Gerçi daha önce sağlığım yerindeyken birkaç defa zoraki camiye gittim; kalbimi diğer insanlarla uyumlu hale getirmeye çalıştım. Gözüm camideki çinilere, nakışlara, desenlere takıldı kaldı. Onlar beni tatlı düşlere daldırıyor, elimde olmadan bir kaçış yolu buluyordum. Dua vakti geldi mi, gözlerimi yumuyor, avuçlarımla yüzümü örtüyordum. Kendi yarattığım karanlık gecede, rüyada fikri sorumluluğu olmadan tekrarlanan sözcükler gibi, dua ediyordum. Ancak bu sözcükler yürekten telaffuz edilmiyordu. Çünkü Allah, yani o yüce kudret sahibinden ziyade, ben bir dostumla, aşinamla konuşmaktan hoşlanıyordum. Çünkü tanrı benden çok üstündü. Sıcak, nemli bir yataktayken bu meselelerin zerre kadar değeri yoktu gözümde. Ben bu durumdayken, gerçekten Allah var mı veya üluhiyet makamını sağlamlaştırıp kendi halklarını yağmalamak için tasarlayan ve yeryüzünün resmini gökyüzüne yansıtan yeryüzü hakimlerinin bir mazharı mıydı: bilmek istemiyordum. Dinin, imanın, inancın ölüm karşısında ne kadar gevşek, çocukça bir şey; sağlıklı ve mutlu insanlar için hemen hemen bir tür eğlence olduğunu hissediyordum.
Kör baykuş (sadık hidayet)