktı ve bu kitapların bizleri uyuşturmak için yazıldıklarını ileri sürdüler. biz zavallılar, ya bu düşüncelerden habersiz kaldık, ya da bunları yazanları bizden sanarak alkışladık. yani uyuttular alkışladık, uyandırıldık alkışladık. her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyorsak da gene acınacak durumda olan bizleriz. esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk. ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmamasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. bu çok masraflı dünyada bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. arada bir bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter! bazen kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda her zaman kaybediyorduk. onlar da sizler gibi onlardı. düzeni çok iyi kurmuştunuz. hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan. kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlamak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil. tabii sizler de bu arada boş durmadınız. bir takım hayır kurumları yoluyla hem kendinizi tatmin ettiniz, hem de görünüşü kurtarmaya çalıştınız. sizlere ne kadar minnettardık. buna karşılık biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık: kıtlık yıllarında, sizler bu dünyanın gelişmesi ve daha iyi yarınlara gitmesi için vazgeçilmez olduğunuzdan, durumu kurtarmak için açlıktan öldük; yeni bir düzen kurulduğu zaman, bu düzenin yerleşmesi için, eski düzene bağlı kütleler olarak biz tasfiye edildik (sizler yeni düzenin kurulması için gerekliydiniz, bizse bir şey bilmiyorduk); savaşlarda bizim öldüğümüze dair o kadar çok şey söylendi ki bu konuyu daha fazla istismar etmek istemiyoruz; bir işe, bir okula müracaat edildiği zaman fazla yer yoksa, onlar kazansın, onlar adam olsun diye biz açıkta kaldık; yani özetle, herkes birşeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için birşeyler yapmaya çalıştık. bütün bunlar olurken birtakım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik. bize, sizleri, yargılamak gibi zor ve beklenmeyen bir görev ilk defa verildi; heyecanımızı mazur görün.
    aramızda hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanıkların kendilerini savunmalarına izin verilmedi. gereği düşünüldü. sanıkların ellerinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi.