• 52 syf.
    ·7/10
    Teorik olarak bilmeceyi andırsada bence tam bilmeceler kitabı diyemeyiz. Bilmeceler eğlencelidir bu fazlasıyla gotik. Hatta bazı kehanetler fazlasıyla tüyler ürpertici. Mesela yeni doğmuş bir bebek desem herkesin içinden masumane duygular geçer, öyle değil mi? Da Vinci’nin Leonardosu şöyle belirtmiş:
    “Memede çocuklar üstüne.
    ...başkalarının yediği şeyleri emecekler ve konuşabilmeleri için aradan aylar geçecek.”
    Ya da şöyle bir örnek vereyim;
    cansız bir nesnedir insan hayatını kolaylaştırır, bir yerden başka bir yere gitmemize olanak sağlar, bilin bakalım bu nedir?
    Araba ya da gemi mi dediniz? Evet! Doğru.
    Ama Da Vinci’nin kehaneti şöyle;
    “Ölülerin, canlıları dünyanın çeşitli yerlerine taşıdığı görülecek.(arabalar ve gemiler)”
    Çok basit olguları bile korkunç bir şekilde yazmış Da Vinci.Bunlardan bir çok var ben bu örneklerle bitiriyorum.

    Ana başlık “Kehanetler*”
    Alt başlık “Bilmeceler*”olmalıydı.
    Önsözü yazan Samih Rıfat bu durumu açıklamış kehanet ve bilmece ona göre aynı olgu. Beni pek tatmin etmedi bu görüşü. Ben bilmeceleri eğlenceli kehanetleri ürpertici buluyorum.
    Keyifli okumalar...
  • 192 syf.
    ·3 günde·Beğendi
    “Uzun zaman önce,” diye yazmıştı şair Ovidius, İsa’dan biraz önce,
    Dünya... daha iyi şeyler sunardı - ekmeden ürün verirdi,
    Dalda meyve, meşe oyuğunda bal olurdu.
    Hiç kimse tarlaları sabanla deşmezdi
    Toprağı sınırlara bölmezdi hiç kimse
    Ve suları kürekle yarmazdı -
    Kıyı dünyanın sonuydu.
    Ah doğuştan zeki insan, buluşlarının kurbanı
    Öyle korkunç ki yaratıcılığın,
    Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar
    Ve niye savaşmak için silahlar?

    Yaşı biraz büyük olanlar bilir ( liseliler üzgünüm ), 2012 görünürde olmasa da arka planda bütün dünya insanlarında düşünce anlamında kırılmanın olduğu enteresan bir yıl oldu. Haliyle yazım dünyası da bu kırılmadan nasibini aldı. 2012 öncesine baktığımızda The Secret - Sır tadında yeryüzünün en minnoşu sensin, işte karmanın işi gücü yok senin köpeğin olsun emret yapsın, sen şöyle mükemmelsin de böyle içindeki gücü keşfetmelisin diye diye milleti yürüyen kibir abidelerine çeviren kitaplarla dolmuştu ortalık. Hatta bu söylemler o kadar ele ayağa düştü ki, migrosa un almaya gittiğinizde hemen yan tarafında bu kitaplarla karşılaşabilirdiniz. Düşünsenize altın gününe kek yapmak için un almaya gittiğiniz marketten size hayatın sırrını vaad eden bir kitapla dönüyorsunuz. Düşünemediyseniz o korkunç döneme denk gelmeyen şanslı insanlardansınız demektir. Kendinizi alnınızdan öpebilirsiniz.

    2012 sonrasında ise Yuval Noah Harari 'nin Sapiens'i gibi '' Hayır arkadaşım sen öyle sana söylendiği gibi mükemmel, dünyanın merkezinde olan bir varlık değilsin. Gel beraber ta en başından bugüne kadar senin tarihinde bir yolculuk yapalım. Dünyayı nasıl mahvettiğini , kendi türün dahil ne kadar büyük katliamlar yaptığını, doğanın sana olan bütün cömertliğine karşılık ona nasıl ihanet ettiğini kendin gör. '' diyerek gerçekleri tokat gibi yüzümüze vuran kitaplar Secret'ların yerini almaya başladı. İlerlemenin Kısa Tarihi ise yayımlandığı tarih ve içeriği itibariyle kendi kulvarında fark atan harika bir kitap. Yirmiden fazla dile çevrilen 182 sayfalık bu konsantre kitapta Ronald Wright; insanlığın hikayesini Neandertal - Cro magnon katliamlarından itibaren anlatmaya başlayıp, sonrasında Sümerler, Mayalar, Mezopotamya, Roma, Mısır, Çin gibi kadim uygarlıkların da hikayesi ile harmanlayıp medeniyetin geldiği ve gitmekte olduğu yön üzerine zengin bir kritik sağlıyor okuyucusuna. İlerlemenin insan ırkı üzerindeki neredeyse algoritmik bir işleyişle tekrarlayan olumsuz yönlerini ve sonunda kendi kendisini tüketen ve fasit bir daire halini alan tarihini çarpıcı bir dille aktarıyor meraklılarına. Kısa ama ihtişamlı bu yolculukta, medeniyet dediğimiz kavramın aslında ne kadar kırılgan olduğuna antropolojik ve arkeolojik bulgular rehberliğinde şahitlik edeceğiz. Ve Ronald Wright 'ın özellikle Paskalya Adası, Sümerler, Mayalar ve Roma tarihi üzerinden yaptığı analizler ve düşünce örgüleri sayesinde medeniyetlerin şahlanışı ve çöküşü üzerinden kendi global medeniyetimiz nereye gidiyor sorusuna cevaplar bulacağız.

    Kitabın ilk bölümü olan Gauguin’in Soruları kısmında, çocuğunun ölümü sonrasında Gauguin’in çizdiği duvar resmine yazdığı; '' D’Où Venons Nous? Que Sommes Nous? Où Allons Nous? Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz? '' sorularıyla insanoğlunun sefine-i zaman içerisindeki yolculuğunun nerede başladığı, ne olduğu ve geminin yönünün nereye doğru gittiği üzerine çıkarımlarda bulunulmaya çalışılıyor. Bu kısımda; Sümerler, Mayalar, Mezopotamya, Roma gibi her biri neredeyse 1000 yıl ayakta kalmış ve en sonunda doğayı tüketerek yıkılmış bu antik medeniyetlerin; ilerleme retoriğinin aklın ötesine geçirip, felakete sürükleyen içsel mantığına, baştan çıkarıcı tuzaklarına, vaad ettiği ütopyalara karşın sunduğu yıkımlara dair verdiği örnekler muazzam.

    İlerlemeye, teknolojiye, daha fazla güce, daha fazla zenginliğe olan doyumsuz istek bizleri bağımlı yapar. '' Maddi ilerleme ancak daha fazla ilerlemeyle çözülen -ya da çözülebilir gibi görünen- sorunlar yaratır. Tekrar etmekte yarar var: Burada sorun işin ölçüsündedir. Güçlü bir patlama yararlı olabilir, ancak daha güçlüsü dünyanın sonunu getirir. '' Biz şuan medeniyet olarak '' daha güçlü patlamanın '' dünyamızı yok edeceği şafağın arifesindeyiz. 1970 öncesinde dünya kaynaklarını yıllık ortalama yüzde kırk gibi bir oranla tüketirken, bugün bu oran yüzde yüzyirmibeşi bulmuş durumda. Yani aslında bugün yamyamca tükettiğimiz her şey yarından, çocuklarımızdan, torunlarımızdan gasp ederek tükettiğimiz dünyanın cesedinden parçalar. Bu tüketim çılgınlığını şuan dünyayı dev bir kanser hücresi gibi hunharca tüketen ülke USA üzerinden örneklemek istiyorum. Bir yerde şöyle bir istatistik okumuştum; USA nüfus olarak dünyanın yüzde beşini oluşturmasına rağmen, tek başına dünyadaki kaynakların yüzde otuzunu tüketiyor. Dünyanın geri kalan ülkeleri USA gibi dünyadaki kaynakları gasp edecek olsa kaynakların bize yetmesi için en az beş dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı.

    Kılıç dişli kedinin avı tükendiğinde kedi de tükenmiş olacak ama bu gerçeğe kör hale gelmiş durumdayız. Cambridge Üniversitesi üyesi Martin Rees'in, 2003 tarihli Son Yüzyılımız (Our Final Century) adlı kitabında vardığı sonuçta belirttiği gibi avımızı yani kendimizi tüketmek üzere olduğumuzun farkına varmamız için elimizde çok çok kısıtlı bir zaman var sadece. (“Tüm uluslar mevcut teknoloji temelinde düşük riskli ve sürdürülebilir politikalar üretmedikleri sürece... mevcut uygarlığımızın içinde bulunduğumuz yüzyılın sonuna kadar... ayakta kalması ihtimali yüzde elliden daha azdır.” ) Üstelik bizim yıkılışımız ne Sümer'in, ne Paskalya'nın, ne Maya'nın, ne de Roma'nın yıkılışı gibi en fazla yarım milyonun etkilendiği bir çöküş olmayacak, çok daha küresel bir felaketten milyarca insan etkilenecek. ‘’ Bu anlamda böyle bir uygarlık doruk noktasına vardığında, ekolojiden talebi azami seviyeye çıktığında en istikrarsız halini alır. Yeni bir zenginlik ya da enerji kaynağı belirmedikçe, üretimi artırmanın ya da doğal dengesizliklere karşı koymanın yolu kalmaz. İleri gitmenin tek yolu doğadan ve insanlıktan yeni borçlar almaktır. ‘’


    İlerlemenin hızı korkunçtur. Eski devirlerde yaşayan insanların çoğu kültürel değişimin farkına varamıyordu. Çünkü dört beş nesil boyunca bile ilerlemenin hızı yeni emekleyen bir bebek hızındaydı. İlk yontulan çakmak taşı ve ilk eritilen demir arasında yaklaşık 3 milyon yıl varken, ilk eritilen demirle hidrojen bombası arasında geçen süre yalnızca 3000 yıldır. İlerlemedeki bu aritmetik artış yüzünden babanızla dedeniz arasındaki ilerleme farkı beş birim birimken, sizin ve çocuğunuzun arasındaki fark 25 birim olacaktır. İlerlemedeki bu devasa fark, yıkım ve çöküşte de aynı oranda fark oluşturur. ‘’ Uygarlıklar genelde ansızın çöker -İskambilden Kule etkisi-, çünkü ekolojiden talepleri en üst seviyeye çıktığında, doğadaki dalgalanmalara karşı savunmasız hale gelirler, iklim değişikliğinin yarattığı en acil tehlike, hava durumundaki ani değişimlerin ekinleri heba etmesi ve dünyanın yiyecek rezervlerinin ciddi biçimde zarar görmesidir. ‘’ Bugün tedbir aldığımızda belki on senede çözebileceğimiz sorunlar çocuklarımızın çözmesi için ertelenecek olursa çözülmesi ve geri dönüşü imkansız felaketlere döneceklerdir. İlerlemedeki aritmetik artış çözümsüzlükte de aynı oranda işler çünkü. Zaman insanı yutmak için ağzını sonuna kadar açmış bir gayya kuyusu. Bugün kuyunun ağzına yakınken çıkmak için çabalamazsak, yarın o kuyunun dibinden çıkmak belki de imkansız olacak.



    Başka bir yerde okuduğum bir istatistikle de bu üretim ve tüketim çılgınlığında yitirdiğimiz hayvan türlerini, bitki çeşitliliğini, tarımsal ürün çeşitliliğini ilerlemeye nasıl kurban ettiğimizi ve bu dünya pazarı denen bu yağmacı canavarın dişleri arasında nasıl öğüttüğümüzü anlatmak istiyorum. 1970 öncesinde var olan hayvan ve bitki türlerinin bugün yalnızca yüzde kırkı yaşıyor. Tarımda nitelik niceliğe kurban edildi. Daha çok üretimle daha fazla insanın karnı doydu ama bu insanların daha iyi yaşadığı veya nitelikli ve besleyici besinlerle beslediği anlamına gelmiyor.
    ‘’ İnsanoğlu geniş bir yabanıl gıda deposunu, bir avuç nişastalı besin uğruna -buğday, arpa, pirinç, patates, mısır- heba etmiştir. Biz bitkileri ehlileştirdikçe onlar da bizi ehlileştirmiştir. ‘’
    Bugün gıda krizine getirebildiğimiz bütün çözümler toprağa ve bitki çeşitliliğine büyük zararlar vermek pahasına da olsa melez tohumlama, gdo ve tarımsal ilaçlamadan ibaret. Bunun da teknik olarak kiri halı altına süpürmekten hiçbir farkı yok maalesef.



    Bizi bekleyen malum sonu tahmin etmek için Nostradamus olmaya gerek yok . Bunlar geleceğe yönelik kehanetler de değil zaten. Verilerin bize sunduğu önlemez gelecek tahminleri. Dünyadaki en büyük sorun terörmüş gibi kafamızı Yankilerin bize ürettiği yapay gündem kumullarına gömmüş durumdayız. Halbuki dünya üzerinde şuan şu satırları okuduğunuz dakikalarda yaşanan felaketlerin bize bas bas bağırarak anlatmaya çalıştığı üzere dünyanın yani insanlığın en büyük sorunu tüketim çılgınlığı ve adaletsiz dağılan gelirdir. Açlık, kıta ölçeğinde yaşanan bulaşıcı hastalıklar, iklim değişikliği, adaletsiz gelir dağılımı ile kıyaslandığında terörizm, dünyanın en küçük sorunlarından biridir. USA 'in 11 eylül sonrası dünyayı altüst ettiği saldırıda ölenlerin sayısı 3000 iken, dünyada kirli sular yüzünden her gün yirmi beş bin insan hayatını kaybediyor, her yıl yirmi milyon çocuk yetersiz beslenme yüzünden zeka özürlü doğuyor. Açlık ve eşitsizlik her saniye bizden binlerce can almaya devam ediyor. Bu korkunç distopyayı yıkmanın, bu sorunları aşmanın tek yolu kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp zor da olsa adaleti talep etmek. Birleşmiş Milletlerin 1998’de yaptığı bir çalışmaya göre dikkatli harcandığı takdirde 40 milyar dolar, dünyanın en yoksullarının temel ihtiyaçlarını, temiz su ve sağlık gereksinimlerini karşılamak için yeterli bir miktar. Bugün militarist dürtüler ve korku imparatorluğunun yarattığı yapay düşmanları, yel değirmenlerini alt etmek için ürettiğimiz, belki de hiç kullanmayacağımız bir silah projesi için harcanan miktardan kat kat az bir kaynakla dünyayı yeryüzü cennetine çevirebiliriz.


    Kur'an'da Mü'min suresinde şöyle bir ayet geçer; “Firavun: Haman! Benim için bir kule inşa et, dedi, Umarım ki böylece yükselebilir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın Tanrısına ulaşırım. Gerçi ben onun yalancı olduğunu zannediyorum ya, (neyse!) İşte böylece, Firavun’un kötü gidişatı kendisine cazip göründü ve yoldan çıkarıldı. Sonuç itibariyle Firavunun hilesi ve düzeni de tamamen boşa çıktı.” şeklinde bir ayet geçer. İnsanın kibrine yenik düştüğü bu fasit daire hemen hemen bütün dinlerin ve öğretilerin insanı uyardığı bir tuzak. Kadim uygarlıklardan günümüze varıncaya kadar içimizden bir türlü söküp atamadığımız ellerimizle yaptıklarımıza tapma ve en sonunda ellerimizle ürettiklerimizin bizi tüketmesi durumu kitapta Paskalya Adası örneği üzerinden anlatılmış. Heykel, Kule, Saray, Plaza, Gökdelenler yapıp acizliğimizi ve fakirliğimizi bu kumdan kalelerdeki ihtişamla örtbas etme kültü, ideolojik bir hastalık, kendini yok eden bir delilik sanrısı. Kendimize hangi devirde hangi ismi verirsek verelim; Yahudi, Hristiyan, Deist, Müslüman, Budist, Ateist… İnsanlığın genelinin inandığı tek bir din var: Tüketim dini. Seks, yiyecek, zenginlik, iktidar, ayrıcalık gibi bizi cezp eden ibadetlerle dolu bu din, kapitalist ilerlemenin ana dayanağıdır. Ve bu yanıltıcı seraptan uyanmazsak eninde sonunda ellerimizle ürettiklerimiz bizim sonumuzu getirecek.
    “ Yıkım, tekrar geldiğinde, bu defa küresel olacak... Dünya uygarlığı bir bütün halinde yıkılacaktır.”


    Medeniyet, insanlığın son döneminde hızı katlanarak artan bir deneyim. Bu deneyimin özrü ise ilerlemeye mecbur olduğu gibi yol boyunca ilerleme tuzakları ile dolu olması. ‘’ Nehir kıyısında verimli bir arazi üstüne küçük bir köy kurmak iyi bir fikirdir. Ancak köy kente dönüştüğünde ve verimli toprağın sınırlarını aştığında kötü bir fikir haline gelir. Başlangıçta önlemek mümkünken, sonradan tedavi olanaksızlaşır. ‘’ Ama bütün bu korkunç deneyimlere rağmen uygarlık ve refah denenmeye değer bir deneyimdir. Yapmamız gereken bu deneyimin tehlikelerini sümen altı etmek yerine bunların farkına varıp gerekli tedbirleri almak.


    Paskalya adası deneyimini küresel ölçekte yaşamak zorunda değiliz. Çünkü bu sefer yıkım dünyamızı hedefliyor ve en azından şimdilik medeniyetimizi taşıyıp yeni bir hayat kurabileceğimiz bir başka dünyamız yok.
    ‘’ Uygarlık doğal sermaye kullanarak değil, ancak doğanın menfaatini gözeterek ayakta kalabilir. ‘’
    Ve bu reformlar kendimizden fedakarlık yaparak gerçekleştireceğimiz katlanmalara dayanmıyor. Doğayı, dünyamızı onun hayrı için değil kendimizin ve türümüzün uzun vadeli çıkarları için korumak zorundayız. Bu neslimize borçlu olduğumuz ahlaki bir sorumluluk. Ancak hepimizin şahit olduğu üzere kısa süreli, günü kurtaran çıkarlarımıza ve menfaatlerimize ters düştüğünden tüm bu gerçeklere kulağımızı tıkamakla yetiniyoruz. Şuan çoğumuz farkında olmasak da bu tüketim kültürünün ortaya çıkardığı sistem bir intihar makinesinden farksız.
    ‘’ Seyahatinin sonunda Wells’in Zaman Yolcusu uygarlığı, “sonunda kendi yaratıcılarını...kaçınılmaz olarak yok edecek budalaca bir yığma” olarak tanımlar. ‘’


    Bu uyanışın ve gidişatımızın vehametinin farkına varmak adına İlerlemenin Kısa Tarihi’ni dünyada yaşayıp da tüketici olan her bireye okutmak lazım. Uzun zaman için inceleme yapmaya dair bir planım yoktu. Ama kitabı o kadar etkileyici buldum ki sadece okudum diye işaretleyip geçmek istemedim. Lütfen ama lütfen bu kitabı sesli bir şekilde sokaklarda okuyun. Sohbetlerde konu olarak işleyin. Ve dünyamızı kurtarmak adına size düşeni yapın.


    NOT: Kitabın rehberliğinde yapılmış muhteşem bir belgeselden bahsetmek istiyorum size. Martin Scorsese'nin yapımcılığını üstlendiği, Stephen W. Hawking (toprağı bol olsun ) gibi bilim adamlarını ve Margaret Atwood gibi yazarları bir araya getiren, kitabın yazarı Ronald Wright ’ın da bulunduğu "Surviving Progress" isimli belgeseli de kitap sonrası izlemenizi tavsiye ederim.
    https://www.youtube.com/watch?v=fGyU6MEstjU

    Belgeselception notu:
    1- Yıkımı ve bu yıkımdan nasıl geri dönerizi görmek isteyenler için ‘’ Home ‘’ belgeselini de izlemenizi tavsiye ederim. Ekran başında geçireceğiniz en dolu dolu 1.5 saatiniz olacağını söyleyebilirim.
    https://www.youtube.com/watch?v=rurtJhnEkTE

    2- Why Poverty = Neden Yoksulluk Belgeseli - Fakirlerin Hikayesi
    https://www.youtube.com/watch?v=RTTf-spHvyY

    aLi | Cahil Bilge Notu:
    Story Of Stuff: https://www.youtube.com/watch?v=kz0h6VA4I-o
    'Yaşasın Alışveriş': https://www.youtube.com/watch?v=9sIw4TYNE88

    " SON IRMAK KURUDUĞUNDA, SON AĞAÇ KESİLDİĞİNDE, SON BALIK TUTULDUĞUNDA, BEYAZ ADAM PARANIN YENMEYECEK BİR ŞEY OLDUĞUNU ANLAYACAK! ''
  • 238 syf.
    ·3 günde·7/10
    Puslu Kıtalar Atlası-Genel Özet
    Oktay Anar’ın yazmış olduğu bu harikulade eser sıradan bir tarih romanı olmanın dışında bir çizgide kendini göstermiştir. Bu çizgiye de fantastik desek yanlış olmasa gerek. Bunu dememin nedeni kahramanların başından geçen olaylar olsun veyahut bir olayın yaşanmadan önce ne badirelerden geçtiği olsun türlü türlü şekilde yorumlanabilir ki ardından bu fikre ulaşılır.
    Romanda geçen başlıca 3 ana karakter:
    Uzun İhsan Efendi: Romanda sıkça adı geçen bu karakter aslında yazarın ta kendisi yani İhsan Oktay Anar’dır. Bu lakap ona boyunun çok uzun olmasından verilmiştir. Çekik gözlü, elmacık kemikli, seyrek bıyıklı bu karakter yumuşak elleri olan narin tenli ve korkutucu olmaktan çok uzak bir görünüme sahiptir. Dayısı Arap İhsan tarafından hep miskin olarak çağırılır. Herhangi bir mesleğe sahip değildir. Kimseden para almadığı ve dilenmediği halde ne kadar harcarsa harcasın kesede para hiç eksik olmaz. Bünyamin’in babası olmasına rağmen ona hiç benzemez bir üstene ondan daha genç gösterir. Dünyayı rüyalarıyla keşfetmeye çalışan bu adam daha sonradan Yeniçeriler tarafından gözleri oyulup kulakları ve burnu kesilir. Dilendirilmek için Hınzıryedi’ye satılır.
    Bünyamin: Kumral bıyıklı ve iri gözlü bu genç yakışıklı bir yüze sahiptir. Kafasında babasına, hayatına ve annesine dair bir takım sorular barındırır. Lağımcı ocağında çalışmaya başladıktan sonra eline o uğursuz para geçtiğinde savaş meydanında girdiği ikili mücadele sonucu yüzü tanınamaz hale gelmiştir. Duygusal bir kişiliğe sahip Bünyamin’in gezmediği ve okumadığı halde çok şey hakkında bilgi sahibidir.
    Arap İhsan: Kafasını kazıtmış ve üzerinde bir takım saç bırakmıştır. Savaş yaralarıyla dolu göğsü kıllı olan bu adam kıllarına rengarenk boncuklarla birkaç inci dizmiştir. Bunun anlamı o zamanlar kabadayıların kudretlerini göstermek için yaptıkları işarettir. Aşağıya sarkan gözlerini örten gür kaşları vardır.
    Arap İhsan efendinin yanında köle olarak aldığı Alibaz ile beraber yiğeni olan Uzun İhsan efendiyi ziyaretiyle olaylar başlar. Alibaz yaşının ufak olmasına rağmen aklı fikri cinlik peşinde koşan sürekli yaramazlık yapan bir çocuktur. Bu yaramazlığı yüzüne Arap İhsanın denizdeki bir savaşta başına dert açmıştır ki canlarını ucuz kurtarmışlardır bu muharebeden. Arap İhsan ve Alibaz gelmeden hemen önce bir çeşit uyku şurubu alıp rüyaya yatan Uzun İhsan efendi gerçek hayatta dünyayı gezip atlas çizmeye cesareti olmadığından dolayı rüyasında gezip uyandığında atlas çizmeye çalışmaktadır. Arap İhsan efendinin İstanbul’a bu sefer gelme nedeni ise kendisine kazık atan Kubelik’i bulmaktır. Ama Kubelik’i öldürmek için değil kendisinin hayatını kurtaran bir kitabın çevirisini yaptırmak istemesidir. Kubelik’i bulup kitabı tercüme etmesi gerektiği şeklinde tehditlerde bulunup gözünü korkutur. Kitabı tercüme eden Kubelik daha sonra Arap İhsanı bulamayınca Uzun İhsan efendiye çeviri parşömenlerini teslim eder. Bu kitap Rendekar’a (Rene Descartes) ait olan ‘’Zagon Üzerine Öttürme’’ diye çevrilmiştir. Arap İhsanın bir daha uğramayacağını anlayan Uzun İhsan efendi çeviri parşömenlerini bir gün okumaya koyulur. Tercümeleri okurken Uzun İhsan efendi Rendekar’ın şüphe ettiğinden şüphe edememekte ve bundan da kendisinin var olduğu sonucunu çıkardığını görmüştür (Cogito ergo sum). Okuduklarının üzerine kafa yoran Uzun İhsan efendi düşünüyor olmasından dolayı kendi varlığını kabul etmektedir. Ama bu yolla kendisi dışında başka hiçbir şeyin varlığını ispatlayamamaktadır. Bunu çözmek için istihareye yatar. Rüyasında gördüğü aynada kendi yansıması yerine oğlunu görür ve düş gördüğü için kendi varlığına inanır. Fakat; kafasında kim olduğuna dair bir soru kalır. Uyandığında uykusunun bir uyanış ve düşlerinin de gerçeğin ta kendisi olduğunu düşünmeye başlar. Eğer bu doğruysa şimdi gördüğü her şey bir düştür. Bünyamin babasının hiç çalışmıyor olmasına rağmen nasıl her zaman parası olduğunu, gerçekte kendi babası mı değil mi ve benzeri soruların cevabını bulmak için babasının uyku şurubundan içip rüya görmek için uyur ama şurubu çok fazla içtiğinden dolayı uyanamaz. Fakat daha sonra ahali tarafından ölü sanılıp mezara gömülür. Ama Bünyamin ölmediği için mezardan çıkıp eve geri döner. Bunu gören mahalle sakinleri Bünyamin hakkında konuşmaya başlarlar. Bu konuşulanlar daha sonra Vardapet’in kulağına kadar gider. Bünyamin’i yanına alıp Lağımcı olarak çalışmasını ister. Uzun İhsan Efendi gerçekte hiç gezmemiş olduğu için oğlunun böyle bir fırsat yakalamasına çok sevip hazırlamış olduğu kitabı da oğluna verip lağımcı çırağı olmak üzere yolcu eder. Artık Uzun İhsan Efendi, Alibaz ve yaramaz maymunu Müşteri’yle beraber yaşamanı sürdürmeye başlamıştır. Alibaz’ı okullar arası çatışmanın yaşandığı mahalle mekteplerinden birine gönderir. Okuduğu bir kitabın kahramanından, Efrasiyab’dan etkilenerek bir okul çetesinin lideri konumuna gelen Alibaz arkadaşları arasında Efrasiyab’dır. Yapmış olduğu her eylemlerin sonunda bıraktığı beyaz bayrak üzerine kırmızı el iziyle Konstantini’ye nam salar. Bir gün eve dönerken babası yerine koyduğu Uzun İhsan Efendi’nin yeniçeriler tarafından götürüldüğünü görüp intikam almaya yemin eder... Bünyamin bu sırada diğer görevlilerle buz gibi dondurucu soğukta Zülfüyar isimli casusu kurtarmaya çalışmaktadır. Padişah fermanına göre Bünyamin’in görevi ise Vardapet’le bir lağım çukuru kazarak kaleye ulaşmaktır. Tam casusu kurtaracakken ani bir karşı saldırı düzenlenir. Bu yüzden Zülfiyar emaneti olan ve padişaha teslim edilmesi gereken ileride Bünyamin’in başına bela açacak olan o uğursuz kara parayı Bünyamine verir. Bu parayı babasının ona vermiş olduğu Atlas’ın içine koyan Bünyamin, girdiği ikili mücadele sonrasında yüzüne yapışan zırh yüzünden tanınmaz hale gelir. Ardından Zülfüyar ve adamları tarafından kurtarılan Bünyamin artık herkesin peşine düştüğü kişi haline gelmiştir. Fakat, tanınmaz halde olduğu için üzerine hiç şüphe çekmez. Savaşın ardından bir grup askerle beraber katırlarla Konstantiniye dönen Bünyamin daha sonra babasının parayı arayanlar tarafından işkence görmüş olduğunu öğrenir. Ne yapacağını bilemez bir şekilde kendisini yönlendirmek için babasının vermiş olduğu kitaptan herhangi bir sayfa açar. Gözüne ilk çarpan cümlede “dilencilerin arasına girip kaderini beklemeye başla”dır. Bünyamin babasını bulmak için dilenciler loncasına girip dinlenmek istediğini onların kethüdası olan Hınzıryedi isimli birisine söyler ve böylece işe başlar. Uzun İhsan Efendi’de iki aydır bu loncada bulunmaktadır. Hınzıryedi’nin görevi Uzun İhsan Efendiye göz kulak olup Bünyamin’in Uzun İhsan efendiye yaklaştığı zaman yakalamaktır. Anca Bünyamin’in suratı tanınmaz bir halde olduğu için Uzun İhsan Efendiye yaklaşsa da tanınmayacaktır. Uzun İhsan Efendi ise kendisine yapılan işkenceler yüzünden iyice kendi alemine dalmış durumdadır. Hem sağır hem hem kör olan Uzun İhsan Efendi devamlı olarak gerçekliği sorgulamaktadır. Sonunda yanına ulaşmayı başaran oğlu ise kendisinin hayal ettiğini düşünmüş ve oğluna kendisini bir rıhtımdaki fıçının içine koydurtmuştur. Bünyamin babasının sözüne uyduğu için oldukça oldukça üzülmüştür... Loncayı ziyarete gelen Ebrehe’nin boğazına bir lokma takılır. Onu bu durumdan Bünyamin kurtarıp dolaylı yoldan kahraman olur. Bünyamin Ebrehenin yanına götürüldüğünde kendisini bir kimya odasında bulur. Ebrehe ona yaratılmamış boşluğu bulmak için uğraştıklarından boşluğa tapan ve boşluğun ne büyük bir güç olduğu hakkında bahseder. Bu esnada Bünyamin’in söylediği sözlerden Ebrehe’nin Bünyamin’e olan ilgisi iyice artmıştır. Fakat ona karşı sevgiyle nefret arası bir şeyler hissetmektedir... Ertesi gün misafirini eğlendirmeye kararlı olan Ebrehe, ona yeni giysiler giydirip esir pazarına götürür. Oradan iki Rus kızı seçtikten sonra Gazanfer’in batakhanesine gitmek üzere yola koyulurlar. Yolda giderlerken evinde bir kadavrayı incelerken yakalanan Kubelik’in idamıyla karşılaşırlar. İnfazdan sonra cimriliğiyle nam salmış Gazanfer’in batakhanesine giderler. Burada Gazanfer ile oynadıkları büyük oyunu kaybeden Ebrehe, Gazanfer’in hile yaptığını iddia ederek ortalığı birbirine katar. Ebrehe bu iddiasında haklı olduğunu ispatladıktan sonra bütün mal varlıklarını bu kumarhanede kaybetmiş olan öfkeli insanlar kumarhaneyi ateşe verirler. Gece yarısının ardından içerde satın aldıkları iki cariyenin onları bekledikleri bir konağa gelirler. Müzisyenler eşliğindeki bir cümbüşten sonra Bünyamin seçtiği kızla bir odada yalnız kalır. İçin için ağlayan kıza ona bir kötülük etmeyeceğini söyler. Sabah olduğunda kendisini uyandıran Zülfiyar Bünyamin’e kendisini büyük efendinin teşkilatta onu beklediğini söyler. Yolda ismi Dertli olan ve kendisini tam altı kere yıldırım çarpmış olan bir dilenciyle karşılaşırlar. Tepelerine yıldırım düşecek korkusuyla onu yanından kovan Zülfüyar kırbacıyla zavallı adamı dövmeye başlar. Bu görüntüye dayanamayan Bünyamin Zülfiyar’la bir kavgaya girişir ve sonunda onu yere devirip oradan ayrılır. Çevresinde gelişen her olayın kendisine oynanan bir oyun olduğundan şüphelenen Bünyamin, babasının kitabında “hayatını öne sürüp sırrı bulmak için yola çıktı” cümlesini okuyup Ebrehe’nin yanına gider. Kafasındaki sorulara cevap aramaktadır. Ebrehe ona tüm bu olayların başlangıcı olan kehanet aynasından bahseder. Bu ayna kıyametten yedi yıl önce olacakları göstermeye başlamakta ve kehanetleri bildirmektedir. Şimdiye kadar aynada beliren yazıların bildirdiği her olay gerçekleşmiştir. Şimdi sıra son kehanet olan Mehdi’ye gelmiştir. Ebrehe ise Tanrıdan af dileyip tövbe etmek yerine kıyametten kaçmayı tasarlamıştır. Kafasındaki düşünce istediği sonsuz hıza ulaşıp geçmişe yolculuk etmektir. Bunun için de boşluğa ihtiyacı vardır. Aradığı boşluk kara bir paradır.
    Bünyamin kafasındaki sorularla uğraşa dursun Konstantiniye’ye gözleri oyulup kulakları ve burnu kesilmiş bir adamın gemilere nasıl kılavuzluk ettiği, görmediği halde yıldız ve gezegenlerin yerlerini nasıl bulabildiği gibi bir hayret verici bir söylentiyle çalkalanmaktadır. Bahsedilen kaşif Uzun İhsan Efendiden başkası değildir. Uzun İhsan Efendinin bulunduğu gemi sonunda Konstantiniye dönmüştür. Uzun İhsan Efendi gemiden inip bir meyhaneye gider. Buradakilere, kendisi düşündüğü için onların var olduğunu dünya ve içindeki her şeyin kendi zihnindeki kurgulardan ibaret olduğunu anlatmaya çalışınca meyhanedekilerin alay konusu olur. Meyhanedekilerden biri konuya uygun bir hikaye anlatmaya başladığı sıra Uzun İhsan Efendi meyhaneden ayrılır. Tersane yakınlarındaki gemi enkazına gidip Efrasiyab ve yiğitlerinden geride kalan izleri inceler. Efrasiyab, yani Alibaz ise o sıra kabul etmediği orduyu humayun-u yarım gün geriden takip ederek altı haftadır kuzeye doğru ilerlemektedir. Fethedilecek kaleye ulaştıklarında Alibaz kaleye ilk gireceklerden olmak istemektedir. Ancak kuşatma başlayıp koca bir güllenin büyük bir gürültüyle duvara çarptığını gören çocuk birden bire Efrasiyab değil, şu uyku tutmayan Alibaz olduğunu hatırlar. Ağlayarak kaçmaya başlar. Sonunda güllelerle açılan bir delikten kaleye girer. İçerisi dışardan farklı olarak fazlasıyla sessizdir. Belli belirsiz bir ilahi yankılanmaktadır duvarlarda. Alibaz sesin geldiği sese yönelir. Karalar giymiş sayısı adam elleri zincirli çıplak birini yerde devrilmiş olan iki yarım küreye doğru itmektedirler. Kara giysilerden birkaçı zar zor bu dev yarım küreleri birleştirip tulumbalarla içindeki havayı boşaltırlar ve ortaya bir hava çıkar. Kürenin ortasındaki musluğa çıplak adamın karnını yerleştirirler ve kasvetli ilahiler eşliğinde musluğu açarlar. Aynı anda adam acıyla bağırır ve yarım küreler birbirinden ayrılır. Yarım kürelerden her birinin içi kan ve et parçalarıyla doludur. Alibaz orada olanları görünce yeniden ağlamaya başlar. Kara giysililerden birkaçı onu kolundan tutup bir odaya götürürler ve orada içine zehir kattıkları bir bardak suyu Alibaz’a sunarlar. Bunu bir dostluk gösterisi sanan Alibaz suyu içer ve dışarı salınıverir. Hayatı boyunca bir dakika olsun uyumamış olan bu çocuk bir süre sonra esnemeye başlar ve kendisine uyuyacak bir yer arar. Sonunda bir ağacın tepesindeki leylek yuvasına kıvrılıp yatar.

    Bünyamin ise teşkilatta sıkıntıdan oradaki tuhaf aletleri kurcalamaya başlamıştır. Bira dinleme aleti bulur ve onu yanına alır. Amacı Ebrehe hakkında bilgi toplamaktır. Bir gece hemen yan odada kalan Ebrehe’nin konuştuklarını öğrenmek için aleti kullanmaya karar verir. Ebrehe tuhaf bir masal anlatmaktadır. Masal cahil bir adamın gözlerini kapadığında gördüğü karanlığın ne olduğunu merak etmesiyle başlamaktadır. Akıl danıştığı bir bilgenin söylediğine göre dünya hiçlikten yani boşluktan yaratılmıştır. Bu boşluktan artan parça ikiye bölünmüş ve bir kısmı insanoğluna verilmiştir. Adamın gözlerini kapadığında gördüğü karanlık, boşluktan oluşmuş bir levhadır. Boşluğun diğer yarısı ise düşmanını kıskanan Sabahın Oğluna verilmiştir. Sabahın Oğlu, bu boşluktan bir para yaptırmış ve üstüne kendi tuğrasını bastırmıştır. Sonra da onun dünyada ne var ne yoksa hepsini satın almasını beklemeye başlamıştır. Uykudan kulakları tıkanan Bünyamin masalın sonunu dinleyemez. Ancak birden aklına Sabahın Oğlu ile ilgili bir söz gelir ve ayağa kalkar. Bir kavanoz dolusu demir tozunu bir kağıda yayar ve uğursuz parayı kağıdın altına yerleştirir. Demir tozları birbirine yapışıp mıknatısiyet çizgilerini ortaya çıkarırlar. Cıva buharından sersemleyen Bünyamin bu çizgileri harf şeklinde görür ve iblis aleyhillene tuğrasını seçer.

    Öğleye doğru uyanan Bünyamin teşkilata birkaç nöbetçi hariç kimsenin olmadığını görür. Yılın yedinci dolunayı o gece çıkacak Kehanet Aynası doğruysa Mehdi şu saatler Konstrantiniye gelecektir. Gece yarısı Ebrehe ve adamları yanlarında Mehdi’nin tanımına uyan bir adamla teşkilata gelirler. Adamı Bünyamin’in adamıyla ortak bir duvarı olan bir hücreye götürürler. Bünyamin odasına dönüp dinleme aletini hücre duvarına dayar. İçerde Ebrehe, Zülfiyar’a dışarıda biriken dilencilerin ne istediğini öğrenmesini söylemektedir. Ayrıca Mehdi olduğunu düşündüğü bu adamın sorgusunu tek başına yapmak istemektedir. Adama işkence edilmesi için Hattakay isimli ünlü bir işkence ustası getirilmiştir. Adam ise korkudan ağlamaya başlamıştır. Ebrehe’ye kendisinin sandığı kişi olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Söylendiğine göre, o bir Nemçe casusudur. İsmi Franz’dır. Ülkesinde Mehdi’nin tanımına uyan kadın ve erkekler toplanıp bir manastıra kapatılmış ve çiftleştirilmişlerdir. Kendisi onların tanımlarından biridir. Kehanet Aynası da yıllar önce Avrupa’nın usta saatçisine, bu kişiler tarafından yaptırılmıştır. Mükemmel bir düzene sahip bu ayna padişaha kıyameti haber verecektir. Aynanın söylediklerinin bir bir gerçekleşmesi zaten planlanmış bir şeydir. Bu durumda bütün kehanetler doğru çıkınca sonuncusu olan Mehdi’nin gelişine inanmak kaçınılmazdır. Mehdi gelince padişah ona tahtını teslim edecek ve böylece ülkenin yönetimi ellerine geçecektir.

    Ebrehe adamın sözlerini dinlemiş ancak tek kelimesine bile inanmamıştır. Bu sırada işkence için hazırlık yapan Hattakay sanılan kişinin yüzündeki balmumu eriyince Ebrehe onun Hınzıryedi olduğunu anlar ve olaylar iyice karışır. Loncadaki dilenciler teşkilatı yağmalamaya gelmişlerdir ve istediklerini elde ederler. Ebrehe Hınzıryedi tarafından yakalanır. Bu sırada yalnız kalan Nemçe casusu korkudan ödü patlayarak ölür. Ebrehe’nin son isteği Bünyamin ile yalnız konuşmaktır. Hınzıryedi onu kırmaz. Ebrehe başından beri Bünyamin’in aradığı kişi olduğunu ve kara paranın onda olduğunu bildiğini, ona karşı farklı bir şeyler hissettiğini söyler. Bünyamin’den o parayı kendisi ölünce ağzına koyup, çenesini öyle bağlamasını buyurur. Daha sonra Hınzıryedi, Ebrehe’yi öldürür ve Bünyamin&;#8217;i de yanına alarak lonca binasına döner. Ebrehe’nin cesedini yıkama görevi Bünyamin’e verildiğinden Ebrehe’nin son isteği gerçekleşir. Bu sırada loncada ziyafet hazırlığı yapılmaktadır. Ceset gömülüp ziyafet hazırlığı tamamlanmak üzereyken lonca kapısında Dertli görülür. Dertli’yi kovmaya çalışırken elinde pistolü olduğunu fark eden dilenciler koşuşmaya başlarlar. Dertli ise Hınzıryedi’yi gözüne kestirmiştir. Hınzıryedi kaçamayacağını anlayınca Dertli’ye yalvarmaya başlar. Fakat Dertli ona aldırmadan Bünyamin’e dönüp kendisine yapılan iyilikleri unutmadığını söyler ve ona çıkış yolunu gösterir. Bünyamin oradan kaçtıktan sonra binaya yıldırım düşer ve bina alevler içinde kalır.
    Bünyamin lonca yakınlarında bir hana gider. Gece yarısı avluya indiğinde uyuyan han bekçisini izleyen bir adamla karşılaşır. Bu adam düş görmeyi çok seven bir tüccardır. Yıllar önce bir gece rüyasında bir evin penceresinden, içerde uyuyan bir adamla onun yanı başında oturan ve elindeki deftere bir şeyler not eden uzun boylu çekik gözlü bir adam görür. Uzun boylu adamın birdenbire kafasını çevirip tüccarla göz göze gelmesiyle rüyası son bulur. Ertesi gece rüyanın devamını görebilmek umuduyla yatan tüccar düşünde yine o aynı pencerenin önünde bulur kendini. Uzun boylu adam yine arkasını dönüp tüccarı görür ve bu sefer yerinden doğrulup tüccarın yüzüne perdeyi kapatır. Düşü böylece kesilen tüccar üçüncü geceyi iple çeker ve yine rüyasında kendisini aynı yerde bulur. Perde kapalıdır. İçeriyi görmek için perdeyi aralayınca uzun boylu adamla karşılaşır ve olup bitenleri öğrenmek istediğini belirtir. Uyuyan adamı uyandırmamak için fısıltıyla konuşan uzun boylu adam diğerinin rüyasında insanları ve onların yaşadığı dünyayı gördüğünü söyler. Tüccar bir daha onları rahatsız etmesin diye ona ömrünün sonuna kadar uyuyamayacağını söyler. Böylece düşü sona eren tüccar ertesi geceyi iple çeker ama bir türlü uyuyamaz. Uyumak için çeşitli yollar denediyse de, nafile asla uyuyamamaktadır.

    Sonunda bir sihirbazın tavsiyesiyle kendini yollara vurur. Bu sihirbazın söylediğine göre bu dünyada bir yerde çok uzun senelerdir uyuyan birisi vardır. Eğer tüccar onu bulup uyandırabilirse kendisi artık uyuyabilecektir. Tüccar yıllarca bu uyuyan adamı arar fakat bir türlü bulamaz. Bir gün yolu Konstantiniye düştüğünde kaldığı hanın bekçisinin avluda nasıl horul horul uyuduğunu görür ve inerek onu seyreder. Daha sonra oradan ayrıldığında da bekçi aklından çıkmaz. Böylece yılda iki kez Konstantiniye uğramaya başlar. Bekçinin uyanacağı günü bekler umutla. O gün, yani Bünyamin ile karşılaştığı günde yine bekçiyi izlemektedir. Bünyamin ile, bekçiyi izleyerek biraz sohbet ettikten sonra bekçide bir kıpırdanma farkeder. Bekçi uyur gibi dalmaya başladığı sırda tüccarda uyku belirtileri başlar. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen tüccar hemen odasına çıkar. Avluda bekçiyle yalnız kalan Bünyamin birden babasının atlasını hatırlar. Bu kez ismini tam olarak okur. Puslu Kıtalar Atlası’dır. Bu kitabın son bölümünden rasgele bir sayfa açar ve babasının kendisine hitaben yazdığı bir yazı gözüne çarpar. Uzun İhsan Efendi yazısında her şeyin kendi düşlerinden ibaret olduğunu anlatmaktadır. Bünyamin’in asla cesaret edipte soramadığı soruların cevabını da böylece vermiş olmaktadır.


    -Börteçine
  • Kışın gizlediği ve karların altında sakladığı her şey, yazın ortaya çıkacak ve gözler önüne serilecek -gizlenmesi olanaksız yalanlar üstüne söylenmiştir bu.
    Leonardo da Vinci
    Sayfa 37 - SEL Yayıncılık- Geceyarısı Kitapları