Geri Bildirim
  • 1964 doğumlu Muharrem İnce'yi, 1961'de Adnan Menderes'i idam etmekle suçluyorlar, 1954'te doğmalarına rağmen, 1940'lardaki tek parti dönemi yüzünden 75 kişilik sınıflarda okuduk diyorlar. Adamlar bizden habersiz Moleküler Transportasyonu, Uzay-Zamanı bükmeyi mi buldular acaba?Ya da 1900'lerde falan doğdular. Fringe dizisindeki gibi bir "Kehribar" bulup kendilerini dondurdular. Dönem dönem içinden çıkıp hayat tecrübeleri edindiler, bunları da bizimle paylaşıyorlar. Bunlardan başka "mantıklı" açıklama bulamıyorum...
  • Yoğun olarak Selçuklular döneminde Anadolu'ya gelen Yörüklerin yerleşik hayata geçebilmesi oldukça uzun bir zaman almıştır. Yörükler son olarak 1865 yıllında, Derviş Paşa komutasındaki Osmanlı Fırka-i Islâhiyye ordusunun baskısıyla yerleşik hayata geçmeye zorlanmıştır. Türkmen Beyleri orduyla kavgaya tutuşmuş, çok kan akmış, çok can yitip gitmiştir.

    Osmanlı'da 1683'ten sonraki dönemde, yapılmakta olan seferler nedeniyle taşrada bulunan idarecilerin büyük çoğunluğunun sefere gitmiş olmasına bağlı olarak, ortaya çıkan otorite boşluğu, Anadolu’nun birçok bölgesinde karmaşanın, eşkıyalık olaylarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ortaya çıkan aşiret kavgaları, karmaşa, eşkıyalık olaylarının en önemli unsurlarının arasında konar ve göçer olarak yaşayan Yörük aşiretleri vardır.

    Çukurova bölgesinde yaşayan konar ve göçer aşiretler, bölgenin iklim özellikleri ile birlikte, sahip oldukları hayvanlarına otlak bulmak amacıyla, yaz mevsimlerinde yaylaya giderler. Yaylaya gidiş ve gelişler sırasında bu aşiretlerin mensupları, yolları üzerinde bulunan yerlerdeki yerleşik halkın köyleri ve arazilerine zarar vermekteydiler. Genellikle ekili arazileri hayvanlarına otlatan bu aşiretlerin mensupları, bazı dönemlerde ise, adam öldürme, mal gaspı ile kadın ve kız kaçırma olaylarına da neden olmaktaydılar. Osmanlı bu durumu devletin varlığını ve yerleşik hayatın esası olan can ve mal güvenliğini tehdit eder bir hal olarak görmüştür.

    Bu aşiretlerin devlete vergi ödememesi, asker vermemesi gibi durumlarda söz konusudur. Osmanlı'nın ekonomik durumu ve asker ihtiyacı gibi durumlar da bu aşiretlerin düzenini sağlamak amacıyla zorunlu iskânlarına sebep olmuştur. Osmanlı bu iskân faaliyetleriyle her zaman için siyasi, iktisadi, askeri, sosyal vs. alanlarda hep bir çıkar, bir fayda ummuştur.

    Devlet idaresine karşı itaatsiz davranan ve eşkıyalık olaylarına karışan aşiret mensuplarına karşı yürütülen askerî faaliyetlerin sıklığına rağmen, Yörüklerin, tam olarak itaat altına alınması mümkün olmamıştır. Yapılan askerî harekatların sonucunda, dağlık bölgelere kaçarak buralara sığınan aşiret mensupları, kaçacak yerleri kalmadığı zaman, affedilmelerini talep etmişler ve çoğunlukla da affedilmişlerdir. Ayrıca yaylak-kışlak hayatı yaşayan Yörükler bu yaşam tarzlarından ötürü yerleşik hayatı bir türlü benimseyememişler ve yerleşik hayata adapte olamamışlardır.

    Bu Yörük aşiretleri yıllarca hem birbirleriyle, hem de başları sıkışınca birlik olup devlete karşı mücadele etmiş, kavga etmiş ve çatışmışlardır.

    Nitekim dünya ne Osmanlı Paşalarına, ne de Türkmen Yörük Beylerine kalmıştır. Geçip giden seneler nice yiğitleri alıp gitti. Nice geleneği, adeti, töreyi, güzelliği unutturdu. Derviş Paşa'nın zalimliği, Mürsel Bey'in Kozanoğlu'nun yiğitliği, Demirciler Piri Yörük kocası bu ocağın son ustası Haydar Usta'nın yaptığı göz kamaştıran kılıçları, güzellikleriyle dillere destan olan burnu hırızmalı Yörük kızları ve Ceren, ünü İran'dan Turan'a, Umur'dan Şam'a ulaşmış Türkmen destanları, Türkmen Ozanları, Yörük kilimleri, Yörük Ağaları, kolunda şahin gezdirip kuş avlayan Yörük çocukları ve Kerem, küsüp dağlara yaslanan Yörük gençleri ve Halil senelerdir dilden dile, kulaktan kulağa, nesilden nesile anlatılır durur.

    Son olarak kitaptan uzunca bir alıntı ekliyor, sizi Yaşar Kemal'in eşsiz üslubuyla baş başa bırakıyor, iyi okumalar diliyorum.

    "Kalktık Horasandan sökün eyledik. Parlar omuzumuzda uzun şelfeler. Kurt sürüleri gibi dağıldık dünyaya, yayıldık mağrıptan maşrıka dek. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımızı Sind suyuna, Nil suyuna sürdük. Memleketler, kaleler, şehirler aldık, devletler kurduk. Harran ovasına, Mezopotamyaya, Arabistan çölüne, Anadoluya, Kafkas dağlarına, geniş Rus bozkırlarına, on bin, yüz bin kara çadırla kartallar gibi indik. Uzun, yedi direkli, keçi kılından kara çadırlarımız… Her birinin içi insan hünerinin en büyük, en güzel, en ince renkleri, nakışlarıyla işlenmişti. Ya şelfelerimiz, ya kılıçlarımız, hançerlerimiz, fildişi sapları altın işleme tüfeklerimiz, dibeklerimiz ,hırızma, gerdanlık, tepeliklerimiz, kilim, keçe, çullarımız… Harran ovasında binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük. Ulu şahinler gibi. Şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük… Ulu denizlerden ulu denizlere dalgalarca çalkalandık. O kıyıdan bu kıyıya vurduk. Kaleler, şehirler, memleketler, ırklar, soylar karşımızda boyun eğdi. Tutsak kıldık bir çağı. Çok şey yaptık insanoğluna. Ama onları hiçbir zaman aşağılamadık, insanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. Yoksula, yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. Dost olsun, düşman olsun onları bizim düşkünümüzden, yaşlımızdan, çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırt etmedik. Elaman demişin kılına dokunmadık. Kalın, işlemeli, türlü damgalı yurtlar yaptık keçelerden, sıcak sağlam. Hiçbir saray böylesine bu yurtlar gibi görkemli olamazdı. Dünyanın üstünde konduk kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş, yenmiş… Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu. Ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip, damgamızı bastık. Anadoluda karşımıza çıktı Kayseri dağı, Ağrı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo dağı… Vardık Anadoluda da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan, Ceyhan suyu… Anadolu ovası, Tuz gölü, kehribar sarısı üzümleriyle Ege ovaları… Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta, soyumuz boy versin diye… Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi halden hallere… Anadolu’nun taşıyla toprağıyla akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış kervansarayları, sarayları, tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık. Etle kemik gibi… Yağmurla toprak gibi… Her bölüğümüz bir ilde, bir ülkede, bir toprak parçasında kaldı… Çadırımızın her bir parçası bir yerde unutuldu, bir toprakta çürüdü. Gür, sonsuz, ulu, kaynayan bir su gibi bir kökten çıktık. Göz göz olduk… Dağıldık, ufaldık, azala azala tükendik, bittik. Artık türkülerimiz belki de hiç söylenmeyecek, semahlarımız dönülmeyecek, dostlar, canlar, erenler bir yürek olamayacak. Ay gün bizim baktığımız gibi doğmayacak, batmayacak. Usumuz, geleneğimiz, göreneğimiz, ağacın tomurcuklanması, yelin esmesi, insanın doğması, büyümesi, ölmesi üstüne düşüncelerimiz, duygularımız, bilinmeyecek, anılmayacak. Çiçeğin açması, kaplanın heykirmesi, yağmurun yağması üstüne, toprağın yeşermesi, bir kartalın yumurtlaması, bir tor şahinin, uzun boyunlu tor atların alıştırılması, dünyaya, her yaratığa sevgimiz, dostluğumuz, onlardan bir parça olma gücünün harikulade sağlamlığı hiç bilinmeyecek, namımız insan soylarınca söylenmeyecek. Birdenbire değil, binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik… Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık. Geldik Anadoluda da karşımıza çıktı Kayseri dağı. Ulu, temiz, alımlı, yakışıklı, ışığa batmış. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız… Harran ovasında, Mezopotamyada yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız. Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece, kırk gün, kırk gece…"
    (sf.263)
  • İçki ve kumar sözkonusu tahakküme dayanan sözkonusu cemiyetin başlıca gelenek ve iftihar vesilelerinin başındadır. Cahiliye şiirinin tümü bu özelliği belirtir. Nitekim Tarafa ibni Abd bu konuda şöyle der:

    "Delikanlılık hayatının özelliklerinden olan (şu) üç şey olmasaydı, Ecdadın hakkı için, ziyaretçilerimin (hayatımdan ümit kesip) ne zaman kalktıklarına hiç aldırış etmezdim. Onların biri, içmede tanınmış ayyaşları geride bırakmandır.
    Kehribar renkli şarabı ki, içine su karıştınlınca köpürüverir.
    İçki içmem ve ondan Iezzet bulmam.
    Fakir - zengin, soylu - baldırıçıplak herkese har vurup harman savurarak vermem aşiretimin tümünün çevremde de dört dönüp, katran yaldızlı deve gibi seçilip tek kalışıma kadar devam eder."

    Çeşitli kılıklara bürünen açık - saçıklık da o cemiyetin özelliklerindendir. Bu açıdan o günkü cemiyetin durumu, eski - yeni bütün cahiliye cemiyetlerinin aynısı idi.
  • Alevli tellerinden et kokum yayılır
    Hamile bir bakireye aşere olurum
    Arzular rıhtımında
    Kehribar gözlerini sayıyorum
    Avuçlarımda yaratan tecellisi
    Avuçlarımda yaralı bir Tanrı
    Avuçlarımda ahriman acısı
    Sonra sonra
    Ruhuma yetmeyen bir beden ikram ediyorum
  • Musevilik ve Hristiyanlık inanışlarında yer alan efsaneye göre kendisi uzun dalgalı güneş kızılı gür saçları, kehribar rengi gözleri, bembeyaz ten rengi ve zarif bedeni ile Lilith baştan çıkarıcı bir kadın ve Adem'in Havva'dan önce yaratılan eşidir. Peki neden kendisi Adem ile aynı topraktan ve kilden yaratılmasına rağmen inançların bazılarında kötülüklerin anası olarak geçmektedir.

    Feminizm doğuyor diyebilir miyiz?
    Lilith Adem'in kendisini üstün gördüğü bütün koşul ve şartlara rağmen ona ayak diretip ikisinin de eşit olduğunu savunmuştur çünkü Tanrı tarafından aynı şekilde yaratılmışlardır ve doğal olarak Lilith Adem ile denk olduklarını sonuna kadar savunmuştır. Efsanede yer alan bilgilere göre Adem ve Lilith eşitlik konusunda tam olarak zıtlaşmış ve ikiside geri adım atmamıştır. Bunun yanında cinsel yaşantılarında da Adem baskın olan bir tutum sergiler ve Lilith buna dayanamaz ve en sonunda Tanrı'nın yasak ismini söyleyerek Cennet'ten kaçar ki bu, Cennet'ten çıkabilmenin tek yoludur.

    Eşitlik savaşından ezeli düşmanlığa...
    Cennet'ten kaçan Lilith'in yeryüzünde şimdiki Kızıl Deniz yakınlarında bir mağaraya sığındığı rivayet edilir. Eşitlik için inatlaştığı bu savaşta Tanrı'nın bir lütfu olarak bahşedilen cennet bahçelerinden ve ona verilen sıcak yuvadan kaçtığı için Lilith artık dışlananlardan kabul edilir ve Kızıl Deniz de bulunan İblisler ve İblisler'in kralı ile birlikte olur. Günde 100 cin çocuk doğurduğu ve bu çocukların cin, şeytan ve vampir olarak tasvir edildiğine dair söylemler vardır.

    Dünya'da neden bu kadar çok kötü var diyorsan...
    İnanışa göre Dünya'da kötülüklerin bu kadar çok olmasının nedeni Lilith'in doğurduğu bu çocuklardır. Bu arada Adem ise yalnızlıktan Tanrı'ya Lilith'i geri getirmesi için yalvarmaya başlar.Bunun için Tanrı Lilith'e Senoy, Sansenoy ve Samengelof isimli üç melek ile "evine dön" çağrısı yaptırır. Lilith bu çağrıyı geri çevirir ve asla dönmeyeceğini söyler. Bunun üzerine melekler tarafından her gün çocuklarının öldürüleceğine dair tehdit edilir.

    Kısasa kısasın görülmediği yer mi olur?
    Lilith'e yapılan tehdit boş çıkmaz ve her gün yüzlerce çocuğu öldürülür ve Lilith bu sırada inanılmaz acı çekmektedir. Bu lilith, duyduğu acıylabundan sonra, bütün hamile ve doğum yapmış kadınların, duyacağını ve bebeklerin başdüşmanı olmaya yemin eder. Erkek çocukların doğduktan sonra ilk sekiz gün, kız çocukların ise ilk yirmi gün içinde canını alacaktır. Sadece yakınlarında bu üç meleğin ismi ya da şekli bulunanlara dokunulmayacaktır. Lilith artık kötüler tarafına geçmiştir arada Lilith'in gelmeyeceğinden tamamen emin olan Tanrı ise bir gece Adem uyurken ondan aldığı kaburga kemiğinden (sanıyoruz ki ikinci bir eşitlik kavgası olmaması için) Havva'yı yaratır. Havva Lilith'e o kadar benzer ki Adem Lilith'in pişman olup geri döndüğünü düşünür. Bu sırada canı yanan ve Adem'in Havva'ya olan bağlılığını kabul edemeyen Lilith o andan sonra Adem'den türeyen bütün çocukları öldüreceğine dair yemin eder.