• Geçmiş karadelik gibidir, eğer çok fazla yaklaşırsan seni yutar..
  • Deleuze ve Guattari'ye göre uçuş hatları kendi içinde ne iyidir ne de kötü, açık uçlu süreçlerdir bunlar. Şizofreni ve paranoya, rizom ve ağaç, katmanlar ve kaçış hatları arasında ikili bir karşıtlık söz konusu değildir. Katmanlara karşı olmak, katmanlara (örgütlenmeye) ve kaçış hatlarına karşı çıkmak (organsız bir bedene dönüşmek) yeterli değildir. Kaçış hatlarının kendilerine özgü tehlikeleri vardır ve bunlar da Dövüş Kulübü açısından ilgi çekicidir.

    İlk tehlike kaçış yolunun tekrar katmanlaşmasıdır: Bütünüyle katmansızlaşma korkusu içinde katı bir parçalanma ve ayrımcılık çekici görünebilir. Bir kaçış hattı ne zaman bir kuruluş, kurum, yorum, karadelik, vs. tarafından durdurulsa, "yeniden bölgeselleşme" meydana gelir. Dövüş Kulübü başlangıçta
    "güvenlik yanılsamasıyla" alay etse de, kaçış hattını izleyen yeniden bölgeselleşme olur. Bir projeye, Kargaşa Projesi'ne evrilir. Bir "anarşi bürokrasisi"ne dönüşen (a.g.y. 119) Kargaşa Projesi, Dövüş Kulübü'nün "bireyin grupla, grubun liderle ve liderin grupla tüm özdeşleşmeleriyle kitlesel öznenin paranoid konumu" olarak tekrar bölgeselleştiği noktadır (Deleuze ve Guattari 1987: 34). Dövüş Kulübü'ne nazaran, Kargaşa Projesi daha ziyade çoklu kaçış hatlarının çoğuna bir rezonans veren Jack/Tyler merkezinde toplanır. Yöntemler de değişir: "Bu insanları köleleştirerek onlara özgürlüğün ne olduğunu göstermeli, onları korkutarak cesaretin ne olduğunu öğretmeliyiz" (a.g.y. 149). Yeni kurallar şöyledir: "soru sormak yok", "Tyler'a güvenmek zorundasınız", vb. (a.g.y. 125). Dövüş Kulübü bir çeteyken, Kargaşa Projesi daha çok bir orduyu andırır. Dövüş Kulübü sertliğin duygulanışlarının bir mikrokozmunu yaratır: yersiz yurtsuzlaştırır ve kitleleştirir, ancak bunu yalnızca yersiz yurtsuzlaşmanın önüne geçip yeni bölgeselleşmeler yaratmak amacıyla yapar.

    Kaçış yolunun kendini pek belli etmeyen ancak daha ilginç ikinci tehlikesi ise "açıklık"tır. "Toplumsal"ın moleküler dokusunu algılayabilir hale geldiğinizde, bu dokudaki boşluklar ortaya çıktığında "açıklık" ortaya çıkar. Önceden kompakt ve bir bütün halinde görünen şey şimdi sızıntı yapar gibidir; farksızlaşmalara, örtüşmelere, göçlere, melezleşmelere geçit veren bir dokudur bu. Dövüş Kulübü'nün Kargaşa Projesi'ne dönüşmesiyle açıklık ortaya çıkar. "Her şey hiçbir şeydir, ve aydınlanmak acayip havalı bir şeydir" (Palahniuk 1997: 64).
    Dövüş Kulübü'nün üyelerini kendine hayran bırakmasının sebebi de açıklıktır. Bu bakımdan Dövüş Kulübü sertliğin tehlikelerini minyatür bir ölçekte yeniden üretmekle kalmaz, aynı zamanda mikrofaşizmdir. "O müthiş paranoid korkunun yerine binlerce küçük saplantı, bariz hakikatler ve açıklıklara saplanıp kaldık. Bu açıklıklar her karadelikten fışkırıyor, artık bir sistem teşkil etmiyor; gümbürtü ve uğultudan ibaret; herkese yargıçlık, adalet dağıtıcılığı, polislik ya da mahalle SS'liği misyonu yükleyen körleştirici ışıklardan ibaret" (Deleuze ve Guattari 1987: 228).

    Üçüncü tehlike ise şudur: Bir kaçış yolu, yaratıcı potansiyelini yitirerek bir ölüm hattına dönüşebilir. Dövüş Kulübünde gerçekleşen tam da budur: Kaçış yolu duvarı aşar, kara deliklerden kurtulur; ancak diğer hatlarla bağlantı kurup her defasında değerliğini artırmak yerine yıkıma, tam da ilgaya, ilga tutkusuna dönüşür" (a.g.y. 229). Aslına bakılırsa faşizm ölüm hattı haline gelen şiddetli bir kaçış hattının sonucudur; bu kaçış hattı özyıkımı ve "ötekilerin ölümü aracılığıyla ölümü" arzular (a.g.y. 230), kendi baskısını arzular. Kaçışın ölüm hattı haline geldiği yer savaşın (yıkımın) savaş makinesinin eki olmaktan çıkıp asıl amacı haline geldiği noktadır.
  • Çoğu galaksinin çekirdeğinde Güneş kütlesinin milyonlarca ya da milyarlarca katı büyüklükte süper kütleli karadelikler bulunur. Karadeliğin kütlesi o kadar yoğundur, kütle çekimi o kadar kuvvetlidir ki ışık bile kaçamaz. Bu süper kütleli karadelikler etraflarından sürekli madde çekerken, bu maddeler karadelik etrafında dönen bir disk oluşturur ve süper hızlı parçacık püskürtmeleri gerçekleşir. Radyo galaksilerde ve kuasarlarda gözlemlenen olgu budur.
  • Şöyle bir geriye bakıyorum da neler yapmışız, neler görmüşüz? Âşık da olduk, bir kediye ister istemez bir taş da attık. Çocukluğumuz olsun, gençliğimiz olsun olumlu yanlarımızı hep bir içtenlikle anlatır dururuz, elden ele dilden dile yayılmasına hiç engel olmayız fakat kötü bir anımız varsa bunu hemencecik unutur, o konudan bir daha hiç bahsetmeyiz. Çünkü kimsenin duymasını istemeyiz. Birilerinin adına değil, insanlık adına söylüyorum: Biz buyuz. İnsanız.

    Bir bilim-kurgu kitabı olarak, özellikle 'Çember' ismiyle çok güzel yerlere yelken açılacak zannettim ama yanılmışım. Evet konu, kurgu güzeldi fakat gerek anlatım tarzı gerek sıkça aynı olaylar bir yerden sonra tamamen sıkıcı geldi. Ve bitinceye kadar böyle gitti. Epey kötüydü kitap. Eğer bir bilim-kurgu kitabı okuyucuyu içine çekemiyorsa, onu yani okuyucu kendi dünyasından alıp başka gezegenlere başka diyarlara götüremiyorsa neydem ben o kitabı, neydem ben o yazarı?

    Eserde girişimci Mae Holland'ın, ünü Dünya çapında yer edinmiş bir firma olan 'Çember' ile yaşadığı macerasına tanık oluyoruz. Her türlü veriyi, bilgiyi hazinesinde saklamaktan kıvanç duyan bir holding. Müşterilerinden hiçbir saklı gizlisi olmayan, şeffaflığı ilke edinmiş bir kuruluş. ''Mahremiyet hırsızlıktır.'' diyen bir toplum. Rakamlarla insanlığı eline almış, kafesindeki en güzel meyvelerle her türlü canlıyı içine çeken bir sistem: Çember. En güzel şekil. Ama bu çember an be an hepimizi gözetliyor. Düşünsenize? Odanızda, işyerinizde, parkta, yolda, lanet tuvalette bile bir gizli mercek. Neye bakıyorsun, ne görüyorsun?

    Aslında sildiğimiz her veri, fotoğraf, video silindi zannetsek de bu iş öyle değil tabii. Günümüzde bile çoğu programla kaybettiğimiz dosyaları geri getirmek mümkün. Bilgisayarın veya telefonun başına oturduğumuz andan itibaren herşey belleğe giriyor ve yarın, belki 1 belki 50 sene sonra karşımıza çıkacak. Biz olmasak bile çocuğumuz görecek onu. Babam hırsız mıydı, annem aslında şu muydu diyecek? 300 sene sonra da 3., 5. kuşaktan torunlarımız, atalarımız beş para etmezmiş diyecek. Çember de bunu amaç ediniyor zaten: Herşey açığa çıkmalı!

    Teknoloji çağımızın vazgeçilmez bir parçası olduğu sürece kendimize bir karadelik yaratacağız. Ve bu karadelik sonsuza kadar sürecek şekilde bizleri içine çekecek. Tablet başındaki çocuklarımız günden güne erirken... solarken... biz yetişkinler de telefonlarımızla bir uzaylı gibi hüküm süreceğiz. Ufoyu, uzaylıyı uzakta aramaya gerek yok. 2-3 asır sonra bizler tamamen uzaylı olup çıkacağız. Çember bizi içine hapsedecek. Çıkamayacağız oradan. Belleklerimizde kalan bir parça insani kırıntılarımız varsa, belki bu bizlere yardımcı olacaktır. Beynimiz robotları mı yoksa ruhumuzu mu dinleyecekler?

    Bir çiçek bir tuşdan daha kıymetli değilse sevgiyi boşa aramamalıyız.
  • Baştan anlaşalım tuvaletlerden, lağımdan, keneften, özellikle sineklerden ve boktan bahsedilince ıyk, miğdem, iğrenç, booğh vs. tepkileri verebilecek potansiyeldeki arkadaşlarımızı pistten alalım. Çünkü bu kitap tam anlamıyla "ÇOK BOKTAN".

    "BOK YİYİN, MİLYONLARCA SİNEK YANILIYOR OLAMAZ." (syf 30)
    Şüphesiz kitabın en muazzam, komik ve düşünmeye açık cümlesi.

    En son yazarın yalnızlığını bu denli hissettiğim kitap Sadık Hidayet'in Aylak Köpek kitabıydı. Ama bu kitap bir yönden farklı: Aylak Köpek'te kitap boyunca hep yalnız hissetmiştim ancak bu kitapta git gide derinleşen bir yalnızlığı hissettim. Son 10 gündür başıma gelen birkaç saçma şeyden sonra biriken duygu selimi de işin içine katarsak hiç elimi korkak alıştırmadan her halttan bahsedip deşarj olmayı planlıyorum. Her neyse bu konuya tekrar dönücem başlayalım:
    6 aydır eşiyle beraber olmadığı halde hamile olması haberiyle sarsılan bir adam düşünün. Hele bir de bizim toplumumuzda düşünün felaket çağrıştıran bir durum değil mi?  İşte öyle değil, boşanma kararı aldıkları halde ilginç bir şefkat duygusuna kapılan beyefendi ve hâlâ eşiyle evlenmesi gibi boşanma sürecini de dolu dolu yaşayan biri.
    "Karımın hamileliği artık belli oluyordu. Kulağa masumca gelen bu ifade farklı bir gerçeğe dayanıyor, eğer size şeyi söylesem, nasıl desem ki... Karım benden hamile değildi, yani hamileliğinin yaratıcısı ben değildim. Baba başka birisiydi, o ise hâlâ benim karımdı. Hamilelik ona iyi geliyordu, hareketlerine bir tür dinginlik getirmiş, sivri omuzlarına hoş bir dolgunluk sağlamıştı." (Syf 28)

    Konu bundan ibaret gibi görünse de başta, kesinlikle çok daha farklı ve ilginç bir yere gitmeye başlıyor. Boşanma olayı bunu tetikliyor ve gitgide yalnızlaşan bir adam görüyorsunuz. Ve yalnızlığın dönüştüğü şey gözlem duygusunun uç noktaya varması. Bilen bilir Hüznün Fiziği kitabında da hayvanlara ve bitkilere karşı muazzam bakış açısını, bizim onlara baktığımız gözle acaba onların bizi gördüğü şekil nasıl diye düşündürmüştü kitap boyunca. Ve tadına doyamadığım o kitaptan sonra bu da muazzam oldu.
    Romanlarda bitkilerin üremesinden , tuvaletler, sinekler, hayatımızda rutine binmiş şeylerden bahsedilmesi alışılmışın dışında şeyler ancak bu kitapta hepsinden bolca var.
    Gospodinov kitap için "Kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı hakkında bir kitap" diyor. Ama gel gör ki imkânsızı başarmış ve iyi ki de başarmış!
    Buraya kadar geldiyseniz sıkıcı bölümü atlamış ve eğlenceli kısma başlamak üzere olduğunuzu belirtmek isterim.
    Evet tuvalet, yediğimiz besinlerin absorbe edilmesi sonrası işe yaramayan kısmını vücut dışına atmak için kullandığımız aracı.  Bu mudur? Evet budur. Ve yazarın sitemi neden bu kadar doğal bir oluşumu bu denli iğrençlik kategorisine koyup üstünü örtmeye çalışıp, yarım saat sonra gidip o klozete oturuyor olmamız. Bu kadar basite indirgenmeyecek bir konu olduğunu düşünüyorum, belki o niyetle yazmadı yazar ancak ben bir alegorinin olduğunu, çünkü bu doğal sirkülasyonun müthiş derecede ruhumuzla bağdaştığını düşünüyorum. Ruhumuzu, duygularımızı, benliğimizi, ne denli yansıtıyoruz? Saklıyoruz, kimse görsün istemiyoruz, çünkü kokuşmuş, çünkü pörsümüş, çünkü kabul görmeyeceğini düşünüyoruz...
    Hepimizin yaşadığı şeyler, tuvalete gitmek de yalnızken düşünmek de aynı şey. Ancak ikisini de hiçbirimiz yapmıyormuşuz gibi davranıyoruz.
    Cesaretsiziz.
    Tuvalet 2 metrekarelik bir alan ve fiziksel yalnızlık için muazzam ölçülere sahip bir yer. Ancak ruhun yalnız kaldığı yer, boşluk.
    Hem de sonu olmayan bir boşluk ve o boşluğa her bıraktığımız duygunun, kelimenin, yaşantının sonsuzluğa karıştığı ve göz göre göre bıraktığımız şeylerle dolu bir karadelik. O karadelikteki şeylerle dışa yansımamız arasında da uçurumlar...
    Hüznün Fiziği' nde de şu cümlelerinden aynı fikirde olduğumuza kanaat getiriyorum:
    "Ve bizim varolmayışımıza dair -yokluğumuz o kadar yoğun ki, farkedilmemiz için sıradışı bir şeyler yapmamız gerekiyor." (Syf 202) Gospodinov belki de bu romanıyla farkedilmeye çalışmak için sıradışı şeyler anlatmaya çalışmıştır, kimbilir.
    Dostoyevski işi çözmüştü ama o da çaresizdi bu konuda: "... niçin içimizden gelenleri olduğu gibi dosdoğru söyleyemiyoruz? Neden herkes olduğundan daha sert gözükmeye çalışıyor? Bir insan, içini içtenlikle ortaya dökmeyi neden duygularına bir hakaret olarak kabul ediyor?."( Beyaz Geceler- syf 58)

    Ve son olarak "kokuşmuş ruhlarımıza selam olsun!"


    "Tümüyle yok olacağım
    Dedi
    Dinozorlar gibi
    Tümüyle yok olacağım
    Dedi" (Syf 143)

    Keyifli okumalar...
  • Karanlık piyano tuşunda gece sesleri, kalbim karadelik. Ruhum uçarken benimle ol. Kaybol.