BEN YILLAR ÖNCE YAZ'DIM. (Yeni yazı. Yorumlarınızı bekliyorum.)
Eskiden çok yazıyordum. Şimdi azaldı. Düşünüyorum da acaba benim yazmamı azaltan şey ne diye. Aklıma türlü şeyler geliyor. Ya diyorum eskisi kadar yanmıyorum ya da eskisinden de beter yanıyorum ki yazmaya vakit ayıramıyorum. Evet düşününce ikincisi daha ağır basıyor gibi... Yanmak... Belki de ismimin Ramazan olması bunu gerektiriyor. Anlamını taşıtıyor bana. Yanıyordum ve yazıyordum. Yazdıkça yanan bir ben ve ben oldukça yanan bir beden... Ne kendimden kaçabilecek kadar güç ne de kendime gelecek kadar kuvvet var bende. Ben yıllar önce yaz'dım. Şimdi ise sadece yaprak döken bir sonbahar. Bir zamanlar yukarıdan bakardım hava gibi şimdi ise yerde duruyorum toprak misali. Ben bunu yaşadım da yazdım. Ben eskiden yaz'dım ve bunu yıllar önce boşlukta bir kağıda yazdım. Kimdim ki ben? Yazı, şiir, resim, hayal... Nerde eski benliğim ve gideceğim nereye kadar?
Ben kendime hep yokuş oldum. Ne zaman kendime gelmeye kalksam gözüm o yokuşu çıkmakta zorlandı. Ne zaman kendimden gitmeye kalksam bakışlarım o yokuşa saplandı. Ben hep kendime bir yabancıydım. Ben hep kendimin yabancısıydım. Nereye gidersem gideyim tanımadığım bir beden, alışamadığım bir yürekle karşı karşıya geliyordum. Ben hep kendimin yalancısıydım. Ne zaman bir söz çıksa ağzımdan hemen yüreğime dolanır ne zaman bir his duyulsa yüreğimden hemen dilimde takılırdı. Ben hep kendimin gurbeti oldum. İsmini bilmediğim falanca şehrin falanca caddesinde falanca evde falanca kanepede oturan bir beden... Kendini tanımaya adamış tanırken kaybolmuş ve bir türlü o çıkmaz sokaktan kurtulamayan bir adam... Ben hep kendime kızdım. Aldandınız mı siz de benim gibi o sahte konuşmalara, gülmelere, gelmelere, gitmelere... Siz de benim gibi kendinize kızdınız mı bu aldanmalara, çocuksu tavırlara... Ben hep çocuktum. Hâlâ o küçük oyuncakla oynayan o çocuk... Ben hâlâ o çöpten adam çizen, yazın evin bacasından duman tütüten, adamı evden büyük gösteren o çocuk... Ben hep sönük yanan bir sokak lambası... Ben o meyvesi olmadığı için kıymeti bilinmeyen söğüt ağacı... Ben geleni gideni çok olan ama kalanı olmayan bir otobüs durağı... Ben dizesi bol olan ama kimsesi olmayan bir halk şiiri... Ve ben yıllardır kendini arayan, aradikça da kendinde kaybolan, Yunus Emre'nin deyimiyle "Bir avuç toprak, bir de suyum, neyimle övüneyim işte ben buyum."

15.05.2018 22:18

Kaybolan Yıllar
"Ne istiyorsun şiirlerden dedi şair, saçlarına beyazlar düşmüş kadına;
- Kaybolan yıllarımı dedi kadın usulca, dokunmak ister gibi şairin ruhuna..
Şairin söyleyebileceği çok şeyi yoktu..
Kaybolan yıllara baktı uzun uzun dalıp giden gözleriyle...
Şiir hükmederken ruhuna..
Bir derin nefese hapsetti kelimelerini..
Diyemedi tek kelime..
O da kaybolmuştu kadının kağıt kesiği acılarında.."

Kaybolan Yıllar
Kaybolan yıllarımın kıyısındayım,
Bulunmayan boşluktayım,
İçimin bulantılarıyla kararsızlıktayım,
Yaşanılanlar hiçlikte yok olmaktayım.
Kaybolan yıllarımın kıyısındayım ,
Boşluklarla dolu hevesteyim,
Dertsizlikteki dertteyim,
Bilinmeyen yolun kıytı köşesinde.
Kaybolan yıllarıma bakıyorum,
Sabırsızlığımın bedellerindeyim,
Bir hiçken hiçlikteyim,
Bitmeyen derdin kıyısındayım.

Karanlık

Hesna, Herlanda'yı inceledi.
 04 May 15:29 · Kitabı okudu · 7 günde

Güzel memleketimin güzel insanı İrfan Değirmenci. İkinci kitabını da ilk okuyanlardan biri oldum. İnceleme yazmak bazı şahsi sebeplerden ötürü uzamış olsa da her kitabını ilk okuyanlardan biri olacağım. Bu konuda desteğim tam. O yeter ki yazmalara doymasın.

Kendisinin de deyimiyle bir uyuyup uyandık ve Herlanda'ya düştük. Aklımızın hayal edemeyeceği ama okudukça kıyısından köşesinden tanıdık gelen bir korku imparatorluğu. Üzerinde tek bir ağaç bırakılmayan, dört tarafı betonlarla örülen, birçok hayvanın nesli ortadan kaybolan; haberin, internetin ve bilimum güzel şeylerin yasaklandığı, üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen her bir denizine duvar örülen, insanlığın öldüğü bir ülke HER'landA...
Böylesi bir distopya. Distopya diyorum ama içinde yine kocaman bir ütopya var. Bu artık İrfan'ın tarzı oldu. İlk kitabı da her ne kadar gerçek bir dünyadan bahsetse de distopik ve ütopik bir eser harmanlamasıydı. Bu kitabında da tek adam hegemonyası yaşanırken, yolu daha da cehennem bir yere götürmeye yüreği el vermemiş İrfan'ın. Yine birlik olmanın önemini ve insan olmanın başkalarının da acılarını hissedebildiğimiz ölçüde mümkün olabildiğini vurgulamış.

Normalde insanlar distopya okumayı sevmezler ya da anlamakta zorluk çekerler. En basitinden 1984 isimli kitabı yarıda bırakan ya da saçma bulan çok kişi olmuştur. Bu, o eserin yazıldığı dönemi ve en önemlisi de yazarın hayatını bilmediğimizden kaynaklanıyor. Her distopya aslında içinde bulunduğu döneme farklı bir eleştiri sunmak için yazılmıştır. O dönemi bilmeden eseri okumak bize sıkıcı ve anlamsız gelebilir. En basit olarak kitapta yaratılan bir detay bile gerçekte birçok şeyi hicvetmiş olabilir. Biz o zamanda ve o yerde yaşamadığımız için anlamakta zorlanmamız normaldir.

Herlanda'yı okurken ise böyle hissetmeyeceksiniz çünkü hepimiz uzun yıllardır aynı ülke topraklarında ve aynı sorunlar silsilesinde yaşam mücadelesi veriyoruz. Dolayısıyla kitaptaki her bir detay çok tanıdık. Öyle ki, isimleri değiştirilmiş olan şehirlerimizin bile gerçekte neresi olduğunu hemen tanıyorsunuz. Yaşadığımız dönem ve sorunlarla bağlantı kuruyorsunuz. O kadar bizden ve anlamlı.

Böylesi bir mücadeleyi ilk defa görmüyor bu ülke. Çok da uzak olmayan bir tarihte, ilk önce Çanakkale'de dünya ülkelerine karşı verilen galibiyetle başlayıp, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasıyla alevlenen ve Kurtuluş Savaş'ında tüm ülkenin şehirlerinde erkek, kadın, çoluk çocuk demeden savaşılan, kanla yazılan destanımız da umuda yelken açmamızı sağlamıştı. Tek bir farkla... O zaman dış güçlere karşı direnilirken, Herlanda'da iç güçlere karşı mücadele veriliyor. Malum, düşmanın nereden geleceği hiç belli olmuyor.

Gazetecilik mezunu olup, uzun yıllar boyu habercilik yapmış olan birinden değişik bir üslupla harmanlanmış, çok edebi ve felsefik bir anlatım beklemeyebilirsiniz. Ben de açıkçası daha çok altını çizebileceğim yer bekledim çünkü onun canı istediğinde ne kadar etkili cümleler kurabileceğini biliyorum. Ona rağmen bizi bize anlatan bir distopyanın samimi bir ütopyaya dönüşümünü, alttan alta vurgulanan hicivlerle yoğrulmuş bir kurgu boyunca yaşanan birlik, beraberlik ve mücadelenin güzelliğini okumak isterseniz tavsiye ederim.

Ve İrfan... Ne iş yapıyorsunuz sorusunu, "Hiç" diye yanıtlamaya devam etmelisin. Umutların köreldiği yerde umut olabilmek, insanlığın bittiği noktada onurumuzla insan kalabilmek her'kesin harcı değildir çünkü... Farklı atraksiyonlara hiç gerek yok. Sen böyle daha güzelsin. 19 Mayıs'ta görüşmek üzere... 

http://youtu.be/hMYNPr2kVSs

Ayşe Y., Elveda Gülsarı'ı inceledi.
 03 May 21:29 · Kitabı okudu · 10/10 puan

ELVEDA DİYEMEMEK
“Uç yabankazı uç! Kanatların yorulmadan
arkadaşlarına yetiş! Diye derin bir iç çekti. Sonra:
Elveda Gülsarı! Elveda! dedi.”
(Bu inceleme, romanın içeriğine dair detaylı bilgi içerir!)

Veda etmeyi beceremeyenler sınıfındanım. Gideceksem susarak giderim, geri dönülemez sözler söylemekten korkarım hep, belki de vedaları becerememem bundandır. “Elveda Gülsarı”yı yeniden okurken bir veda metni okumanın hüznünü bir kez daha yaşadım. Oysaki vedalar da hayatın gerçeklerinden. Ama insan bu hayatta en çok da en sevdiklerine veda etmek zorunda kalıyor ya, belki de hayatın en trajik tarafı da bu. Sevmediklerimizle burun buruna yaşamak zorunda kalırken, en sevdiklerimizi hayat boyu uğurlamak, onlara hep hasret kalmak, küçük anlardan ibaret mutlu anları bir daha bir daha hatırlayıp hüzünlenmekten ibaret bir hayat…

“Elveda Gülsarı” romanının kahramanı, taypalma yorga cins bir at olan Gülsarı’dır. Aytmatov, romanı sondan başlatırken romana adını veren Gülsarı’nın ve onun sadık dostu, bakıcısı, sahibi Tanabay’ın yaşamlarını geriye dönüşlerle aktarır. Romanda tahminen 35-40 yıllık bir süreç geriye dönüşlerle anlatılır. Tanabay, kolhozlaştırma faaliyetlerinin tüm hızıyla devam ettiği Ekim devriminden hemen sonraki süreci gençlik yıllarında idrak etmiş, bu sürece canla başla katkıda bulunmuş, aradan yıllar geçtiğinde yanlış politikalar sebebiyle partiden de onun uygulamalarından da soğumuş, hayal kırıklığı yaşamış bir halk adamıdır. Gençliğinde ağabeyi Kulıbay’ı dahi kulak olduğu gerekçesiyle ihbar etmiş, onun sürgüne gönderilmesine sebep olmuş, bu sebepten ağabeyiyle arasında tamiri güç bir kırgınlık oluşmuştur. Roman dikkatle okunduğunda “Karagül Botam Bozlağı” ile Tanabay’ın ağabeyiyle olan ilişkisi arasında bir bağ kurulduğu görülecektir.

Asıl mesleği veterinerlik olan Aytmatov, romanlarında hayvan kahramanları son derece derin ve etkileyici şekilde tasvir eder, onlara insanlara has özellikler verir, hatta bunu o kadar doğal bir şekilde yapar ki bu durum okuyucu olarak bize asla rahatsızlık vermez. “Gün Olur Asra Bedel”in unutulmaz devesi Karanar, “Dişi Kurdun Rüyaları”nın kurtları Akbar ve Taşçaynar, “Beyaz Gemi”nin maralları, “Ebedi Nişanlı”nın kar parsı, onun ilk elde akla gelen etkileyici hayvan kahramanlardan birkaçıdır sadece. “Elveda Gülsarı” romanının kahramanı Gülsarı, Tanabay’a küçük bir tay iken yetiştirmesi için verilir. Zamanla yorga ile Tanabay arasında çok güçlü bir bağ oluşur. Ancak Gülsarı yarışlarda arka arkaya üstün başarı gösterince Parti yetkililerinin dikkatini çeker ve yorga Tanabay’ın elinden alınır, bu durumu kabullenemeyen Gülsarı defalarca kaçar, hatta zincire vurulur, sonrası daha da trajiktir. Gülsarı ve Tanabay’ın yolları yıllar sonra yeniden kesişse de artık ne Gülsarı koşarken rüzgarlarla yarışan o taypalma yorgadır, ne de Tanabay gençliğinin zirvesindeki Tanabay’dır. Onları romanın başında yaşlılık ve vedanın hüznü içinde görürüz. Öyle ki Aytmatov romanda bunu vurgulamak ister gibi “leit motif” şeklinde “yaşlı bir adam, yaşlı bir at” ifadesini dört kez kullanır.

Romanın orijinal adı “Kopar Zincirlerini Gülsarı”dır ama çeviri sırasında “Elveda Gülsarı” şeklinde değiştirilmiştir. “Kopar Zincirlerini Gülsarı”, romanın içeriğine ve mesajına çok daha uygundur aslında. Romana adını veren Gülsarı ismindeki “taypalma yorga” at; romanda özelde Kırgızları genel manada da esaret altında olan bütün Türkleri temsil eder. Gülsarı’nın ayaklarının zincire vurulması ve ardından da iğdiş edilmesi sembolik bir anlam taşır. Sovyetler Birliği’nde uygulanan asimilasyon politikaları sonucunda öz değerlerine yabancılaşan bir nesil yetişir. Aytmatov’un birçok eserinde bu durum farklı semboller yardımıyla eleştirilir. "Gün Olur Asra Bedel"de mankurt efsanesi yardımıyla kendi değerlerine yabancılaşan insanları “mankurt” kavramıyla anlatan ve literatüre armağan eden Aytmatov, Sovyet yatılı okullarında yetişen Sabitcan vasıtasıyla da halihazırdaki mankurtlaştırmayı gözler önüne serer. Bu romanda da cins bir at olan ve kendine mahsus özellikleri bulunan Gülsarı’nın ehil olmayan ellerde cinsine mahsus özelliklerini birer birer yitirmesi sonucunda geldiği nokta çok çarpıcı bir şekilde anlatılır. Kitaptan alıntıladığım şu bölüm görünüşte Gülsarı’ya yapılanları anlatsa da, diğer yandan Sovyetlerin Türklere uyguladıkları baskı ve tek tipleştirme politikaları ile yapmak istediklerini de çok güzel özetler:

“Eski tutku ve özelliklerinden kala kala bu taypalma yürüyüşü kalmıştı. Başka tutkularının hepsi yok olmuştu. Sırtındaki biniciden ve yürüdüğü yoldan başka bir şey düşünmesin diye, insanlar onu başka her tutkudan mahrum bırakmışlardı. Şimdi Gülsarı’nın tek tutkusu koşmaktı. Böyle hızlı koşarak insanların ondan aldıkları şeylere yetişecek, onları yakalayacaktı sanki. Ama hiçbir zaman ulaşamıyordu onlara.” (s.121)

Roman bir Kırgız kültür ansiklopedisi gibidir. Ata verilen değer, göç kültürü, dinî unsurlar, el sanatları, geleneksel oyunlar, atasözleri, türküler, kopuz, ağıt yakma geleneği gibi pek çok unsur romanda detaylarıyla anlatılır. Roman bu haliyle sosyolojik bir kaynaktır aynı zamanda.

Aytmatov’un bu romanda kullandığı bir üslup özelliğinden de bahsetmek istiyorum. Yazar, acıklı olayları anlatırken paralelinde bir bozlaktan(romanda ağıt anlamında kullanılmaktadır) alıntı yaparak bu şekilde durumu okuyucusuna daha kuvvetli hissettirir:
“Şimdi Tanabay o kadından da, o yorgadan da ayrılıyordu. Her şey geçmişte kalmıştı. Baharda gelen, sonra gökte sıra sıra dizilip uzaklara giden, gözden kaybolan yaban kazları gibi uçup gidiyorlardı onun iç dünyasında…”
“O ana deve, o akmaya, günlerce ve günlerce, bozlaya bozlaya, yitik botasını arıyordu: Neredesin kara gözlü botacığım? Ses ver bana! Memelerim sütle dolup akıyor.. Mis gibi kokan ananın ak sütü.”(s.110)
Gülsarı iğdiş edilirken at korasının arkasında çelik çomak oynayan çocukların söyledikleri ağıtın duyulması da bu bağlamda düşünülebilir. Bunun yanı sıra yazarın bu ağıtı düzenli tekrarlar şeklinde vermesi de anlatımı güçlendirici bir özellik olarak dikkat çekmektedir:
“Gülsarı etine değen soğuk bir şeyle ürperdi. Yeni efendisi tam gözlerinin önüne çömelmiş bakıyordu. Birden korkunç bir acıyla canı çıkayazdı. Gözlerinde şimşekler çaktı. Ah! Kıpkızıl bir alev içine düşmüş gibi yandı. Dünya başına yıkıldı ve sonra zifiri bir karanlık oldu.”
“Kora dışındaki çocuklar hala çelik-çomak oynuyorlardı:
Gökbay, Akbay
Buzavındı bakpay
Kayda cürsin oynap
Apan seni soymak
Ay-Ay-Karabay zuvvv…”(s.102)

"Elveda Gülsarı" romanında  türkülerin Tanabay’ın içinden taşan hislerini ifade etmek için bir vasıta olarak kullanıldığı görülmektedir. Aytmatov’un eserlerinde türkü ve aşk arasında yakın bir ilişki kurulduğu rahatlıkla söylenebilir ki Cemile hikayesinde Daniyar’ın söylediği türküler buna en çarpıcı örnektir. Romandan alıntıladığım şu cümleler türkü ve aşk arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından dikkat çekicidir:

“Tanabay’ın onu yüreklendiren sesi, hatta keyfinden şarkı söylemesi pek hoşuna giderdi Gülsarı’nın. Böyle zamanlarda, koşu temposunu onun türküsüne uydururdu sanki. Zamanla bu türkülere iyice alıştı, onları belledi: Bazıları hüzünlü, duygulu, uzun, kısa, sözlü, sözsüz bütün türkülerini.”(s.30)

 “Tanabay hafif bir sesle türkü söyler, sözleri pek anlaşılmazdı, ama herhalde anılarda kalmış yiğitlerin yaşadığı dönemi ve onların aşklarını, acılarını anlatan sözlerdi bunlar. Gülsarı, çok iyi bildiği yoldan, çayı geçerek ta yaylaya götürürdü sahibini.”(s.48)

“Elveda Gülsarı” baştan sona hüzün dolu bir roman. Bir adam ve bir atın; sözlere gerek duymadan anlaşmalarına ve birbirlerinin halleriyle hallenmelerine rağmen yollarının ayrılması, Tanabay’ın kaybettikleri, Gülsarı’nın başına gelenler, aslında hayatın kocaman bir hayal kırıklığından ibaret olduğu gerçeğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Hayat kısa ve bu kısa yolculukta sevdiklerimizin kıymetini bilip mutlu anları çoğaltmak gibi bir sorumluluğumuz var. Ama hayat bizi görünmez iplerle öyle sımsıkı bağlamış ki kımıldamak istediğimizde iplerimizin farkına varıyor ve her seferinde durmak ve beklemek zorunda kalıyoruz. İçimizde kocaman bir umut taşısak da bir şey değişmiyor aslında, her hayal kırıklığı, her güven zedelenmesi içimizdeki umuttan bir parçayı daha alıp götürüyor. Ama her şeye rağmen umut hep var ve ben belki de bu sebeple vedaları hiçbir zaman sevmeyeceğim… Elveda Gülsarı…

Blogumdan okumak isterseniz:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...03/elveda-diyememek/

Serdar Poirot, İnfaz'ı inceledi.
02 May 08:40 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Dikkat spoiler içerir.
Melvin Mars, 20 yıl önce NFL denilen futbol ligine yıldız olarak girecekken anne ve babası Lucinda ve Roy Mars'ı öldürmekten içeri girmiştir ve o gece idam edilecektir. Ama tam idam günü Montgomery adında bir adam Lucinda ve Roy'u öldürdüğünü itiraf eden ve Melvin dışarı çıkar. Bu arada FBI içerisinde yeni bir grup kurulmuştur. Bu grup faili meçhul cinayetleri araştıracaktır. Bogart başkanlığındaki grupta Alex Jamison, Garrigan, Davenport vardır ve en son Amos Decker eklenir. Decker zamanında sahada Melvin'e yenilen, bir kaza sonucu müthiş bir hafızaya sahip olan ve unutamayan, aynı zamanda karısı ve kızını Melvin'e benzer bir şekilde ölü bulan bir adamdır. Melvin'i de alıp bu işi soruşturmaya başlarlar. Öğrendikleri onları şaşırtacaktır. Roy aslında ölmemiştir ve yıllar önce yapılan bir kilise bombalaması eylemi yüzünden güçlü kişilerden kaçmaktadır. Melvin'i de hapisten çıkaran odur. Okul zamanında Üç Silahşorlar denen ve biri senatör, biri milyarder ve biri de emniyet müdürü olan Huey, Seatland ve McCallahan, Decker ile ekibinin peşindedir. Bu arada Davenport kaçırılır ve Melvin'in avukatı Mary Oliver'ın da işin içinde olduğu anlaşılır. Acaba Decker ve Melvin ne yapacaktır? Roy bu azılı suçlularla mücadeleden sağ salim kurtulabilecek midir? Suçlular cezasını bulacak mıdır? Melvin kaybolan 20 yılının karşılığını alabilecek midir? Soluksuz okunan bir roman. Mutlaka okunması gereken kitaplardan biri.

Taha, Leyla ile Mecnun'u inceledi.
 22 Nis 12:54 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

TÜM KENDİ ÇÖLÜNDE KAYBOLANLARA YAHUT KENDİ ÇÖLÜNÜ ARAYANLARA...

Öncelikle bu incelemede kitabın ne anlattığından bahsedilmeyecektir.
Ve İsmail Abi sorar: "Niden?" diye.
Çünkü nice büyük şair, yazar ve de kendi çölünde kaybolanların, aşkı anlatmaya mecali kalmazken, kendi çölünü arayan benim ne haddime.

Yıllar önce televizyonda gördük, gördükçe sevdik. Ama bu sefer biraz farklıydı. Okuduk ve okudukça var olan aşkımız daha da arttı.

Biz İsmail Abi'yi umudun ete bürünmüş hali olduğundan sevdik. Onu "N'apıcan işte ekmek parası" , "Hee taam taam" , "Neyi ne yaptım?" ve "Niden" deyişiyle sevdik. Yeri geldi güldük ama içten içe de daima üzüldük ona.

Hırsız Yavuz'uda dostluk için yaptığı, aşkı için yaptığı fedakarlıklardan dolayı sevdik. "Topuk topuk topuk" , "Ben öyle bir insan mıyım Mecnun?" deyişiyle sevdik.

Erdal Bakkal'a dobralığından, bize hayatın gerçeklerini çemkirdiğinden dolayı yeri geldi kızdık ama "Bakkalım ben bakkal Erdal Bakkal" deyişiyle de sevdik.

İskender Baba'yı babamızın yerine koyduğumuzdan sevdik. "İnin yüklenin. Şu yokuşun oraya kadar vurdurduk mu gelir kendine" deyişiyle sevdik.

En önemlisi biz "Leyla ile Mecnun'u" o geminin geleceğine ilk günkü gibi inandığımızdan, sevdiğimiz kızın gözlerine bakarak 'seni seviyorum' diyemediğimizden, kendi çölünde kaybolanların hikâyesini sevdiğimizden sevdik. Yeri geldi hayatın kendisi olduğu için gülmedik ama daima sevdik.

Kitaba dair söyleyeceğim tek şey son bölümlerde, özellikle son sayfada mutluluk kursağımda kaldı. Ama olsun bu kez kendi çölünde kaybolan Mecnun, artık kendisi çöl olan bir Mecnun oldu. O artık bir kum tanesi ve rüzgar olan Aşkınla.

Hevesini ağzına sokup, kursağına kadar ittirenlere inat: VAZGEÇME

Ne demişler: Sevdiğine kavuşursan meşk, kavuşamazsan aşk olur.

https://m.youtube.com/watch?v=Tamw1VaTt9w

Hikaye Denemesi - Muzip Adam 3
Hikayenin birinci kısmı : #28712884
Hikayenin ikinci kısmı : #28805487

Allegro sevincinden yerinde duramıyordu, Diliges’e sarıldı, kucaklayıp kaldırdı ardından öte tarafa bıraktı ama Diliges için aynı şeyleri söylemek mümkün değildi. Sanki aygıtın sorunsuz çalışması onu mutlu edeceği yerde hüzünlendirmişti. Uzaktan bakıldığında öyle bir hali vardı. Aien’ın sesi zihninde yankılanıyordu, sokak serserisi… sokak serserisi…

Zoom, evin sofasında bir duvardan öte duvara, öte duvardan bu duvara değin koşar adım gidip geliyordu. Barakadan ayrılalı altı saat olmuştu. Şehri bekleyen büyük tehlikeyi düşündükçe birden tırnaklarını yemeye başlıyor, terleme, ellerinin titremesi derken gerginliği katbekat artıyordu. Diliges’in bu aygıtı çalıştırması muhakkak gerek düşüncesinden başka aklında bir şey olduğu söylenemezdi. Bu esnada kapı üç defa çalındı. Profesör olmalıydı gelen.

Profesör ortadan ikiye ayrılmış kıvrımlı siyah saçları, gözlerini irileştiren gözlüğü, hafif kirli sakalıyla oldukça yakışıklı olduğu söylenebilirdi. Sofanın sonundaki ikili deri koltuğa vardı, üzerinden ceketini çıkarıp gelişi güzel koltuğun kenarına koyduktan sonra oturdu.

- Son durum nedir Zoom? Hesaplamalarımıza göre vaktin oldukça yaklaştığı söylenebilir. Şüphelendiğimiz adam biliyorsun ki Belediye Reisi Harvey Dent. Halk ona güveniyor, şu durumda onun diğer yüzünü ortaya çıkarmak, eylemlerini engellemek en büyük gayemiz. Son adım ise kızını kaçırmak! Yarın büyük gün aygıtın çalışması, planların ortaya dökülmesi ve kızın kaçırılması şehrin kaderi için elzem.
- Efendim Diliges aygıt üzerinde çalışıyor, muhakkak gün içinde bir haber gelecektir. Yarın kızın kaçırılması için her şey hazır.

Hailsam’ın en önemli öğrencilerindendi Diliges, son jenerasyonun parlayan yıldızı, okul birincisi Diliges. Bir bilim adamı olması beklenirken aniden ortadan kaybolmuş bilinmeyen grupların eylemlerinde farklı isimlerle yer aldığı tahminleri bir süre Hailsam’ın gündemini meşgul etmişti. Sonraları geçen yıllar unutulmasını sağlamıştı. Hailsam’da her kaybolan unutulurdu.

Aygıtın çalışması büyük sevinç yaratmıştı ama sevinmeye dahi vakit yoktu. Harvey Dent’in sesi tanıtılmış seslerin toplanması, çözümlenmesi bekleniyordu ki bu en az iki günlük bir işti. Diliges, Allegro ve Gordon kızın kaçırılması ile görevlendirilmişti. Görevler gereği sürekli kılık değiştirmek zorunda kalan Diliges, motorcu kıyafetlerini ve takma top sakalı ile bambaşka biri olmuştu. Diliges’in varlığını kanıtlayan sadece zekasıydı. Şehirde bir efsaneye dönüşmüştü. Kimi insanlar onun bir süper kahraman olduğunu, uçarken gördüklerini iddia ediyor kimileri de ışınlanabildiğini söylüyordu ama ortalıkta dolaşan robot resimler arasında bir benzerlik olduğu söylenemezdi. Bu sebeple Harvey Dent’in sinirleri bozuluyor, altlarını azarlıyor, Diliges’in yakalanması için kesin talimatlar veriyordu. Odasında yardımcısını azarlayarak yollamıştı ki kızı makam odasının kapısında belirdi. Kızının hiç keyfi yoktu, şu son birkaç gündür yüzünden düşen bin parça vaziyetteydi. Kız, babasının odasında çok fazla kalmadan arkadaşı ile buluşacağını söyleyip ayrıldı.

Özel şoförüne yürümek istediğini söyleyip bir anlamda ondan müsaade istedi. Adam kabul etti fakat yine de takipte kalarak ardı sıra arabayla peşinden devam etti. On beş dakika ya geçti ya geçmedi iki motosiklet aracın önünü kesti. Gordon arabayı durdurup adamı silahla aşağı indirdi. Adam silahına davranmak üzereydi ki bu seferde Allegro adamın ardından gelip silahını aldı. Dirseğiyle adamın boynuna vurarak bayılttı, ellerine düşen adamı sürükleye sürükleye ara bir sokağa bıraktı. Döndüğünde Diliges direksiyonun başına geçmişti bile. Hemen arabaya doluştular, kıza yaklaşıp arabayı durdurdu. Bunu fark eden kız, sinirlenerek arabaya doğru yürüdü ama son anda fark ettiği gerçekle geç kalmış olduğunu gözleri ve elleri bağlı bir vaziyette kendini barakada bulduğunda anladı.

Kızın gözündeki bağın çözülmesiyle, Aien’ın şok olması bir oldu. Karşısında bambaşka bir Diliges duruyordu ve gayri ihtiyari, “Sen…” deyiverdi. Diliges ise gayet muzip;

“Evet ben, sokak serserisi!”

2017 Yılında Okuduğum Kitplar :)
1-Bir Adam Yaratmak - Necip Fazıl Kısakürek
2-13 Vakti: Dönüşüm - Tülin Baturu Ocak
3- Asla Arkana Bakma - Tess Gerritsen
4- Haberci - Halil Cibran
5- Sır Küpü - Turgay Güler
6- Hatıralarım - Hasan El Benna
7- Ve Dağlar Yankılandı - Khaled Hosseini
8- Rabbini Arayan Thomas - Furkan Aydıner
9- Son Umut - Halit Ertuğrul
10- Küçük Kara Balık - Samed Behrengi
11- Domaniç Dağlarının Yolcusu - Şükufe Nihal
12- Bozkurtlar - Hüseyin Nihal Atsız
13- Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali
13- Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
14- Ruh Adam - Hüseyin Nihal Atsız
15- Kuşlar Yasına Gider - Hasan Ali Toptaş
16- Abidler Yolu - İmam Gazali
17- İnsanın Dört Zindanı - Ali Şeriati
18- Lâl - Burak Karakuş
19- Deli Kurt - Hüseyin Nihal Atsız
20- İslam - Sezai Karakoç
21- İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali
22- Yeşil Mürekkep - Osman Balcıgil
23- Şark Kızı - Halit Ertuğrul
24- A'mak-ı Hayal - Filibeli Ahmed Hilmi
25- Semerkant - Amin Maalouf
26- Bir Dehanın İzleri - II.Abdülhamit - Talha Uğurluel
27- Nietzsche Ağladığında - Irvin D. Yalom
28- Düş Sarısı - Yusuf Güroğulları
29- Beyaz Usta Siyah Çırak - Bahadır Yenişehirlioğlu
30- İnsan - Ali Şeriati
31- Kendini Arayan Adam - Halit Ertuğrul
32- Gönlüme Hu Düştü - Halit Ertuğrul
33- Zindan Hatıraları - Zeynep Gazali
34- Selçuklu’nun Şifreleri - Talha Uğurluel
35- Osmanlı'nın Şifreleri - Talha Uğurluel
36- Arzın Kapısı Kudüs - Mescid-i Aksa - Talha Uğurluel
37- Yoldaki İşaretler - Seyyid Kutub
38-Ulu Hakan - Necip Fazıl Kısakürek
39- Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı - Mustafa Armağan
40- Beyhude Ömrüm - Mustafa Kutlu
41- . Hesap Günü - Mustafa Kutlu
42- İkra - Fatih Duman
43- Küresel Düzenin Şifreleri - Ramazan Kurtoğlu
44- Bin Muhteşem Güneş - Khaled Hosseini
45-Para Oyunu - Ramazan Kurtoğlu
46- Bir Değirmendir Bu Dünya - Cahit Zarifoğlu
47- Simyacı - Paulo Coelho
48- Veba - Albert Camus
49- Satranç Oynayan Derviş - A. Ali Ural
50- Peygamberin Aynaları - A. Ali Ural
51- Ah'lar Ağacı - Didem Madak
52- Beş Şehir - Ahmet Hamdi Tanpınar
53- Posta Kutusundaki Mızıka - A. Ali Ural
54- Nurlar Hazinesi - Muhiddin-i Arabi
55- Bostan - Şeyh Sadi Şirazi
56- Üç Kız Kardeş - Anton Çehov
57- Martı - Anton Çehov
58- Gizli Buzlanma - A. Ali Ural
59- Körün Parmak Uçları - A. Ali Ural
60- Yangın Merdiveni - A. Ali Ural
61- Vadideki Zambak - Honore De Balzac
62- Vanya Dayı - Anton Çehov
63- Bu Ülke - Cemil Meriç
64- Aysel - Halit Ertuğrul
65- Miftah - Fatih Duman
66- . Kapına Geldim - Halit Ertuğrul
67- Kaybolan Yıllar - Güler Bilkay Aygün
68- Küçük Prens - Antoine De Saint-Exupéry
69- Cehennem - Dan Brown
70- Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler - Rasim Özdenören
71- Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş... - José Saramago
72- Kitaplardan Korkan Çocuk - Susanna Tamaro
73- Türklerin Serüveni - Cansu Canan Özgen
74- Makyaj Yapan Ölüler - A. Ali Ural
75- Biri, Hiçbiri, Binlercesi - Luigi Pirandello
76- Dokuzuncu Hariciye Koğuşu - Peyami Safa
77- Allah'ın İsimlerinin Sırları... - Arif Arslan
78-Gökyüzüne Bakmanın Faydaları... - İmam Gazali
79- Müslümanca Yaşamak - Rasim Özdenören
80-Yeniden İnanmak - Rasim Özdenören
81-Gül Yetiştiren Adam - Rasim Özdenören
82-. Aşk Yükleniyor - Burcu Kırmızıgül
83- İslam Deklarasyonu - Aliya İzzetbegoviç


Bu küçük listeden seçecek olursam bana ve bizatihi hayatıma etki eden kitaplar ve üzerimde etki bırakan kitaplar sırasıyla ;

8- Rabbini Arayan Thomas - Furkan Aydıner
9- Son Umut - Halit Ertuğrul
13- Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali (Beni anlatan tek kitap:)
27- Nietzsche Ağladığında - Irvin D. Yalom
36- Arzın Kapısı Kudüs - Mescid-i Aksa - Talha Uğurluel
38-Ulu Hakan - Necip Fazıl Kısakürek
50- Peygamberin Aynaları - A. Ali Ural
63- Bu Ülke - Cemil Meriç
65- Miftah - Fatih Duman
70- Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler - Rasim Özdenören
71- Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş... - José Saramago
77- Allah'ın İsimlerinin Sırları... - Arif Arslan
80-Yeniden İnanmak - Rasim Özdenören
81-Gül Yetiştiren Adam - Rasim Özdenören
83- İslam Deklarasyonu - Aliya İzzetbegoviç

Okuduğum en berbat kitap ise...
29- Beyaz Usta Siyah Çırak - Bahadır Yenişehirlioğlu

Diğerlerini de tabiki de iyiki okumuşum ama bunların yeri başkadır başka :)

Kaan Çeribaş, Uzun Beyaz Bulut Gelibolu'yu inceledi.
05 Nis 21:03 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kitap Çanakkale'nin bir köyüne uzaklardan Yeni Zelanda'dan yıllar önceki savaşta dedesini anmaya gelen Anzak kızı Viki'nin gelmesiyle başlıyor.
Hikâyenin diğer karakteri olan Beyaz Hala, köyün en saygıdeğer insanidir. Babası Çanakkale Gazisi Ali Osman Bey'dir. Ali Osman Bey kızıni okutmayi çok istemiş ancak kendisini sevmeyi saplantı haline getiren karısınin kiskancligi yüzünden okutamamis ama kızına kendi çabasıyla iyi bir eğitim vermiştir.
Hikaye Viki'nin büyük bir iddiasıyla başlar. İddia tüm koyun saygınlığını kazanan Beyaz Hala'nin Çanakkale gazisi babasinin; Viki'nin savaşta kaybolan dedesi Alistair John Taylor olduğudur. Bu haber kısa sürede tüm köyü daha sonra tüm ülkeyi hatta tüm Yeni Zelanda yi sarar. Herkes merak içinde kalır. İddia doğru mu? Yoksa yalan mı?
Buket Uzuner'in ilk okuduğum kitabı. Yazar, objektif olmakta çok iyi ve bu çok hoşuma gitti. Çanakkale Savaşlarına hem bizim taraftan hem de Anzaklar tarafından bakma imkanı buldum. On yargilardan sıyrılıp okumak lazım kitabı. Tavsiye ederim.