Aleyna RLambert, Kan Gölü'ü inceledi.
11 May 04:36 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 8/10 puan

Yazarın bana tavsiye edilmesi üzerine okuduğum ilk kitabıydı ve kesinlikle beklentilerimi karşıladı. Hareketli ve yoğun bir tempoyla oldukça akıcı bir şekilde ilerledi kitap. Yalnızca finali bana eksik geldi. Durum daha ayrıntılı açıklanabilir, kafada soru işaretleri bırakmamak adına bir bölüm daha eklenebilirdi diye düşünüyorum. Aksiyonun tam ortasında bitmiş gibi geldi bana kitap. Bir de tıp terimlerinin fazlasıyla kullanıldığı müdahale sahnelerinde fiziki betimlemeye de biraz daha yer verilse iyi olurdu diye düşünüyorum. Kitabı okurken yapılan işlemi göz önünde canlandırmaya yardımcı olurdu bence. Sonuçta yazar bir doktor olabilir ama okuyucu gözünden baktığını pek düşünmüyorum bu kısımlarda. Müdahale esnasında yapılan işlemin tam olarak ne olduğunu anlamakta yer yer zorlandım, tıpla ilgilenmeyen biri olarak. Final ve betimlemede gördüğüm eksikler dışında kitap şahane ve oldukça tatmin ediciydi, kesinlikle başka kitaplarını da okuyacağım yazarın...

Buğlem Kaya, bir alıntı ekledi.
 01 May 15:54 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Niyazı Ağırnaslı
"Korkarım, bu kan gölü bir gün onu döktürenlerle birlikte susanları da boğar."

Darağacında Üç Fidan, Nihat Behram (Sayfa 40 - Everest)Darağacında Üç Fidan, Nihat Behram (Sayfa 40 - Everest)

aşktan sonra
Bitmiş bir şeyin ardından koşmak nasıldır bilir misin? Zamanın içinde geçen her anın avuçlarımın yanmasına sebep olduğunu söylesem, bunun nasıl bir duygu olduğunu anlaya bilir misin? Bu durumlarda nefes almakta güçlük çektiğimi ben bilirim de, benim dışımda başka kimler bilir diye bir soruya genel bir tanımlama yaparak cevap bulabilir misin? Yağmurlu havalarda ıslanan kaç güvercin gördün hayatında? Islanmanın arınmak olduğunu düşünen kaç insan tanıdın? Yağmurdan koşarak kaçan insanların, bilmeden kendilerinden kaçtıklarını hiç düşündün mü? Kendisiyle konuşamayan insanların, yanılsama içinde olduklarını, aslında bu durumlarda insanın içine kapandığını, içine kapandığını sandığı anların da yalnızlık olarak nitelendirildiğini söyleyen birilerini tanıdın mı? Yalnızlık, yalnız yapabileceğini düşünen insanın kendisiyle konuşması olabilir mi? İnsan kendisiyle konuşuyorsa, bir mana da düşünüyordur diyebilir misin?
Yazmaya başladığımda henüz havanın soğukluğu sıfırın altına düşmemişti. Ocakta yanan odunların alevi ve çıtırtısı havanın kararmasıyla birlikte daha bir yükselişe geçmişti. Odunların çıtırtısını dinlemek için bile insan yaşamalı bence. Dünyada var olmanın tadını tüm olumsuzluklara rağmen çıkarmasını bilmeli insan. Acıların en büyükleri bile, ızdırap ile dolu bir mey içmek gibidir belki de. Zamana sıkıntılarını akıtamayanlar, -benim gibi olanlar- ruhun belli bir noktadan sonra bedenden çıkıp gitmesi için kapı açanlardır. Bir güvercin gibi kanat çırpacağım birazdan. Alevlerin sıcaklığıyla damarlarımda gezecek sıvının soğukluğu nasıl bir hissiyat uyandıracak bilmiyorum, bilmeye başladığım andan itibaren tüm bildiklerimle birlikte sır olacak her şey. Bu satırları sen okuyabilecek misin, bilmiyorum ve bu konuda da bu saatten sonra her hangi bir kaygı içinde bulunmuyorum. Vakit geldi. Yaşamımda geçeceğim en uzun uyku sürecini tadacağım şimdi. Ta ki, İsrafil’in Sur a ikinci defa üfleyesiye kadar sürecek derin bir uyku. Hoşça kal dünya.

Aklımdan bir türlü çıkmayan cümleleri gün içerisinde kaç defa okumuştum. Nedenini bilmediğim bir hüzün kaplamıştı içimi, bu kâğıtta yazılanların meydana getirdiği tecessüs dışında yaşamımla bağlantılı bir şeyler vardı sanki. Sözler benim tarafımdan yazılmış da kendimden bir parçayı kaybedip bulmuşum gibi. Kaybettiğim bir şeyi bulduğumda çok geç kaldığımı anlamışım gibi. Şimdi düşündüğümde alın yazısı denen şeyin, bizim oynamamız gereken oyunun sahnelerini birer birer yazdığını anlıyorum. Milyarlarca oyuncudan biri olarak bana düşen rolü oynuyordum. Göremediğim, ama hep hissettiğim o büyük yönetmenin, üzerinde çalışma fırsatı tanımadığı belki de farkında olmadan hep üzerinde çalıştığım bana biçilmiş, bana uygun olup olmadığını bilmediğim rolü diğer oyuncular gibi oynamaktan başka seçimim olmadığını biliyordum. Kaçıncı sahnenin çekildiği, kaç tane daha sahnenin beni beklediğini bilmediğim büyük film de –adı galiba hayat olacak- her gün oynamaktan vazgeçmemekle amacıma ulaşabileceğimi umuyordum. Neydi ki amacım? Hayatın manasını anlamak için düşünmek mi? Elimdeki defterin sayfalarını çevirdikçe yıpranmışlık hissediliyordu, rutubet kokusu genzimi yakmıştı. Her sayfadaki tozları, elimle bir çocuğu okşar gibi, yumuşacık hareketlerle siliyordum.

Bu satırları okumaya başladığın andan itibaren ben diye bir şey kalmayacak. Ben, senin içinde ben olacağım. Olmalıyım, olabilmeliyim, bu benim son ödevim. Direnme, ön yargı ile yaklaşma, ab-ı hayat özlemi içinde olamayanlar, tutunamayanlar ve ben, anlık mutluluklar peşinde koşan ezikler, ezilmişler. Bu tavrı itici bulma, kinci gözle olaya bakma, sen de kim oluyorsun asla deme. Bunlar uyarı değil, bunlar yaşanmışlıklar değil, bunlar yaşadığımı sandığım anlardan arta kalanlar. Yitirdiğimiz cennetin peşinde koşmayı öğrenemeyenler, önemsemeyenler, hatta tüketmekle tükenmek arasındaki farkı idrak edemeyenler, siz şöyle kenarda durun, hepsi bende saklı, saklı zannettiğim günahlar, artık içimde…
Şeytan her yerde! Mitolojik bir arayışa gerek yok, efsaneye yer yok. Çok gerilere gitme, Cleopatra, Marie Antoinette, Padme Amidala, Turuvalı Helen, Kösem Sultan, Anne Boleyn ve adını bilmediğimiz daha binlercesi. Onlar şekilden şekle girerler, ıssız bir karanlığın içinde ıslık çalarak seni beninden alırlar, bensiz bir kenara bırakırlar. Cesaretlendirirler, ayaklarını yerden keserler, şehvetin içinde yüzmesini öğretirler. Endorfin hormanı onların içinde bir salgı değildir, bilakis onlar endorfinin ta kendisidir, onların ruhu endorfinin hammaddesidir ve senin ruhunun emicisidirler. Bir kene gibi kanını değil, ruhunu emerler. Ruhsuz bir kan, kan değildir. Sadece renkten ibaret bir sıvı dolaşır damarlarında, kalbinin pompaladığı sıvı artık kan değildir; mutsuzluk, umutsuzluk ve bir adım ötesi ruhsuzluktur. Ruhsuz bir beden ölmüş insan demektir. Bir bakmışsın Zombi gibi sokaklarda yürüyorsun, bu andan itibaren asla adrenalin üst seviyeye çıkmaz, vücudun hiçbir zaman kasılmaz, gerginleşmez, nefes alış verişin sıklaşmaz ve nabzın yükselmez dolayısıyla şehvet denizi kurumuştur. Bir alt sekmede tutku gölü çekilmiş, daha alt sekmede aşk nehri akmıyor demektir. Artık içindeki beni kaybetmiş bir halde uçsuz bucaksız çöllerde suya, kadına, aşka ve yaşama susamış şekilde bir vaha arayarak ömrünü geçirmeye çalışırsın. Tüm bunları asla aklından çıkarma, kendini de çok akıllı sanma. Şimdi sadece oku!
ihtiyar - geçici insan masalları

Ahmet Erhan :
Su taşı dürtüyor şimdi
Yağmur bulutu
Çocuk annesini-
Uyan, artık eskisi gibi değil dünya
Seviyorum
Günyüzü görmemiş bir dalın hüznü
Akıyor damarlarıma
İliklerimi yakıyor
Göl kıpır kıpır
Sazlıkların ardından sıçrayan balık
Diyor ki bana-
Artık eskisi gibi değil dünya
Sıva kollarını
Ellerini taşın altına sok
Bir yapı kur kalbinin kıyılarına
SeviyorumAlnımdaki derin çizgilerden
Savrulan toz
Umurumda değil
Gözaltlarımda büyüyen tepecikler
Yaşanmamış yıllarıma hatıra olsun
Ve titreyen ellerim
Ve daha ne çok şey
Hayatla ilgili, ölüme ilişkin
Umurumda değil
Basılı kağıtlarda kalan şiirler
Kalsın ve unutulsun
Denize yakın uçan kırlangıç gibiyim
Dilleri yakan sarhoşluğum
Dillere düşen
Soluk bir çerçevede dursun
Seviyorum
İznik gölünde sonbahar
Damla damla karışıyor ölgün yıllarımaAdını bilmediğim bir ağaçtan
Birdenbire kopan yaprak
Tam kalbimin üstüne konuyor
Uğursuz dünya
Yenilmeyeceğim
Damarlarımda uyuklayan kan haykırıyor
Seviyorum
Artık eskisi gibi değil
Bütün kirleri ve nemleri kusuyor bedenim
İşte burada
Tam işte burada
Kırküç yaşındaki cismim
Sevgilim
Yeni bir ad bulmalı sana
Yastığımdaki kokunu avcumda tutuyorken
Varsın dokunmayayım hiçbir şeye
Avcumu ağzıma bastırıyorum
Deliyim
Böyle dolaşıyorum sokaklardaİznik gölü
Görmedim ki daha önce
Bir çini tabak gibi
Desen desen
İnce
Mavinin bütün tonlarıyla haykırıyorum
Seviyorum
Ölmem artık dünya ölmezse
Göl kuşum benim
Güz çiçeğim
Sen de seviyorsun biliyorum
Kadınım ol
Kuluçkaya yat dokuz ay on gün
Akasyaların üstünde
Seviyorum
Kanımdaki yıldız geçitim
Dirliğim, diriliğim
Alfabemdeki ilk ve son harfim
DinginliğimHiçbir sözlükte yerin yok senin
Umrumda değil
Güneşi süzen akasya
Ankara’m İstanbul’um bütün şehirlerimsin
Akasya
Senin adın Akasya olsun
İznik gölü gözlerini kapıyor
Utanıyor mu biz öpüşürken
Yoksa akşam mı oluyor
Seviyorum
Yağmur altında yürümek gibi bir şey bu
Sevinçten ürpererek
Damla damla
İyi ki akşam oluyor
Seninle birlikte geliyor
İznik gölü de yatağıma
Akasya
Seviyorum...

Ince Memed 3...Bu eserinde anlatmaya calistiklarim tamamen bu kitabın imi temi hukmundedir .Bu incelemeyi anlayabilmek için öncesindeki iki incelememi okumanız size fayda saglayacaktir .:))


Ince Memed bireysel etkinligim tüm yavasligiyla devam ediyor .Neden diye soracak olursanız ;bu eseri diğer eserlerine göre daha tekdüze,yavaş ilerleyen bol ağali,Ince Memed'in kitabın ortalarına doğru sahneye çıktığı bir eser .İkinci eserinde biraz deginildigi gibi bu eserinde özellikle yaygın bir şekilde Yağız at,Anacik Sultan ,Emis Hatun kerametinin destanlastirilmis hikayesiyle karşımıza çıkıyor Ince Memed.


Mecbur adam ,artik yorgun,hasret dolu.Tek hayali dağdan inip eskiyaligi bırakıp Seyran ile portakal bahçelerinde coluklu çocuklu ,mutlu mesut ve dingin bir hayat sürmek .Ama içindeki kurt rahat bırakır mı onu?Insanlığın kin,nefret ,kıskançlık,hubbu cahla yatıp kalktığı,yaşadıkları beldenin bir savaş alanına ,kan gölü haline döndüğü bir dönemde sevginin tercümanı olmak ve herkese şefkatle yaklaşmak zorlardan zor bir iştir .Bundan dolayı insanlığın önündeki sarp yokusları ,göğüs gerilmesi kahramanlık gerektiren zorlu işleri yüklenecek Ince Memed misali karasevdalilara her daim ihtiyaç vardır .


Kötülük,ikiyuzluluk,midesini düşünen ,düşünmez,görmez ,
bilmezler arenasinda böylesi karanlık bir atmosferde Ince Memed misali temiz ruhlu insanlar olmalı ki azıcık soluk alalım .Böylesi insanlar gülerken de ağlarken de;severken de kızarken de hep muhataplarinin yarinlarini düşünür.Sinesinde bu hissi taşıma bahtiyarligina eren insanlar ,merhamete muhtaç insanlara şefkat elini uzatacak.Yalnizlara,yoksullara kimse olacak,aclari doyuracak ,usuyenleri ısıtacak .Ezilenleri ,devrilenleri tutup kaldiracaktir .Artık bu tabiatlarinin rengi olacak .Yasatmadan yasayamayacak.Herkese kol kanat germeden kolu kanadı kırılacak hale gelecektir .


Zaten Ince Memed'in içindeki yaşatma kurdu onun vicdanını "cızz" ettirmeseydi,rahatını terk edip orada burada göçebe hayat sürüp ,sevdiklerini arkada bırakıp insanlığa itfaiye memuru misali
şefkat seferi duzenleyebilir miydi ?
Sevdiklerinin ayrılık hicranina dayanabilir miydi ? Gerçekten okurken benim de içim cizz etti .Bir yanım Ince Memed'in bir an önce portakal bahçeli evinde huzura kavusmasini istedi;bir yanım da hayir olmaz inci herkesin rahatını , konforunu düşündüğü bir zamanda alevleri göklere yükselen zalimlik yanginina birilerinin tulumbasini alıp yangını söndürmeye yetişmesi lazım dedi.Galiba ikinci yanım baskın geldi .


Midesini yasayanlarla bu yangın sondurulmez.Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyenlerle bu yangın sondurulmez.Bedeni zevklerini (toprak ,mal,makam ,yükselme hırsı ) takip eden insanlarla bu iş olmaz.Bunlar söz konusu menfaatleri için ülkeyi kan gölüne çevirir,birbirine karıştırır ,ülkesini satar.Sesini yukselttigin için ,muhalif olduğun için seni de bulundukları topraklardan sürgün eder,yaşama hakkını elinden alır.Daha fecaati kendilerine ayak basacak yer bulamadiklari gibi bir mezarlık toprak bulmayı bile çok goreceklerdir .Adamına göre adalet sistemini dayatacaklardir.Ferhat Hoca misali masumlari senelerce hapislerde curutecekler.Adaleti topallastiracak.Elini ayağını kiracaklardir.Kötürüm adaletle ülkeyi uçuruma surukleyeceklerdir.


Söz konusu çıkarları tehlikeye girdiğinde yol arkadaşlarını bile yolda bırakacak kadar gözleri dönecek .Akılla mantıkla izah edilmeyecek şekilde işine gelenleri alakalı alakasız kişileri "Karakuşi hükümleri " misali yargılayacak ,hayatı dar edeceklerdir .Bunun yanında siz de Ince Memed gibi yuzken astar ,astarken yüz olan ,birkaç eve,ikramiyeye ,milyonlara satılan bir sürü yüzsüz ile yüzleşme ,tanıma imkanı bulacaksınız.Düşen maskelerle açlık,para,menfaat uğruna dinini,vicdanını satan insanların size bu yolda refakat edemeyecegine acı acı şahit olacaksınız.


Bu eserinde son olarak Murtaza ,Mahmut misali ağalar köylüleri korkuyla gemlendirip avlamaya çalıştıkları gibi kendileri de bu korku sisinden paylarini fazlasıyla alacak,ölüm ve öldürülme korkusuyla paranoyak olacaklardır.Başlarını yastığa rahat koyamayacaklardir .Mazlumlardan bin defa daha huzursuz,korku dolu bir yaşama kendilerini mahkum edeceklerdir .

Okuma seruvenum devam edecek .Inş selametle bitirebilirim .



Keyifli okumalar ...

Ahmet, bir alıntı ekledi.
 30 Mar 17:44 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Korkarım, bu kan gölü bir gün onu döktürenlerle birlikte susanları da boğar.

Darağacında Üç Fidan, Nihat Behram (Sayfa 40)Darağacında Üç Fidan, Nihat Behram (Sayfa 40)
NigRa, bir alıntı ekledi.
26 Mar 11:53 · Kitabı yarım bıraktı

Savaşın bu üçüncü yılında halk artık er ya da geç cephe ile cephe gerisi arasında bir fark kalmayacağına inanıyor. Bu kan gölü eninde sonunda herkesi içine alacak, hiçbir şeye bulaşmadan yaşayanlar, keyiflerini bozmayanlar da kanla boğulacak. İşte bu sel devrimdir.

Doktor Jivago, Boris PasternakDoktor Jivago, Boris Pasternak

Hasan Hüseyin Korkmazgil
keklik serer palazını tenha kayalıklara
uçurur korkusunu
kara diken savurur tohumunu
kurtulur korkusundan
orda bir dağ
orda bir tas
bir pınar
dağ ardında
tas ardında
pınarlı bir kara mavzer
bıyıkları kartallıda
bası yağlıklı
durur dimdik
bakar dimdik
bakar barışlı
bir güvercin pir eder ucunda namlusunun
`tutam yar elinden tutam
cilam dağlara dağlara!`
kocero hep
durur orda
dağlarda

ben Türkçe anlatamam
o Kürtçe anlatamaz
Farsça çıkmaz doruklara
kocero hep
durur orda
dağlarda

ey elleri mis kokulu sabunlarla kurtulan beyler
simdi siz
içebilir misiniz kendi sıcak kanınızı altın taslarda
geçirebilir misiniz su yağlı ipi
kendi güzel ellerinizle
o güzel boynunuza
ve şakıyormusçasına kafeste kanaryanız
bakıp bakıp zindanlı aksamlara
yudumlayabilir misiniz soğutulmuş içkinizi?


dolaşıyor aksam yelinin buyucu parmakları
Çankaya’nın gencilisi kavaklarının gümüşlü yapraklarında
önce yaprak
sonra dal
sonra dallar ipil ipil
küme küme kavakları Çankaya sırtlarının
çalar gibi bir gizli piyanoda
sonsuzluğun şarkisini
ve saksıda soluk alan belcide bir camgüzeli
bir fesleğen
bir kaktüs
tutuşurken ormanlar oylum oylum
savrulurken kul ve kerpic
rüzgarda!
ey elleri mis kokulu sabunlarla kurtulan beyler
almış kanlı gömleğini nere gider bu türkü
sarinmiş kil şalvara
nemden gelir bu ağıt?

yığdım kitapları dağ dağ
çağırdım nemrutu karanlığıma
bir kucak yeşil yoncayla geldi nemrut
öptü ıslak gözlerini aç öküzümün


gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin
silah çatmayın o güzel kaslarınızı
imdatlara saldırmayın
basmayın düğmelere
yürekleri hoplatmayın
güzel beyler
hanımlar
zor ve çetin bir ağıttır kocero
bir gelin ağlar onu
ben ağlıyamam
bıyıkları cengel cengel
bir kardan ağlar
acili bir bacı ağlar
bağrı yanık bir ana
ben ağlayamam!
ince bir ay batar gider karacağın ardında
dolanır kerpiç damı ince bir rüzgar
irkiltir bir gece kuşu
Osmanlı karakollarının duvarlarını
bir elinde kanlı mendil
bir elinde kara mavzer
kimse bilmez nemde nasıl
taptaze bir
sımsıcak bir
gencecik bir oludur o
bir selamdır sımsıcak
varamamış dostuna
varamamış kocero
`leb-i derya` su saltanat
su konaklar su saraylar su köşkler
bu bereket bu bolluk
bu çılgınca hovardalık
gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin!
kirk bin köyden birer kişi
göçüyor kirk bin kişi
kirk bin köyden onar kişi
göçüyor yarim milyon
ya ellişer yüzer kişi?
göçüyor milyon milyon
vatanda vatan
güzel beyler
hanımlar
kusuyor butun köyler insanlarını
kusuyor kasabalar
baştanbaşa butun ülke
kusuyor insanini!
bu eziklik
bu hırçınlık
güzel beyler
hanımlar
bu sinirsiz tedirginlik
acaba nerede biter?
nasıl baslar acaba
senlikli günleri bu toprakların?


bulacak bir gün elbet
yatağını bu nehir
durulup dinginleşecek
burgun elbet bu nehir
ve çocuklar oynaşacak mutlu çocuklar
anacak sularında bu mutlu nehrin!
kocero bir dağ çekirgesinin gecede irkilmesidir
bir belirsiz karanlıktan
bir belirsiz karanlığa
irkilip uçmasıdır
bir dağ çekirgesinin
bir kurdun kaçmasıdır kendi karaltısından
yamaçtan bir tasın yuvarlanması
bir pınarın durup durup akması
bir çift gözün karanlığa bakması
şimşeklerin uzak uzak çakmasıdır dağlarda
bir mavzerin yanlışlıkla patlamasıdır
bir geyiktir kocero
sekerken tastan tasa kirilmiş bilekleri
tırnakları kekik nane ve menekşe kokulu
tırnakları rüzgarlı
suçsuz bir geyik
avcılar yakalarsa mezedir eti
köpekler kovalarsa diş kirasıdır
bir okul piyesidir kocero
açış konuşmalıdır ve halaylı türkülüdür
müsamere derler adına oralarda
kaymakamlı savcılı ve çavuşludur
biletlidir ve yoksullar yararınadır
festivaldir sosyetede
modada son buluşlar
en taze ilişkiler
gurultulu boşanmalar
gurultulu birleşmeler
hele birde balesi ve operası
`ey vatan` aryası bir de
saygıdeğer prensesin saygıdeğer oynaşının
ardından telli sazlar
ardından yaylı sazlar
ardından vurmalılar
çekmeliler ve üfürmeliler
ardından `kuğu golü` ardından `fındık kıran`
hemencecik candarmalar
ve ardından `haydutlar`i siller`in
koroglu`nun narası:
`yine de hey hey!`
ve ardından
çocukları gülmekten kırıp geçiren
çağdaş banka reklamları!
candarmalar geçirince kelepçeyi zinciri
bileklerine karıncanın
poz verince bir fukara karınca
en komprador basın aynalarına
aşka gelir komputurler
aşka gelir telefonlar telsizler
ve doyum noktasına
sosyete ninni!
o zaman iste çelenk
o zaman iste tören
alkış
bando
ve rap rap
donanır bayraklarla bankalar sigortalar
ve uygunsuz işyerleri bilcümle
ve kadehler
kadehlerdi ses verir yıldızlardan!

gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin!
kocero bir oyundur
yazılır
yazılır
bitmez
kocero bir oyundur
oynanır
oynanır
bitmez
vurur onu jandarma
vurur onu candarma
durmadan vurur
ama o bitmez
o hep durur öyle orda
bıyıkları kartallıda
göğsü çapraz fişeklikli
gözleri beş yasında
kolları Nuh nebi`den
bir elinde kanlı mendil
bir elinde kara mavzer
pir pir eder bir güvercin
ucunda namlusunun
o hep öyle durur orda
tas ardında
rüzgarda!
muhtara sorarsanız
bizim serseri veli
marabaya sorarsanız
isini bilmemiş deli
köylüye sorarsanız
ekmeksiz garibin teki
çocuklara sorarsanız
yüce dağlar aslanı aslan kocero
kimsesize sorarsanız
hükümet bilir onu
candarmaya sorarsanız
devletin dağlarda silah çatması
vurguncuya sorarsanız
yol kesici yağmacı
soyguncuya sorarsanız
devletin acizliği
sağcıya sorarsanız
siktiret pezevengi
solcuya sorarsanız
`ferman padişahın dağlar bizimdir`
İstanbullu inanır ki
boğazda kaşalottur
Ankaralı sanır ki
temele dinamittir
İzmirlinin düşlerinde
şaşkın köpek baliği
Antalyalı her gece
gergedan görürü düşünde
Erzurum’da kol basıdır
Erzincan’da deli daysak
pir sultan yoldaşıdır Sivas’ta
bir `kılıcı kanlı` Van’da
Mardin’de bir
gözü kanlı kaçakçı
ah kocero
vah kocero
kocero eyvah!

gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin!
patron gazetelerinde yüksek tirajdır kocero
hükümet programlarında bir `nakl-i yekun`
kapitalist dış basında nobel`lik bir roman
politik sürtüşmelerde bir yılan hikayesi
diplomata sorarsanız
turistik bir serüven
kaymakama sorarsanız
`ahval-i adiye`den
sosyeteye sorarsanız
eğlenceli bir briç
sorarsanız bezirgan filimsiye
gişelik bir senaryo
sorarsanız bürokrata
Atatürk’ün gardırobuna
tukurmuş biri
hümaniste sorarsanız
Fransızca bilmeyen
montenyi`den anlamayan
mitologya tragedya
humanizma Helenizm
hiçbirinden çakmayan
bir yoluktur kocero!
ne anlar ronesanstan
ne anlar restorasyondan?
bir bazlama
bir uçkur
üç telli bir zımbırtıdır kocero!
sanki sırası mıydı dağlara tırmanmanın
demokratik tragedyayı uçuklatmanın
sanki sırası miydi!

müfrezeler yürümüş dağ dağ
ve dere dere
kesmiş geçitleri korkunun silahları
bir tükenmez sermayedir kocero
haksiz yönetimlere!
gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin
silah silah çatmayın o güzel kaşlarınızı
koşturmayın şifreleri
telefonları
basar gibi tuz yarama
basmayın düğmelere
yürekleri hoplatmayın
güzel beyler
hanımlar
paralar girsin diyedir kalantor kasalara
toprak sömürülsün diyedir orta cağlarda
ışıksız kalsın diyedir bir koca ülke
karanlıkta boğazlaşsın diyedir güzel yüzlü insanlar
fabrikalar işçi yesin para kussun diyedir
kıyılar yağmalansın ormanlar çiftlikleşsin
bankalar yağ bağlasın tekeller et bağlasın
holdingler palazlansın ortaklıklar göbeklensin
bu rüzgar böyle essin
bu değirmen böyle donsun
bu çuvallar böyle dolsun diyedir
kocero`nun dağlarda medetsiz yalnızlığı!
gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin
yeni değil bu hikaye
bu oyun eski oyun!
ah kocero
vah kocero
kocero eyvah!

bir aksam birdenbire bir can çıkar dağlara
bin kardaş bin acı bin ana
bin kerpiç bin harman bin açlık
bin yenge bin emmi bin dayı
bin zulüm bin acı ve bin karanlık
bir aksam birdenbire çıkar dağlara
bıyıkları terlememiş bin çocuk
bin aşık bin deli bin meczup
bin ekmeksiz bin issiz bin suçsuz
kil şalvar kurtlu çarık
naldöken mazi kiran derviş çatlatan
itburnu koyak gulu ahlat calisi
bir aksam birdenbire çıkar dağlara
çökelekler yoğurtlar arpa bazlamaları
yalınayaklar gömleksizler dayanaksızlar
munzur`lar cilo`lar Palandöken’ler
dersimler Tunceli’ler Bingöl’ler
Tunceli’de mercanlar ağrı bereketleri
tahtali`lar toroslar ve binboga`lar
bir aksam birdenbire çıkar dağlara

turistik bir gösteridir dağlara çıkmak
örneğin Ağrı’lara
alpler`e subhan`lara antlara
himalaya dağlarına derin Asya’nın
klimancaro`nun tropik karlarına
turistik bir gösteridir dağlara çıkmak!
Gel gör ki böyle yazmıyor bizim burda kitaplar
turistik diye göstermiyor dağları
turist diye vermiyor dağlara çıkanları
bir sürekli çıplaklıktır kocero
bir sürekli açlıktır
bir sürekli haksizliktir kocero
bir sürekli itilmişlik
kocero bir vazgeçiştir
kocero bir ilgisizlik
bin yıllık yoldan gelir
üstü başı kan içinde
yorgun bir dilekçedir
bir arzuhal kocero
bir tanrı selamıdır
alınıp verilmemiş
görülmemiş bir hacettir kocero
çiğnenilip geçilmiş
ve sorulmamış
upuzun bir eyvahtır
upuzun bir pişmanlık
bir ünlemdir kocero
sığmaz okul kitaplarına
Erzurum yaylasından
Erzincan çukuruna
ve tecer dağlarından
Harran cenderesine
bir uzun masaldır ki kocero
dağların dağlara yaslandığı yerde anlatılır
geçitlerin geçitlere küstüğü oyaklarda
benek benek anlatılır
nakış nakış anlatılır
bıçak bıçak
kurşun kurşun
ve türkü türkü!
göğsü çapraz fişeklikli
bıyıkları kan içinde bir kara mavzerdir kocero
yatar türkülerde upuzun
ağıtlarda fidan fidan
kocero
bildirir hal-u ahvalini dört mevsim tanrısına
bildirir divanına
şaşırtılmaz adaletin:
`arkam sensin
kafam sensin
dağlar hey!`
gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin!
kocero bir vatandır
yaşanılır boydan boya
kocero bir vatansızlık
bir dağlaşmış yalnızlıktır kocero
mavzerleşmiş bir haksizlik
yanıtsız bir dilekçe!
ben Türkçe anlatamam
o Kürtçe anlatamaz
Farsça çıkmaz doruklara!
gocunmayın güzel beyler
hanımlar
kan bulaşır ellerime
ben anlatamam!

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Esra Özkan, bir alıntı ekledi.
18 Mar 22:04 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Çumra Kanalı'nın suları Beyşehir Gölü'nden çıkarken su rengindedir;Konya Ovası'nda kan renginde....
Siz buna ovanın kırmızı toprağının rengidir diyeceksiniz;ben,Dedemköylü Mehmet'le kardeşinin kanlarının rengidir diyeceğim..

Değirmen, Sabahattin Ali (Sayfa 94 - Yapı Kredi Yayınları)Değirmen, Sabahattin Ali (Sayfa 94 - Yapı Kredi Yayınları)