• Yatak odasına geçildi. Papazın kadehine doldurulan şarabı orada içmesi adetti. Odayı kutsamak dedikleri şeydi bu. Bu kutsama işi, uğur getiriyor, karı koca kavgasını engelliyordu.
    Emile Zola
    Sayfa 336 - Oğlak - 2003
  • Bir tanıdığım karı koca, evde kavgalar artınca yazılı bir anlaşma yapmışlardı. İkisi de hoşlanıp hoşlanmadıkları şeyleri ve birbirlerinden nasıl davranışlar beklediklerini yazmışlardı.

    Kadının ilk maddesi "Benimle konuşurken bağırma." olmuş.
    Erkeğin ilk maddesi "Köyümüze asla kötü deme."
  • İslam’da karı ve koca bir bedende iki ruh gibidir. Beden ise yuvadır, evdir.
  • Kaç ülke var adaletli yönetimiyle herkesin gıpta ettiği? Ya da kaç tane halk var yaşadığı hayattan, yönetiminden, işinden, ailesinden, eğitiminden memnun? Hatta en önemlisi eşitsizliğin olmadığı ve herkesin bir yerlere hakkıyla geldiği yani torpilsiz kaç hayat var şu dünyada?
    Yok! Hiç olmadı! Bu gidişle asla olmayacak!
    Ama Ütopya öyle mi, kusursuz sistem ve buna dahil olanlarla kurulan yaşamda neler var neler...

    Huthlodaeus ( koca karı masalları anlatan) hayalindeki anayasaya sahip devleti son seyahati sırasında tesadüfen keşfettiği Ütopya adasında bulur.
    Bu adanın yönetimi ve yargısı yurttaşların kamu hakları mükemmeldir.
    En önemli özelliği tarım ülkesi olmasıdır ve halkın her kesimi ziraat hakkında bilgi sahibidir.
    Adanın herhangi bir kentini tanımak diğer kentleri tanımakla eştir çünkü hepsi birbirine çok benzer ve zenginlik ya da fakirlik gibi statü farkı ortaya çıkaran durumlar söz konusu değildir.
    Her kentin yöneticisi farklıdır ve ülkede tek bir yönetim söz sahibi değildir. En önemlisi de seçilen bu yöneticiler, toplumda akıl ve ahlak olarak üstün görülen kişilerdir. Ayrıca yönettikleri bölgede en iyi hizmeti vermek temel ilkeleridir.
    Toplumda herkes bir aradadır çünkü yaşlı olan kesimin deneyimleri gençlere örnek olmalıdır. Ayrıca toplumdaki ilişkiler yüzeysel değildir ve evlilik kurumuna çok önem verilir, kendilerine ya da topluma zarar verecek boyuta gelmedikçe boşanmalara izin verilmez.
    Ütopya da para yoktur ve halk kendi üretimi olan ürünleri bir merkezde toplayarak toplumun her kesimine sunar, böylece dileyen herkes istediği kadar ürünü alabilir ve ortada eşitsiz bir durum oluşmaz.
    Halk arasında eşitsizlik yok demiştik bu yüzden köle kavramına çok nadir rastlanır ki bu da çok ağır suç işleyen kişilerle verilen cezadan dolayıdır.
    Toplum istediği dine inanmakta özgür ve farklı dinlere inanan herkes birbirine saygı duymak zorundadır.
    Ütopya da savaş insanlık dışı bir olaydır ve bu ülkenin her ferdi çok değerli olduğu için mecbur kalındığı takdirde savaş için başka ülkelerden ücretli askerler alınır.

    Huthlodaeus diğer devletlerde ki krallığı ve onun tebaasını anlatırken, halkı saf dışı bırakıp da zenginliğe tek başına yürümenin eninde sonunda o devleti yıkacağını özellikle belirtir. Krallık demek hazinesindeki zenginlik demek değildir der ve ekler tam tersi yönetiminde olduğun halkı en üst seviyeye çıkarmalısın ki herhangi bir isyana mahal vermeden idareyi sağlamalısın. İşte Ütopya bu sistemi kurmuş ve halka eşit derecede mülkiyet sağlamış kimseyi kimseden üstün konuma getirmemiştir. İşleri, evleri, tarım alanları, eğitimleri, kıyafetleri ve daha birçok unsuru ortak kullanan halk, özentisiz bir yaşamda her zaman nasıl daha iyiye ulaşırım derdinde olmuştur.

    Israrla tarım ve toprağa olan saygılarından emeklerinden bahsedilmiş. Bu da bana Beyaz Zambaklar Ülkesi'ndeki verimsiz toprakla nasıl üretim yapılır da ülke kalkınır felsefesini hatırlattı. Mevsim şartları çok uygun değil toprak da çok verimli değil ama üretim için bunlar bahane olarak görülmemektedir çünkü Ütopya'da her birey yeterli oranda ziraat bilgisine sahiptir. Doğaya olan saygıları ise bana Avatar filmini anımsattı. Filmde ana kaynak olan daha doğrusu doğanın ruhu olarak nitelenen ağaç sadece bir sembol belki ama filmde asıl belirtilmek istenen de doğaya olan saygı, toprağın kutsallığı.

    İster istemez bir kıyas yapma gereği hissediyorsunuz ya da en azından acaba bu şekilde olsa nasıl olurdu diye bir düşünce sarıyor benliğinizi. Ama görünen bir gerçek var ki Ütopya adasında her şehir nerdeyse birbirinin aynı; ilkim, yer şekilleri, denize olan konumu gibi özellikleri düşününce her ülke için ya da diyelim ki Türkiye için aynı sonuçları almak konumu itibariyle imkansız olacaktır. Velhasıl her şeyinden geçtim de bir kuple olsun adaletinden bize de nasip olsa keşke.
  • Açtım, yorgundum ama uykum yoktu.
    Günlerce yekesiz yelkensiz
    Ne de çok kuş takılmıştı ardımıza
    Ne çok harman gördüm köpükten beyaz...
    Açtım, yorgundum ama uykum yoktu.
    Güneşler hala sağımda solumda
    Sürer gibiydi açık deniz.

    Deniz en ince hayvanı belleğin
    Nerden kalktım, o rıhtım, o çan...
    Bilmiyorum o gök kıyı nereye gitti!
    Bir masal şebboyu çarmıhtaki yaz.
    Deniz en ince hayvanı belleğin
    bir kuşluk vakti tanrının sevdiği
    Görünür zaman yaratan.

    Canlı mıydım? O uğursuz kıyıda
    Öldüğüm gün de bilemedim.
    Hep o sallantı, o devinim, o avcıl
    Bayrak, bir aş tenceresi, bir az
    Küfür, karı kız öyküleri, sonra
    Dipteki ölülerin fısıl fısıl
    Konuşmalarını dinledim.

    Doğdum mu? Nasıl? Belki bir tezlik
    Yeli kımıldadı, kan gibi.
    Ağaç ve kızak, demir, yağ, halat, katran,
    Boya kutuları, sünger, tel ve gaz...
    Derken gün kokulu yüreğimdi ilk
    Yapının boş gömütünde dikili
    Sabırsız kaburgama çarpan.

    Ruh, şarabı gördü üzümden önce
    Süt, kan olmak için devinir
    Tohum bildi herkesten önce ekmeği
    Gün, denizi salıvermeden batmaz.
    Ruh, şarabı gördü üzümden önce
    Ağaç ne diye kalktı çiçeklendi
    Denize inmesi nedendir?

    Ah yalnızlığın gömük kapıları
    Aysız ayışığı gibiydim
    Geceleyin gece, gündüzleyin gün
    Gibi suyun altınavuran yalaz.
    Ah yalnızlığın gömük kapıları
    Bir yağmuru dinlercesine bütün
    Anları iç içe bilirim.

    Bir tekne her zaman düşüncelidir.
    Bizimle demirledi gece.
    Karaya çıktı tayfalarım uykulu.
    Pruvamda çok acayip bir yıldız
    Konmak istercesine gider gelir
    Suları budanmış bir yolculuğu
    Sürdürmek isterdi kendince.

    Kara yakındı önce, ödağacı
    Kokusu sarmıştı geceyi.
    Ve bir kuş bağırdı çağırdı tepemde,
    Fosforlu sesi kabarık ve ıssız.
    Lale rengindeydi şimşeğin dalı
    Ve güneydoğunun yangını pembe
    Nakışlı bir çanak gibiydi.

    Unutmak istemiyorum bunları
    Göğün damarlarını gördüm
    Fırtına kırının yaban keçisini
    Koşar küpeşteme saçsız sakalsız...
    Ağaç gibi yırtılan karanlığı
    Koca kulaklı lodosu, o fili
    Ah yay biçimdeydi ölüm.

    Yalnızlıktır denizin tek yasası,
    Aşkın altın yasasıdır o.
    Bir gün kum uyanır, ay gıcırdarsa
    Çalınırsa bir gün gömük kapımız
    Kalamazsın sabaha inen suda
    Kalk kürek, yola düşmenin sırası
    Aşkın altın yasasıdır o.

    Kükürt rengindeki ağzı gecenin
    Üfürdü huysuz karanlıkta
    Sintineme düşçül bir ateşböceği
    Kömürdüm, tahtaydım, kurumuş anız
    O böcek oldu yangımı teknemin
    anladım kuşun, yıldızın gizini
    Başladım usuldan yanmaya.

    Söndüremezdi kimse bu ateşi
    Kıyıdan kesilmiş sularda
    Kara hem yakındı şimdi, hem çok uzak
    Bir yanyanaydım onunla, bir yalnız.
    Devirdim bütün yüklediklerimi
    Ve demiri uykuda bırakarak
    Bindirdim eskil kayalara.

    Parçalanıyordum kimse bilmeden
    Ateştim cevizin içinde
    Ve bir gece içinde bilmeden öldüm.
    Ey gece, nereden yol bulacağız
    ey yaralı göğsüme düşen yelken
    Ya sen kürek, solmuş rüzgar gülüm
    Ya sen ne diyeceksin, söyle!

    Deniz durdu, mumyası yıldızların
    Erir gün görmüş kayalıkta
    Ve yürüdü sabah, denizin ineği.
    Ölünce ne yapsak sabah oluruz...
    Ah kara yakındı ve darmadağın
    Kuşları durmuş zaman kadar eski
    Taşları hüzün olan kara.

    Kopmuş uykunun iskeletiyim ben
    Artık yelin göğsü olamam.
    Gördün mü ölümün gözündeki mor rengi
    Söyle, ölüp dirilen Tanrı, Tammuz
    Ay yapraklarının indiği bu dam
    Eski düşleri taşır mı yeniden
    Koca karınlı kuşlar gibi.
  • Roman ,birbirini severek evlenen, hayata bakış tarzları, kişilikleri farklı olan iki gencin anlaşamayarak ayrılmalarını ele alır
    Roman, üniversite öğrencisi olan Nihat ile Ömer’in vapurda giderlerken Ömer’in öndeki yerlerde oturun güzel bir genç kızı fark etmesiyle başlar. Vapur iskelede durduktan sonra Ömer kızı kaybetmemek için arkasından ilerlemeye başlar. Ömer tam kıza sesleneceği sırada yanında orta yaşlı bir bayanın olduğunu görür ve bu bayan Ömer’e seslenir. Kadın Ömer’lerin uzaktan akrabası olan Emine teyzedir. Emine teyze kızın adının Macide ve Balıkesir’deki bir akrabasının kızı olduğunu, musikiye duyduğu ilgiden dolayı buraya konservatuar okumaya getirdiğini söyler.

    Macide Balıkesir’de okurken musikiye olan yeteneği ve ilgisi hocaları tarafından fark edilir. Bu sırada okula yeni gelen genç öğretmen Bedri Bey ile aralarında bir şey olduğuna dair dedikodu çıkar. Bu dedikodu onların arasında bir anda duygusal bir bağ kurar. Fakat Bedri öğretmen sene sonunda okuldan ayrılmak durumunda kalır ve İstanbul’a taşınır.

    Ömer bir akşam Emine teyzesinin evine gider , herkesin morali bozuktur. Macide’nin babası vefat etmiş ve ev halkı bunu Macide’ye söylemiştir. Macide o akşam odasından hiç çıkmaz. Ömer’de kendi için hazırlanan odaya gider ve uykuya dalar. Ertesi gün Macide ve Ömer aynı zamanlarda kalkar evde başka kimse uyanık olmayınca birlikte kahvaltı yaparlar sonra Ömer Macide’yi okuluna bırakır akşamda gelip alacağını söyler. 

    Ömer akşam Macide’yi alır yürüyerek giderlerken Ömer hislerini Macide’ye açıklar. Macide’de aynı şekilde karşılık verir. O günden sonra her gün birlikte gezmeye başlarlar. Macide’nin babasının vefatıyla parada kesilince Macide’den rahatsız olmaya başlarlar ve bir akşam Macide’yi azarlarlar. Buna çok üzülen Macide o gece tüm bavulunu toplar ve evden çıkar fakat nereye gideceğini bilemez. Kötü bir şey olacağını hisseden Ömer ise Macide’nin evinin önünden gitmemiştir. Macide’yi alarak kendi evine giderler. O geceden sonra karı koca olarak yaşarlar fakat geçim sıkıntısı kısa zamanda baş gösterir.

    Ertesi sabah postanedeki işine gider öğlen de Hafız efendi ile yemeğe çıkar Hafız efendi bir sıkıntısını Ömer’e anlatır . Kayınbiraderi hapse girer kefaret için kasadan iki yüz elli lirayı alıp kayınbiraderine verdiğini söyler. Tahliye edildiğinde parayı alıp tekrar yerine koyacağını söyler fakat mahkeme bir türlü olmaz. Rahatlamak için de Ömer’e anlatır.
    ....

    Balıkesir’den başlayıp İstanbul’da son bulan bir aşk macerası anlatılır. Bu serüvenlerde üç temel şahıs vardır: Macide, Ömer ve Bedri. Macide ve Ömer birbirlerini iyice tanımadan evlenirler. Oysa ikisi ayrı dünyaların insanlarıdır, kişililikleri birbirinin tam aksi yönünde olan insanlardır.

    Roman realist bir anlayışla yazılmıştır.
    Bu eser bir aşk romanıdır.

    Cumhuriyet kavramının henüz sindirilememişliği, hayata getirdiği yeniliklere adapte olamayan halkın uyum sağlama çabaları, toplumda meydana gelen aydın ve geri kalmış Anadolu ayrımı, romanda belirli karakterler üzerinden verilmeye çalışılmıştır. Sabahattin Ali, aydın kesim olarak nitelendirilen sınıfın temsilcisini Ömer karakteri üzerinden; Anadolu’nun bağrından gelen Macide isimli karakterle bir aşk döngüsünü geleneksellikle modernliği mukayese ederek anlatır. 
  • İslam şeriatı evlilik yasalarını, ahlakı, sevgiyi ve şefkati koruma prensipleri üzerine oturtmuş, karı-koca arasındaki aile bağını bu ilkeler üzerine bina etmiştir...