• "Ben bir sistemim, bana karşı kazanılmaz!"
  • 312 syf.
    1940 yılında Ankara da doğan Zarifoğlu zengin bir eğitim dünyasına sahiptir. Üslubu , tarzı ve tavrı ile diğer şair ve yazarlardan ayrı bir yerdedir her zaman. Şiirlerindeki derinlik, yazılarında ki şairane düzen onun hayatı ve kişiliği hakkında da okuyucuya bilgiler sunmaktadır.
    Zarifoğlu, yaşadığı dönemin olaylarını net gören ve sancılar içinde ruhu yaşama direnen güçlü bir karakterdir. Onun; kitapları , şiirleri , denemeleri ve yazıları ruhunun yansıması ve samimiyetinin birer kanıtıdır. Abartıdan uzak yalın ve anlaşır bir dille her okuyucusuna hitap eden zarif bir şairdir. Okuyucusunu anlam ve kavrama konusunda yormayan anlatmak istediğini net anlatabilen bir üsluba sahiptir.

    Bir değirmendir bu dünya öğütür bir gün bizi. İsmini verdiği deneme kitabı ; Zarifoğlu'nun duyarlılığını , hassasiyetini , kendi iç dünyasındaki huzursuzluklarını , müslümanların her gün düçar olduğu acıların sancılarını yüreğinde hisseden modern dünyanın bunalımlarından kaçmak için yazılarına sığınan ve bu uğurda yazdığı denemelerinden oluşan eşsiz bir eserdir. Her sayfa da buram buram acı kokan Batı'nın kirli oyunlarını , kapitalist sistemin müslümanlar üzerinde oynadığı oyunları anlatan ve bu sistemde müslümanların İslam dünyasının nasıl bir tehdit altında olduğunu gözler önüne serer. Kendi yazdığı dönemden bugünün Müslümanlarına da yazılmış güzide bir eserdir.
    Müslümanlar için ilmihal okumalarının kuran ve siyer ışığında aydınlanmanın önemine vurgu yapar . Evlerimize kendi ellerimizle koyduğumuz televizyon ve kitle iletişim araçlarının tehlikelerinden ve bunun toplum üzerindeki etkilerinden bahseder. Kapitalist sistemin insanları nasıl hasta ettiklerini , ilaç sanayi sektöründe dönen oyunlara da atıfta bulunur.
    Batı'nın korkunç nice oyunlarını , İslam'a olan düşmanlıklarını, müslümanları nasıl yok ettiklerini yerine sahte bir yüzle saygı kisvesi görünümüne bürünüp içten içe İslami yok etmenin oyunlarını nasıl oynadıklarını da anlatır . Doğu Türkistan'daki Müslümanların içten nasıl bölündüklerini Rusya ve kızıl Çin şarlatanlarının hilelerini de yazar. Batı'nın korkunç ve kirli yüzü gün yüzüne çıkar .
    Evlerimizde , TV karşısında binlerce Müslümanın uğradığı zulümleri işkenceleri koltuklarımızda evlerimizde nasılda duyarsızca geviş getire getire rahatlıkla izlediğimizden yakınır yazar . Yıllar önce yazılmış ama bugünün Müslümanını ne iyi anlatır . Hangimiz bugün evimizde zulüm gören bir insana, müslümana , İslam'a yapılan düşmanlığa direnip elinden hiç birşey gelmezse bile elini açıp onlar için dua edebilecek kadar hassasiyetini korumuş durumda. Bir gece Teheccüd vakti tüm gönlünü samimiyetini de yanına alarak ellerini Mevla'ya açıp dünyanın her yerinde zulüm gören müslümanlar için ihlâsla dua et . Öyle içten bir dua olsun ki ruhen müslümanların üzerine yağan mermilere , bombalara siper ol gövdenle bir avuç duanla. Ola ki senin duan hatrına bir evlat yetim kalmaktan kurtulur , ola ki bir baba evlatsız kalmaktan. Ellerin gökte avucunda gözyaşlarınla ulaşırsın tüm acı çeken gönüllere.

    Görünüm olarak müslüman lakin davranış ve yaşayış olarak sınıfta kalıyor bugünün modern müslümanları. Derler ki : sahabileri görseniz bunlar müslümandır dersiniz. Lakin sahabiler bugün müslümanları görse vallahi bunlar müslüman değildir derler.
    Sürekli kolaya kaçma , rahata kavuşma , derdinde . Kurban kesmemek adına kendisine binlerce fetva çıkaran insanlar var bugün. Kur'an'ın sünnetin ehemmiyetini idrak edemeyecek kadar zişuur koflar dolu meydanlarda. Modernlik ve çağdaşlık adı altında islamı ve müslümanları gerici ilan edenlerde var. Bizde cihad edecek güç yok, lakin bir şeyi elimizle veya dilimizle düzeltecek takatimizde yok. Bozgunculukta ve kolaycılıkta üstümüze yok. Hele dedikodu gıybet varsa saatlerce süren anlamsız kelimeler yığını ile beş vakit namaza dururken aklımızda kalbimizde namazda duramazken bedenen artık huzurdayız . Onu da aradan çıkarıvermek adına .
    Gözden geçirmek lazım , kendimizi , yaşayış şeklimizi davranışlarımızı tutarsız/ tutulamayan yanlarımızı. En önemlisi de kalbimizi... İçim temiz demekle büyük hesap gününden sıyrılamayşımızı. Bugün hanelerimizi teknolojil saldırılardan koruyamayabiliriz.
    Lakin kalbimizi korumak elimizde orası bizim kurtuluşa giden tek yolumuz. Orası duzelirse davranışlarımız , hallerimiz, kelimelerimiz de düzelir .

    Kitap benim tavsiye listemde. Etrafta eline yeni kalem almış üç beş satır aşk şiirleri yazıp , aşıklıktan dem vuran , dünyadan insanlardan bir haber olan yazarları okumak yerine . Size birşeyler katan özünuze , geçmişinize sahip çıkmanızı telkin eden yazarlara yönelin. Bu neden Zarifoğlu olmasın.

    Keyifli okumalar
  • 80 syf.
    Bir psikiyatrist incelemesi...
    Bir sanatçının ölümsüzlüğü, kullandığı sembol dilinin gücü ile orantılıdır. Çünkü sembol dili evrenseldir ve her çağda geçerlidir. Kafka’nın bir sabah uyandığında kendisini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa’sı ise buna en iyi örneklerdendir.
    Neredeyse 100 yıl önce Kafka, kapitalist toplumun ulaşacağı noktayı ‘böcekleşmiş insan’ metaforu ile anlatmaya çalışmıştı. Psikolojik açıdan bakıldığında ise böcekleşme, psikotik bir öğedir ve parçalanmayı ve kaybolmayı sembolize ediyordu.

    Aslında Kafka, modern hayata ve kapitalist sisteme ağır bir eleştiri getiriyordu. Değişen toplumsal ilişkileri, kendilerine ve dünyaya yabancılaşan ve yalnızlaşan insanları anlatıyordu. Bireyler önce parçalanıyor, sonra değerlerini yitirerek kaybolup gidiyordu.
    Hatta Gregor Samsa’nın hissettiği baba otoritesinin baskısı bile, sistemin vasat insan üzerindeki baskısına; ailesinin ekonomik sömürüsü ise tepedeki büyük kapital sahibi ailelerin toplumları sömürmesine benziyordu. Çünkü sistemin sahibi olan bu ailelerde ataerkil kafa devam ediyordu. Liberalizmdeki özgürlük ve demokrasi masalları ise, sistem sahiplerinin medya ve sosyal medyası ile seni uyutmasından başka bir şey değildi.
    İNSANIN DEĞERİ, YAPTIĞI İŞ İLE EŞDEĞERDİ

    Modern dünyaya dikkatle bakıldığında, insanların statü göstergesi nesneleri yanlarında istedikleri, ama onları aşağı çekecek şeyleri (aile, arkadaş vb.) istemedikleri görülüyordu (1). Tıpkı böceğe dönüşen Gregor’un istenmemesi gibi…

    Kapital sisteminde insan, fonksiyonu ile özdeşleştiriliyordu. İnsanın değeri, yaptığı iş ile eş değerdi .İnsani özellikler değil, unvan ve maddiyatlar ön plandaydı. Dış görünüşleri ile değerlendirilip, gerçekte ne olduklarına bakılmıyordu .Eğitimli insanlar bile doktor, avukat, mühendis vb. unvanların arkasına saklandıklarını göremiyorlardı.
    Komşusunun külüne muhtaç olan, iyi ve kötü günlerinde sosyal çevresi ile duygusal bağını devam ettirmek zorunda kalan insan ise yok olmaya mahkumdu. Maddiyat ve çıkarlar, duygusal ihtiyaçların yerini alıyor ve bireyin statüsü ne kadar tükettiği ya da ne kadar harcadığı ile belirleniyordu. Tükettiği ürünler ise, bir nesne olmanın çok ötesinde birer anlam kazanıyordu
    İşte bu aşamada Marx’ın bahsettiği ‘meta fetişizmi’ ortaya çıkıyordu. İnsanlar cansız nesnelere, insanların sahip olabileceği nitelikleri atfetmeye başlıyordu .Emeğin karşılığı para idi, insan bir süre sonra emeğine yabancılaşıyordu. Teknolojik ürünlere ve eşyalara, insanlara gösterilmesi gereken saygı gösteriliyordu. Antikalar, arabalar, cep telefonları gibi cihazlar ise ayrı bir önem kazanıyor, hatta seviliyordu. İnsan ise sömürülüyordu. Böyle olunca insanlar birbirinden uzaklaşıyor ve yabancılaşıyordu. Weber’in dediği gibi, önce insanlıktan çıkan birey, sonra Kafka’nın böceğine dönüşüyordu.
    Peki bu gün ki gelinen aşamanın anlamı… Yani sosyal medya neydi?

    Aslında bir böcek network’u idi. Yani, sisteminin böcekleştirdiği insanların bir internet ağı ile birbirlerine bağlanmasından başka bir şey değildi
    bu gün yüz yüze iletişimi bırakarak internet mecralarına kapılan ve paylaşım çılgınlığı ile sosyalleştiğini zanneden bireyler, tıpkı böcekleşmiş Gregor Samsa gibi kendilerine ve çevrelerine yabancılaşıyor, ailesel ilişkileri zayıflayarak yalnızlaşıyorlardu
    böcekleşen Gregor’un büyümesi ve odada hareket edemez hale gelmesi bile benzerdi. Hatta sosyal medyada sahte kimlik yaratma durumu vardır ki; gerçek kimliği ile sahte kimliği iç içe geçen birey, sonuçta kendi özüne yabancılaşıyordu .

    Kitapta Gregor’un vücudu bir böceğe dönüşse de, zihni insan zihni olarak kalıyor ve bir süre sonra bedeni ile zihni arasında bir kopukluk ortaya çıkıyordu .Bu gün internet ve sosyal medyada uzun zaman geçiren kişilerde de neyin gerçek neyin sanal olduğu ayırımı ortadan kalkıyordu. Bu durum beden ile zihin arasındaki bir kopukluk değil miydi?

    GREGOR’UN PENCERESİ, MEDYA VE SOSYAL MEDYA EKRANI MI?

    Peki böcekleşen Gregor’a haz veren tek şey neydi?

    Pencereden dışarı bakmanın ona verdiği özgürlük hissi ...Bu hissi veren bu pencereyi ise, televizyon, bilgisayar ve telefon ekranlarına benzetmek yanlış olmaz. Çünkü sistemin sahipleri bu ekranları ‘dünyaya açılan pencere’ olarak sunmuşlardı. Ama sonra ne oldu? Tıpkı bu pencerenin Gregor’un alışılmış besini haline gelmesi gibi, sosyal medya da nettekilerin besini haline geliyordu.
    Ayrıca romanda çalar saatin durup dinlenmeyen tik takları dikkati çekiyordu. Aslında bu durum kapitalist sistemde değişen zaman kavramını anlatıyordu. Çünkü gün doğumu ve batımı ile tanımlanan gün, mesai saatlerine göre tanımlanmaya başlıyordu. Baharın gelişi ise, çiçeklerin açması ve cemrelerle değil, yaz saati uygulaması ile başlıyordu
    İşte Kafka’nın büyüklüğü de buradan geliyordu. Kullandığı böcekleşme metaforu ise, kapital sisteminde bir asır sonra gelinen aşamayı anlatıyordu.
  • Kapitalist ve tüketimci etik, bir madalyonun iki yüzü gibidir. Zenginlerin uyduğu birincil emir "yatırım yap!"ken, geri kalanların uyduğu birincil emir "satın al!"dır.
  • Şimdilerde Avrupa olarak bilinen coğrafi bölge, Amerika fethinden önce, Asya'nın Batı ucunda fakir bir tarımsal yarımadaydı. Dünya ekonomisinin önemsiz bir unsuruydu ve dünyanın geri kalanına sunabileceği fazla birşeyede sahip değildi. Dünya ekonomisinin hatırı sayılır bir unsuru olabilmesinin yegane yolu, fetihlerden geçiyordu. Orta Çağdaki Haçlı Seferleri tam bu ihtiyaçtan doğan bir macera idi. Daha sonraki dönemde [15.yy] İspanya'dan Yahudilerin ve Endülüs Müslümanlarının atılması, Batı Afrika'dan köle ticareti ve 1492 sonrasında İspanyollar tarafından Amerika Kıtasının fethi, birikmiş zenginliğin yağmalanması, oradaki uygarlıkların tarih sahnesinden silinmesi, jenositler ve katliamlar, Avrupa'dan taşman bulaşıcı
    hastalıklar sonucu ortaya çıkan emek açığını kapatmak üzere Afrikalıların avlanıp köleleştirilerek Amerika'ya
    taşınması, Avrupa denilen bölgenin altı katı büyüklüğündeki Amerika toprağının Avrupalıların özel mülkü haline
    getirilmesi; değerli madenlerin [altın, gümüş] çıkartılıp Avrupa'ya taşınması, daha baştan kapitalist nitelik taşıyan tarımsal plantasyonların açılması. Atlantik bölgesini önemli bir ekonomik-ticari merkez haline getirdi. Avrupa'nın zenginliği esas itibariyle üç kıtanın beşeri ve doğal zenginliğine ve servetine el koymaya dayanıyordu.
  • Bütün ülkelerin elinde tüketilemeyen ve satılamayan üretim fazlası olduğu zaman, kapitalist sistem kendi besleyip büyüttüğü o korkunç kar sisteminin altında kalıp yok olacaktır.
  • 124 syf.
    ·3 günde·8/10
    🦌Doppler; Norveç’te yaşayan,bisikletten düşmesi sonucunda,ailesini bırakıp ormanda çadır kurarak yaşamaya kalkışan bir adamın hikayesi.Parayı araç olarak kullanmayan,takas sistemiyle geçinen,günlük yaşamdan kendini soyutlamış,insanların kalabalığından kaçmış bir adam Doppler... Bongo isimli geyik yavrusunu,yavrularından daha çok benimseyen bu adamın yabanıl yaşantısının hikayesini çoğu zaman gülümseyerek okudum.Yazar,eserde sade ve doğal bir dil kullanmış,dolayısıyla herkesin anlayacağı türde akıcı bir hikaye.Erlend Loe kitabın içeriğinde genel olarak; kapitalist ve modern dünyayı,tüketim toplumunu ve çılgınlığını ‘Dünya insanlara ait değil,insanlar dünyaya ait’zihniyeti ile anlatmış.Eleştirel bir o kadar mizahi bir üslupla yazmış.Bu kitabı,beğeneceğinizden eminim.2.kitabı Bildiğimiz Dünyanın Sonu ‘nu da en yakın zamanda okuyacağım umuyorum.