• “Bana öyle geliyor ki sen de beni seviyorsun.
    Ya da bana öyle geliyor..”

    Franz Kafka
  • 336 syf.
    ·38 günde·Beğendi·10/10
    Herkese merhabalar


    Saramago’dan ilk okuduğum kitaptı son da olmayacak. .
    Göründüğü gibi okunmaması gereken, çok katmanlı, alegorik anlatımlar içeren öyle etkileyici bir kitaptı ki ‘’Körlük’’ hâlâ etkisinden çıkamadım.


    Arabasında trafik ışıklarının yanmasını bekleyen bir kişinin kör olmasıyla başlıyor olaylar. Körlük kısa sürede tüm kente yayılıyor ve kör olanlar karantinaya alınıyor.

    Belirsiz bir anlamda belirsiz bir yerde isimleri dahi bilinmeyen sadece sıfatlarla anılan bu insanların hayatta kalma mücadelelerini izlerken korku ve merak unsurlarını sonuna kadar yaşadım. Hele ki karantina günlerinde özellikle kadınların yaşadıklarını anlatan 50 sayfalık bir kısım vardı ki yüreğim parçalandı. .

    Kör olan insanların hayatta kalabilmek için ahlak kavramını ve kurallarını nasıl yok saydığını, içlerindeki ilkelliğin nasıl açığa çıktığını dehşet içinde izlerken iyi-kötü, doğru- yanlış kavramlarını sorgulatıyor. Fiziksel körlükten ziyade toplumsal körlükten bahsediliyor. Bakmakla görmek arasındaki ince çizgiyi gözler önüne seriliyor.

    Nokta ile virgül dışında noktalama işareti kullanılmaması değişik bir okuma tecrübesi sağlıyor. Sayfalar boyunca süren paragraflara rağmen akıcılık bozulmuyor. Sıkmadan heyecanla okunuyor. .

    Kısacası yanına sadece kahvenizi değil, okuduğumuz olaylara dayanabilecek ruh halimizi ve anlamlandırabilecek düşünce gücümüzü de alıp öyle okuma gerçekleştirmeniz gereken çok özel bir eser.

    Kesinlikle tavsiyemdir. Mutlaka okumalısınız. . .

    (2 günde kolaylıkla bitebilecek bir kitap.Ama araya finaller girince böyle uzayabiliyor maalesef)
  • Şerife Nur Akpunar
    Şerife Nur Akpunar Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
    223 syf.
    ·3 günde·9/10
    NEVA BULVARI
    Yazar Neva Bulvarı'nı öyle bir betimlemiş ki Petersburg’a gidip Neva bulvarını adım adım dolaşmış kadar oldum. Bulvar bizdeki en kalabalık cadde olması nedeniyle okuyan herkese eminim İstiklal Caddesi’ni anımsatmıştır. Bu caddede herkes en güzel hallerini birbirlerine sunma derdindeler. Sosyal medyada insanların hayatlarını yansıtma şekline benzettim ben bu durumu. Herkesin orada bulunma amacı farklı ama herkes ortak bir noktada toplanıyor, beğenilme arzusu etrafında. Hikâyenin okuduktan sonra bende bıraktığı diğer bir hissiyat ise herkesin aslında göründüğünden ne kadar farklı olduğu. Ressamımızın peşinden gittiği kadının daha üst zümreden, zengin birisi olduğunu düşünürken, teğmenin peşinden gittiği kadını ise daha kolay elde edilebilecek bir kadın olarak düşünmüştüm. Fakat aslında durum tam tersiydi. Ressamımızın âşık olduğu kadın para karşılığında birlikte olabileceği bir kadın çıkmışken, diğer kadın evli bir kadındı. Bir kez daha önyargılarımı çarptı yüzüme bu durum. Ayrıca Gogol’un “Kadından güzelliği alın! Kendisine sevgi değilse de saygı duyulmasını sağlayabilmek için erkekten yirmi kat daha fazla akıllı olması gerektir.” sözüne değinmeden geçemeyeceğim. Bu kadar sabit düşünceleri olan, aşırı saçma bir tespitte bulunan yazarın önyargıları demek ki benim önyargılarımdan çok daha fazla.

    BURUN
    Gogol'dan bir garip bir hikâye. Burun. Sabah kalktığında burnunun yerinde olmadığını gören adamımız Kovalev (ben voldemort demeyi tercih ederim :d) burnunun peşine düşer. Onu aramak için ilan vermeye dahi kalkar. Karakterimiz, hiyerarşiye çok değer veren, gözü sürekli makamda mevkide olan, insanlara verdiği değeri unvanlarına göre belirleyen bir adam. Unvanları o kadar önemsemesinin sonucu olarak dilinden düşmediği bir 1. Dereceden memur dulu kadınla, 3. Dereceden kurmay subay dulu kadın var ki her onların adını andığında “yeter be adam yeter” diye bağırma isteği geldi. Hikayede yazar burunu, karakterimizin saygınlığını belirleyen bir metafor olarak kullanmış. Karakterimiz onu kaybettiğinde bütün saygınlığını kaybettiğini düşünüyor, çünkü karakterin saygı kavramı çok boş. Burnunu kaybettiğinde tek düşündüğü şey üst mertebeden müşterileri ve onların gözü önünde saygınlığını kaybedecek olması. Nitekim burnunu bulduğunda da burnu 3. Dereceden memur kıyafeti giymiş diye kendi burnuyla bile çekinerek konuştuğunu görürüz. Sırf unvanı var, güzel kıyafetleri var diye buruna inanılmaz bir saygı gösterir.
    Yazar burun üzerinden çok güzel bir toplum eleştirisi yapmış anlayacağınız. Sözlerini de “Kabul etmek gerekir ki pek çok yerde pek çok anlamsızlıkla karşılaşıyoruz... Öte yandan, şöyle derinlemesine düşünecek olursanız, apaçık belli ki bu işin içinde bir iş var ve de bütün bunların bir anlamı... Kim ne derse desin, dünyada bu türden şeyler oluyor, çok seyrek de olsa oluyor.” diyerek bitirmiş. Gerçekten de dünyada çok var bu türden şeyler…

    PORTRE
    Hikâye kıskançlığın, hasetin insanı nasıl tükettiğini, nasıl ölümcül bir hastalık olarak insanın benliğine yapıştığını ve eninde sonunda gözlerini, elinde ne var ne yok aldığı insanın hayatına diktiğini yüzümüze çok çarpıcı bir şekilde vurmuştur.
    “Manevi huzur mu yoksa maddiyat mı önemlidir? Dünyevi zevkler arasında kendimizi kaybetmek bizi tatmin eder mi?” Hikâye bu sorularla bize paranın mutluluk getirip getirmediğini de sorgulatmıştır. Yeteneklerimizin bizi nereye götüreceğini iyi analiz etmemiz gerektiğini, onlara ne ölçüde sahip çıkmamız gerektiğini önemle vurgulamıştır.
    Ayrıca yazar, yeteneği olduğu halde bu yeteneği şan, şöhret ve servet uğruna körelten sanatçılara çok güçlü bir eleştiri yaparak sanatçının saf, temiz, her türlü kötülükten uzak kalması gerektiğini savunmuştur. Sanatçının ruh hali kirlendiğinde tuvalin çok daha fazla kirli görüleceğini hissettirmiştir bizlere. Ki hikâyenin alt metninde yazar, portrelerin hangi ruhla yapıldıysa o ruhu yansıttığına olan inancını bizlere geçirmiştir. Asyalı kıyafet giyen tefecinin portresini çizen sanatçı, portreyi adamın yüz çizgilerinden ve gözlerinden çok etkilenerek adeta büyülenerek yapmıştır ve resmini yazarın deyimiyle doğayla büsbütün uyum içerisinde yaratmıştır. Resmî yaparken büründüğü ruh halinin kasvetli ve korkmuş olması belki de resme bakan herkesin bu duygulara sürüklenmesinin temel sebebidir. Hâlbuki aynı sanatçı kendini kapatıp bir aziz gibi yaşayarak kendini tüm dünyevi kötülüklerden arındırdığında yaptığı İsa’nın doğumu tasviri ile insanlarda nasıl da biz mucize etkisi yaratmıştır. Resimdeki yüzlerden yayılan kutsal hava bakan herkesi büyülemiştir. Bunun nedeninin, sanatçının resmi yaparken büründüğü hissiyat olduğu kesindir.
    Nitekim yazar sanatçının huzur dolu ilahi bir tutkuyla sanat yapması gerektiğinin altını iyice çizmek için bu düşüncelerini portreyi çizen sanatçı aracılığıyla dillendirmiştir. “Neyin var, neyin yoksa sanat uğruna feda et: onu her zaman tutkuyla sev: Dünya hırsı kokan bir tutkuyla değil, sessiz, dingin, huzur dolu ilahi bir tutkuyla! Bu ilahi tutku olmadan insan dünya üzerinde yükselemez ve insanlara huzur veren büyüleyici sesleri çıkaramaz. Çünkü yüce sanat yapıtının yeryüzüne inmesi, herkese huzur, sükûn vermek içindir. Onun ruhta yarattığı şey sızlanma değildir; çünkü ezgili dualar mırıldanarak sonsuzcasına Tanrı’ya doğru akan bir ırmaktır o.”

    PALTO
    Gogol’dan bir muhteşem eleştiri daha. Hikayeyi çok çok beğendim. Karekterimiz Akaki Akakiyeviç yeni bir paltoya sahip olduğunda en az onun kadar sevinip, acaba paltosuna bir şey mi olacak korkusu yaşadım her sayfada. Keşke hiç yaşanmasaydı fakat maalesef tahmin ettiğim gibi oldu, paltosu çalındı ve en az karekterimiz kadar kahroldum.
    Karekterimizden biraz daha ayrıntılı bahsetmek gerekirse iş arkadaşlarının kendisiyle dalga geçmesine, zorbalığa giren şakalarına, aşağılamalarına tepki vermeyen, sessiz, sakin, etrafındakilerin onu silik biri diye tanımlayabileceği bir memur kendisi. Hayattaki tek uğraşı ona verilen yazıları temiz çekmek. Hayatının sıradanlığına alışmış bir insan, hatta öyle ki müdürü ona daha basit ama daha değerli bir iş verdiğinde dahi bu sıradanlığı bozmamak adına tekrar yazıları temize çekme görevine devam etmek istemiş. Yani hayatında olağanüstü hiçbir durum olamayan, gözlerinde yaşadığına dair bir ışıltı olmayan, ruhu olduğuna bin şahit gerektiren bir adam. Ta ki bir hayat amacı belirleyene kadar. Yeni bir palto alabilmek. Bu amaç uğruna çok kararlı bir yapıya bürünüp, hayatında alışmış olduğu çoğu şeyi değiştiriyor. Artık bir amacı olduğu için, bu amaca yaklaştığı her gün gözlerine bir ışıltı geliyor, yüzünden ve duruşundan siliklik ve sünepelik hızla kayboluyor. Ve amacına ulaştığında belki de hayatının en mutlu gününü yaşıyor. Nitekim paltosu çalındığında da elindeki her şey alınmış gibi hissediyor, eski ruhsuz halinden daha kötü bir ruh hâline bürünüyor. Çünkü eskiden ruhsuz olan adam yeni bir palto umuduyla ruh kazanmış, paltosunun elinden yitip gitmesiyle de kazandığı o ruh paramparça olmuş durumda.
    Yazar, Akaki ve palto ilişkisi üzerinden bir insanın hayat amacı edinmesi durumunda nasıl da hayata sıkı sıkı bağlandığını çok başarılı bir şekilde yazıya dökmüş. İnsanın elinden bu hayat amacının alınması durumunda da nasıl eskisinden de kötü bir duruma düşebileceğini çarpıcı bir şekilde anlatmış. Ayrıca yine sağlam bir bürokrasi eleştirisi yaparak aynı iş yerinde çalışan insanlarda dahi var olan gelir eşitsizliğine, üst mevkidekilerin alt mevkidekileri canları isteyince ezebilmesine lanet okutturmuştur.

    BİR DELİNİN ANI DEFTERİ
    Sanırım delilere zaafım var. Don Kişot’tan sonra en sevdiğim deli Aksentiy İvanoviç oldu. Hikâyeyi okuduktan sonra bir kez daha delileri kıskandım. Düşünsenize delirme hakkını kullanıyorsun ve istediğin kişi olabiliyorsun. Hatta bir İspanya Kralı bile. Kimse size inanmazsa ne yazar, sonuçta siz bir kere İspanya Kralı olduğunu ilan etmişsiniz. Yaşasın delilik, yaşasın Hazar Beyi taraflarından gelen gerçek beyin.
    Belki de Gogol’u en iyi anlayabileceğiniz hikâyedir. Kendisi hayatının sonlarında delirmiş ve kafa karmaşıklığına dayanamayarak intihar etmiştir.
  • "Hiç korkma. Öyle uzaklara gitti ki dönüş yolunu bir daha asla bulamayacak."
  • Dâvud Aleyhisselâm sordu: — Ey Rabbım, bunlar hangi amelleri sebebiyle senin bu iltifatına nail oluyorlar? Allah buyurdu: — Hüsn-ü zan ve dünyada gayri ahlâkî yaşayışı terketmeleri, benimle başbaşa kalmaları, bana münâcât etmeleri ve kalblerine benden başkasının sevgisini sokmamaları sebebiyle. Benim CEMÂLÎM'i SEYRETME öyle bir şereftir ki, ona ancak benim koyduğum ahlâk esaslarına uyanlar, kalbini benim zikrimden başka hiç bir şey ile meşgul etmeyenler ve onu benim için başka şeylerden boşaltanlar, beni her şeye tercih edenler nâil olabilir. îşte bu anda ben, bu vasıflarda ki bir kişiye atf-ı nazar eder, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım. Öyle ki, birisinin, gözüyle bir şeyi görmesi gibi o da beni görür. Her an ona kerametimi gösteririm. Onu nuruma yaklaştırırım. Şefkatli ananın, çocuğunun hastalanmasıyle hastalandığı gibi ben de bu kulumun hastalığıyle hastalanırım. Susadığı zaman susuzluğunu giderir, zikrimin tadını ona tattırırım, îşte ey Dâvud, bu saydıklarımı verince o, dünyaya ve ehl-i dünyaya karşı kör olur. Benim koyduğum ahlâk esasları 'dışında bir yaşayışı ona sevdirmem. Benim zikrimden hiç usanmaz. Bir an önce bana kavuşmak ister. Ben ise onun ölümünden hoşlanmam. Çünkü o, mahlûkatın arasında benim nazargâhımdır. O, benden başkasını görmez, ben de ondan başkasını görmem. Ey Dâvud, benim bu türlü kulumu görsen, nefsi ölmüş, vücudu narinleşmiştir. Benim zikrimi işittiği zaman kalbi titrer. Onunla meleklerime ve gök ehline karşı iftihar ederim. Benden korkusu gittikçe artar. Zamanla daha fazla ibâdet eder. îzzetim ve Celâlim için ey Dâvud, onu cennetin Firdevs bahçesinde oturtacak, cemâlimi seyretme mutluluğunu vereceğim.
  • Dünyada öyle insanlar var ki, bilmedikleri yok! Aralarında oturup sözlerini dinlediğin zaman, hiçbir şey anlamadığın halde, yine de zevk alırsın. Neden ama? Çünkü sözleri zekâ mahsulüdür, fayda doludur, insanlığın saadetine yarar.
  • Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
    Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
    Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık;
    Umudumu rahmetine bağlamışım ben

    Büyükse de isyanım, kötülükler im,
    Yüce Tanrı'dan umut kesmiş değilim;
    Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın
    Rahmete kavuşur elbet kemiklerim .

    Tanrım bir geçim kapısı açıver bana;
    Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
    Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
    Haberim olmasın gelen dertten başıma.

    Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;
    Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;
    Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm
    Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.

    Derde gama yatkın yüreğime acı;
    Bu tutsak cana, garip gönlüme acı;
    Bağışla meyhaneye giden ayağımı,
    Kızıl kadehi tutan elime acı.