Ayşe Bulut, Bir Psikiyatristin Gizli Defteri'yi inceledi.
56 sn. · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bence psikolojiyle ilgi bölüm okuyanların kesinlikle okuması gereken bir kitap(vakaları çözme yönünden biraz yol gösterici). Psikolojiyle ilgilenenler açısından da farklı bir bakış açısı demek bence. Kesinlikle tavsiye ederim.

Cüneyt Altuner, Türkiye'nin Son Yüzyılı ve Sosyal Demokrasi'yi inceledi.
22 dk. · Kitabı yarım bıraktı · Beğendi · 8/10 puan

Yakın tarihimiz açısından çok faydalı bir kitap. Kesinlikle öneririm. Kitabın Son bölümü olan Sosyal demokrasi biraz sıkıcı geldiği için O bölümü şimdilik bekletiyorum.

Hülya SARAÇ, Kiraze'yi inceledi.
29 dk. · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 8/10 puan

Çok beğenerek okuduğum akıcı dili sade güzel bir kitap. Osmanlının en iyi olduğu dönem ve duraklamaya başladığı dönemi güzel etkileyici bir hikâyeyle anlatmış.tarihi roman sevenler için kesinlikle tavsiye ediyorum.

AsiRuh, Veronika Ölmek İstiyor'u inceledi.
37 dk. · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

‘Veronika Ölmek İstiyor’ romanı;
18 Şubat 1986 kaybettiğimiz yazar Tezer Özlü’nün ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’ adlı romanını çağrıştırdı.
“Ben ben miyim? Ben herkes miyim? Ben herşey miyim?”
Yaşamla ölüm arasında yaşamı, ölümü ve kendisini hunharca sorgulayan Tezer Özlü’yü saygıyla anıyorum.
Kitaba dönersek, “Normallik fikir birliğinden başka bir şey değildir” (syf:164) ve “Ve delilik beni özgürleştirdi” (syf:161) satırlarındaki gibi örnekler sayesinde farkında olmaksızın kendimi, kendim yaşamımı düşünürken buldum.
Delilik nedir? Ya Normallik?...
Veronika’nın intihar girişimle başlayan kitap;
Zedka, Mari, Eduard ve Dr. Igor karakterleriyle zenginleşerek, insan ve toplum psikolojisini irdeleyerek; yaşamanın ne olduğunu, yaşarken neleri yakalayıp neleri kaçırdığımızı, seçimlerimizi, kaidelerimizi, toplumsal kurallarımızı, duygularımızı, kendi özümüzü, anlatan eşsiz bir kitap.
Sade, akıcı ve etkili dille yazılmış, hiç bitmesini istemediğim bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.
Okuyun... Delirinnn...
Kitapla Kalın

Kitabın edebi yönden incelemesi yapmak haddim değildir, elbette ki böyle incelemeleri erbaplarına bırakıyorum.

Erkan, Kuşlar Yasına Gider'i inceledi.
43 dk. · Kitabı okuyor · Beğendi · 10/10 puan

Kitabın henüz başındayım fakat çok güzel olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Hasan Ali Toptaş sanki yazmak için yaratılmış. Kitabı okurken içinde kayboluyorsunuz her cümlesini yaşıyorsunuz. Mutlaka okuyun derim..

Dilek Şahinbaş, bir alıntı ekledi.
51 dk. · Kitabı okuyor

İnsan kendi içinde kesinlikle bir bütün değildir, homojen değildir; içinde ne var ne yok karışır, bir an bir insandır bir an sonra başka bir insan.

Geceyarısı Çocukları, Salman Rushdie (Sayfa 361 - Can Yayınları)Geceyarısı Çocukları, Salman Rushdie (Sayfa 361 - Can Yayınları)

Kör Baykuş şimdiye kadar okuduğum romanlar arasında en olağandışı olanlardan biridir. Anlamak, dolayısıyla da anlatmak çok zordur bu romanı. Her okumadan sonra, bu anlayamamaktan kaynaklanan anlatamamazlık öylesine çarpıcıdır ki, “sen anlamazsan, senin dediğin de anlaşılmaz,” diye bir not düşme gereği duyarsınız. (MN) Ama, kesinlikle oldukça doyurucu bir eser. Etkisinden uzun zaman kurtulamayacağınızı garanti veririm.

Çünkü, imgeler ve gerçeküstü simgeler bakımından çok zengindir. Okur Kafka üslubunu sayfalar arasında kesinlikle hisseder. Okur, Kafka’nın imgelerle yarattığı Kafkaesk labirentinde ağır ağır aynı yönde ilerlerken, Hidayet’in labirentinin bir döngü olduğunu fark eder. Aslında fark etmez, hisseder. Ama bilir ki, her İkisinin de yarattığı, kayıp oldukları labirentlerden çıkmayı başaramayacaktır.

Eserin temi, her bir bireyin kendi dışında var olan, kendisini çevreleyen dünyanın-dünyasının bilincine varma konusunda, hayatının merkezine aldığı bir var olma mücadelesidir. Ailesi, karşı cinsi, hemcinsi ve genel olarak şer şey. Bu temi dillendiren anlatıcıdan duyduğunuz her şey, sanki normal bir anlatıcının değil, sarhoş bir uyuşturucu bağımlısı zihnin hayallerinden, algılamalarından süzülür. Kocaman bir SANKİ'yi atlamamak gerek.

Neden böyle düşünürüz? Çünkü anlatıcı, metinde, gerçek anlamda ne bir zaman ne de bir mekan hissi verir okura. Hatta aktardığı olayların herhangi birinin cereyan edip etmediğini de anlayamaz okur. Aynı olaylar habire tekrarlanıp durur. Dönüşler, işte yukarıda değindiğimiz labirentin, kısır döngünün içine hapsolur. Anlatıcının sürekli yeniden üreterek oluşturduğu labirentin yeni halinin içinde anlatıcıyla beraber okur da kaybolur. Dairesel labirentin içinde gezinirken fark ettiğimiz geri dönüşlerde, aslında biraz önce geçtiğimiz yeri fark ederek kapıldığımız umut, karşılaştığımızın bir zaman ya da mekan değil, sadece hayali bir an olduğunu fark ettiğimiz an-ki bunu hep fark ettirir anlatıcı- karamsarlığımız büyür. Beynimiz deli gibi bir matematik üretip çalışmaya başlar. Huzurumuz kaçar. Aslında tüm metin boyunca çatlaklarla dolu duvarlarıyla, penceresiz odadan hiç çıkmadığınızı düşünürsünüz.

<<<<<Hayatım odamın dört duvarı içinde geçti ve geçiyor. Baştan sona hayatım dört duvar arasında geçti. Hep bir servi çiziyordum. Dibinde ihtiyar, kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hind fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu. Ve bir dere akıyordu ikisinin arasından. Ben bu sahneyi daha önce görmüş müydüm, yoksa rüyamda mı almıştım ilhamı? Bilmiyorum, bildiğim: çizdiğimin hep bu meclis, hep bu konu olduğuydu.>>>>>

Çünkü mekan, bir oda olmaktan çıkar, anlatıcının, ne zaman girilip ne zaman çıkıldığını muğlaklaştırdığı, bir mezarın sessizliğini, bir zihnin içini tanımlamak için kullandığı bir metafor haline gelir. SH’in yaptığı şey sizi deli birinin kafasına sokmak ve anlatıyı bu güvenilmez zihnin bakış açısıyla aktarmaktır.

Yanakları kızaran kadın, sadece bu yanak kızarıklığıyla hayatta değil, arada bir güzel gözlerini açıp, anlatıcının kağıdına resmedilirken aslında bir ölüdür de. Uzaktan hissedilen yaşam, yakınına varıldığında toprak-hayat-ölüm-toprak-hayat döngülü bir metamorfoza (Kafka) kaynaklık eder.

<<<<< Fakat yanına vardığımda bir ceset kokusu duydum, bir çürüme kokusu. Üzerinde küçük küçük kurtlar kıpırdaşıyor ve mum ışığında iki mayısböceği, gövdesi etrafında dolanıyordu. Ölüydü de niçin açılmıştı gözleri? Bilmiyorum. Acaba rüya mı görmüştüm, yoksa gerçek mi?>>>>>


Sanki sorgulanan normal bir bireyin değil, zihinsel, dolayısıyla duygusal deformasyona uğramış bir bireyin dünyayı nasıl algıladığıdır. Bu zihnin uğradığı deformasyon o kadar anormaldir ki, kendi içinde, sanki bu “iç” -ya da mekan gerçekmiş gibi, bu sefer de zamanla oynar. Okuru, metnin içinde götürdüğü bütün İran medeniyetlerinin anılarına taşır. Bu aslında toplumsal hafızaya bir yolculuktur. Bulunan testi işte bu gerçek ve aynı zamanda yaşanmış gibi hissedilen efsanelerin, birbirinin içinde erimiş toplumsal hafızanın metaforudur.

<<<<< O eski ressam, belki bin yıl önce, acıda çilede benim derttaşım değil miydi? Benim geçtiğim ruh hallerinden geçmemiş miydi? Ben ki şimdiye kadar kendimi yaratıkların en mutsuzu görüyordum, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım: İnsanların, kemikleri çoktan çürümüşken, hücreleri belki mavi gündüzsefalarına karışmış yaşamaya devam ettikleri zamanlarda, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım, insanların henüz tepelerde kerpiç kulübelerde oturdukları zamanlarda, aralarında feleğin hışmına uğramış bir ressam yaşamıştı; lanetlenmiş bir ressam, herhangi, benim gibi, mutsuz bir kalemdan ressamı belki.>>>>>

Bazen daha somutlaştırır.

<<<<< Meselâ bugün bir mezar kazdım, kazarken de şu testiyi buldum. Bir Rhages testisi, eski Rey yani, ya! Tamam, tamam! İşte sana veriyorum testiyi, benden sana yadigâr!>>>>>

Yaşadığı kısa hayatta bitkilere gönül vermiş SH, cinselliğin doğallığına doğa üstünden bir gönderme yapmayı da unutmaz.

<<<<<Onu kendi tenimin sıcaklığıyla ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanma uzandım. Adamotu kökleri gibi, dişi erkek, bitişiktik birbirimize. Zaten erkeğinden ayrı düşmüş dişi bir adamotunu andırıyordu vücudu ve tıpkı adamotu gibi, yakıcı bir aşkla yanıyordu. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ve serinletici.>>>>>


Gariptir. Batıyla İran’ın arasında Türkler vardır. Türklerle doğunun arasında ise İranlılar. Her iki ulus modernleşme yıllarında yüzlerini batıya çevirdiklerini sandılar hep. Oysa bu bir yanılsamaydı. Onlar batıya değil, birbirlerine bakıyorlardı. Anlamadılar bunu ama. Bunu hala fark etmediklerini düşünüyorum. Kaan Murat Yanık, Butimar, Sessizliğin Kanatları’nı yazarken, SH’tin “Butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına,” dediğini elbette okumuştu.

Sitenin formatına uymak için incelememi burada kesiyorum. Amacım genel bir kavrayışa işaret etmekti. Kendi okumama yani. Belki de hiç olmamış mistik sevgisini/sevgilisin kaybettikten sonra büründüğü kapkara ruh haliyle bir sürrealist bir anlatıcı portre vardı romanda. Sizi temin ederim ki, bu küçücük romanda yazdıklarımdan çok daha fazlası var. Ölüm ve gençlik, dolayısıyla cinsellik, önemli motiflerdir. Ama çok daha motif bulabilirsiniz. Tekrar tekrar okuma yapılacak büyük romanlardan biridir. Ve sakın anlayamam diye çekinmeyin. Zor metin ama inanılmaz doyurucu. Asla pişman olmazsınız.

İyi okumalar dilerim.

Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Aydın ise herkes uyusun da gönül rahatlığıyla kalkıp kitabını açıp okusun diye yatakta sağa sola dönüyordu. Kimi zaman kitapları yediğini düşündüğüm bile olmuştu; fakat sonunda kitaplar onu yemişti.
Gözkapaklarının açılıp kapanırken çıkardığı ses, düşüncelerinin sesiyle birleşince ta salonun sonundaki diğer odadan işitiliyordu. Kediler bahçenin yüksek duvarı üzerinde miyavlıyorlardı.
Baba, “Ne okuyorsun Aydın?” diye sordu.
Kesinlikle ders okuyor olmalıydı ki, “Ders okuyorum baba” diye cevap verdi.
“Oku bakalım oku, ne olacaksan!”

Ölü Ruhlar, Abbas MaroufiÖlü Ruhlar, Abbas Maroufi
Sinem D., Posta Kutusundaki Mızıka'yı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Kitabın ilk sayfalarından itibaren -maalesef- günümüzde unutulmaya yüz tutmuş iletişim araçlarımızdan olan mektubun samimiyeti çepeçevre sarıyor bizi. Mektup, daha zarfını açmadan insanı mutlu etmeyi başarabiliyorken hangi mesaj, e-mail onun verdiği duyguyu yansıtabilir ki insana? “İnsanlar birbirine mektup yazmalı. Çünkü mektupta sesin tonu belli olmaz. Çünkü mektup düşünülerek yazılır.” (Sayfa 10) Çünkü mektup insanların birbirlerine olan duygularının somut birer örneğidir.

Eser aynı zamanda unutulmaya yüz tutmuş olan değerimizin sadece mektup geleneği olmadığını da hatırlattı bana çoğu yerde. Zihnimde arkalara itilmiş, hatırlanmadığı için bana darılmış onlarca düşünceyi de çekip çıkarmama vesile oldu. Bu hatırlatma kimi bölümde yüzümde tebessümler oluşturdu kimi bölümde bir tokat etkisi yarattı, yüzümü kızarttı. “Acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba “İnsan” denince hatırlanıyor muyuz?” (Sayfa 49) Kitabı okurken çoğu yerde bu cümle dolaştı zihnimde. Özellikle de bu günlerde insanlığımızdan hayli uzaklaştığımız ve hatta unuttuğumuz eylemlerde bulunuyoruz ne yazık ki...
“Hz. Ömer, her sabah kapısına vurup “Ölüm var ey Ömer! Ölüm var” demesi için adam tutuyor. Bize “Kelepir daire var!” diyen emlakçılar nasıl hatırlatacak ölümü?” (Sayfa 51) Durdum, uzun uzun düşündüm bu cümleyi. Bu dünyada var olmamızın bir parçası olan ölümün lafı geçtiğinde bile etrafa bu kadar korku salması neden? Neden var oluş gayemizi unutuyoruz, unutturuluyor? “Acaba ölüme de mi çare buldu Amerikalı doktorlar?”

Biliyorum bir inceleme yazısı olmadı bu. O kadar güzel yazılmış incelemeler varken somut cümlelerle laf kalabalığı etmek istemedim. Fakat şunu belirtmek isterim, kesinlikle bir kez okunup rafa kaldırılacak cinsten bir kitap değil bu. Ara ara sayfalarını açıp hatırlanması, idrak edilmesi gereken onlarca cümleyle dolu bir kitap olduğu aşikâr.
Kitaba karşı beslediğim duyguları hangi kelimeyle ifade edebilirim bilmiyorum. Söz dağarcığım eminim ki yetersiz kalacaktır. Ali Ural, kitapların en sadık dostlar olduklarını bir kez daha hatırlattı bana bu eseriyle. Mektuplar çoğu zaman iç sesim oldu sanki. Dile getiremediğim bir çok şeyi bu satırlarda buldum. Ben bu kitapta kendimi buldum.


Sevgili Dost,
Eğer yeryüzündeki bütün elleri bir masanın üzerine koysalar, elini bulabilirdim onların içinden.(sayfa 21)
Herkesin günün birinde bu mektupları ithaf edeceği, bütün altı çizili satırları okutabileceği bir dostu olması dileği ile. Keyifli okumalar :)

Aslı Bektaş, İyi Kız'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

Artık bende alışkanlık oldu, bir kitaba başlamadan önce o kitabın yorumlarına bakıyorum. Bu kitabın sonunda çok şaşırdığını söyleyenler olmuş ben de kitabı okurken bu kadar şaşırılacak ne olmuş olabilir ya? Kafasındaydım. Kitabı bitirdim ve hiç beklemediğim bi durumla karşı karşıya geldim. Gerçekten şok oldum diyebilirim, oldukça güzel ve heyecanlı kurguya sahip ayrıca kitabın bi kısmında kendimi tutamayıp bildiğin ağladım gidin okuyun kesinlikle herkese öneriyorum