• Xero Abbas bir Kürt müzisyen. Çocukluğunu Suriye'de geçiren Abbas 1986 yılında Suriye'den, imkânsızlıklar, baskı ve siyasi nedenlerden dolayı Almanya'ya göç etmek zorunda kalır. Küçük yaşlarda heves ettiği müziği Almanya'da icra etmeye başlar. 1987 yılında Kürtlerin efsanevi protest müzik grubu Koma Berxwe-dan'da solist olarak başlar. Üç yıl sonra grubu bırakır ve solo olarak çalışır. Ülkesinden ve ailesinden ayrı düşmek 1997 yılında yayımladığı ilk albüme yansır:
    Albümün adı Xeribo'dur. (Türkçe'de garip ve öksüz anlamı taşıyor) Bu albümle Kürtler arasında yoğun ilgi görse de Almanya'da yaşadığı o ilk yıllar aklından çıkmaz. Tek bildiği dil Kürtçe'dir Almanya'ya gittiğinde. "Avrupa kimilerine göre çok rahat gelir ama hiçte öyle değil, ilk gittiğim yıllarda, ben kimim, neden buradayım diye çok sordum kendime" diyor. Büyük bir çaresizlik için-deykeni998 yılında ilticası kabul edilir. Ama Suriye'ye dönemez. Zaten Suriye'de müzik yapma imkanı yoktur. Kapalı bir toplum ve muhafazakâr bir aileden geldiği için müzik yapmak günah ve ayıp sayılır. "Eğer Suriye'de destekçim olsaydı, müzikte arkamda bir kitle olsaydı o tabuları yıkardım ve işte o zaman kendimi daha güçlü hissederdim" diyor.

    Almanya serüveni böyle başlıyor Xero Abbas'ın. Ama bu serüvenin arka planına çok dokunmak istemiyor. Ailesi ile önce Cizre'den Qamisko'ya göç eden Abbas, "bir sürgündü ve ben bunlara değinmek istemiyorum" diyor. Ve Almanya'da geçirdiği yıllarına 3 albüm sığdırıyor.
    Xero Abbas, 2002 yılında yayımlanan ve hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine ulaşan 'Westiya Bu' adını verdiği ikinci albümüne, her ne kadar siyasetten uzak durduğunu söylese de, halkının sorunlarını taşır.
    Kürt müziğinin icra üslubunu modern bir altyapıyla birleştirerek, kendine özgü ve köklerine bağlı olduğu kadar da modern bir tarz yaratır. Geleneksel ve moderni harmanlayarak ne doğudan ne de batıdan uzak durur... İlk Türkiye'ye 2002 yılının Nevrozunda gelir. Diyarbakır'da yaklaşık 1 milyon kişiye konser verirken "işte hayalim gerçekleşti, rüyamda görsem inanmazdım" der.
    Yıl 2005. 3 yıl aradan sonra 'Evina Aram' albümü yayımlanır. Avrupa'da ve Türkiye'de albümleri yok satar. Hatta Şiwan Perver ve Ciwan Haco sanılır çoğu kez.
    https://youtu.be/nw3lolTlHyg
  • Kadını böyle dilenecek hale getirdiğim halde aptal gibi hiçbir şey anlamamıştım. Daha doğrusu kafamı bir şey anlamaktan menetmiştim. Rahatımın kaçacağından korkarak bir sersemlik zırhının içine saklanmıştım. Artık kendi kendimden utanıyordum. Birkaç kere ayağa kalktım. Aynaya bakmak, orada göreceğim zavallı çehreye tükürmek istedim. Bu kadarına cesaret edemedim. Kendi kendime: "Ne yapabilirdim? Elimden ne gelirdi? Ben kimim ki?" diyor, fakat yine kendim: "Hiç olmazsa kaçmazdın... Hiç olmazsa dinlerdin. Kim olursan ol... Dünyada kendisi için hiçbir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır... Hiç olmazsa bir tek sözü..." diye cevap veriyordum.
  • Bugün ben de aykırı gideceğim

    Bugün ben de aykırı gideceğim

    On beş gündür yakamı bırakmayan grip sebebiyle okuduğumu anlama zorluğu çekince dinlemeye karar verdim. İhsan Fazlıoğlu dinlerdim, bu defa Dücane Cündioğlu dinledim. İkisinin de farklı özellikleri ve her birinden alacağımız şeyler var. Yoruldum ama istifade ettim, ufkum açıldı bazen de şaşırdım.

    Cündioğlu’nun bazı düşüncelerini değil ama duruşunu ve düşünmesini seviyorum. Düşünenleri, düşüncelerine katılmasam da severim. Düşünürken tahrip etmek bile, düşünmeden tahrip etmekten daha insanidir diye düşünürüm. Bu da bir düşünce. Tahribatlarının büyüklüğü ise ters orantılı olabilir. Ancak tutarlı ve objektif düşünenlerle, ideolojik ön kabullere dayalı düşünenler de bir değildir. Cündioğlu birinci gruptandır. Yani felsefeyi namusuyla yapıyor. Gerçi hiçbir insan bütünüyle ön yargısız ve objektif düşünemezmiş, buna da kesin katılıyorum.

    Hemen dudak bükenlerin olacağını biliyorum, ama haddimi de biliyorum. Cündioğlu ile koca bir ömür verdiği alanda ne bir tartışma yapabilirim, ne de onu aynı kıratta eleştirebilirim. Ama bunun böyle olması bir şey diyemem anlamına da gelmiyor.

    Felsefe netameli bir konu, yükselen değer olma özelliğini kaybedeceğe de benzemiyor. Hatta felsefeyi kendine yan gözle bakanı gayya kuyusuna yuvarlayan, bir anda cahil ve anlamaz kılan güçlü bir ilah olarak gören ilahiyatçılar bile vardır. Onun için ona dokunanlar da, Gazali’nin yaptığı gibi, yine ancak onunla dokunabilirler. İlginç bir paradoks. Tabii ki, bunlar da bizi aşan şeyler.

    Peki, o zaman durup dururken neden böyle bir riski göze alıyorsun? Cündioğlu daha büyüğünü göze alıyor da ondan. Ayrıca merakımı gidermeye çalışıyorum.

    Dinlediğim konuşmalarından birinde çok tehlikeli ve de iddialı bir şey söyledi:

    ‘Tanrı üzerine düşünmek, tanrıyı yitirmeyi göze almakla mümkündür.Onun için dindar bilinç tanrı üzerine düşünemez, düşünemediği için de felsefe yapamaz çünkü bunu göze alamaz. Bense göze alabileceğimi düşünüyorum’.

    Bu sözün şu anlamları içerdiği açık:

    Hem dindar hem filozof olunmaz.

    Felsefe yapacaksan tanrıyı yitirme pahasına tartışabilmelisin.

    Kendisine karşı çıkan tanrı bile olsa, felsefe onu da tanımaz. Yani en büyük felsefe, başka büyük yok.

    Muhali farz ederek konuşalım, eğer tanrı diye bir şey varsa ki, buna ihtimal vermemek de namuslu felsefeye yakışmaz, elbette o her bakımdan mükemmel bir varlık olacaktır. O halde böyle bir varlıkla karşı karşıya gelip onu kaybetmeyi göze alabilen gücümüz de en az o mükemmellikte bir şey olmalıdır. Bunu etimizle kemiğimizle yapamayacağımıza göre bu güç usumuz olacaktır. Böyle durumlarda Allah yerine tanrı demek gibi, akıl yerine de us demek daha ihtiyatlı olur. Çünkü akıl zaten hakikati bulan güçtür.

    İmdi ben bir tanrının bulunabileceğine ihtimal veririm ama onunla kozlarımızı paylaşırız ve sonuçta o tanrı olmaktan çıkabilir, ben filozofum, onu kaybetmeyi göze almalıyım. Peki, o muhayyel tanrı, tanrı olmaktan çıkarsa ne olur? Onun yerine benim ona kafa tutmayı göze aldığım gücüm en büyük olarak kalır. Yani usum ya da nefsim. O zaman yine bir tanrı icat etmiş olmaz mıyım? Peki, bu tanrıyı icat eden ‘ben’ kimim? Öyle bir tanrı icat ettiğime göre, bu defa da benden içeru olan o ben, icat ettiği tanrıdan daha büyük bir tanrı olmuş olacaktır. Bu da bir paradoks. Kaldı ki, benim nefsim ya da usum o muhayyel tanrıya kafa tutup, belki de onu diskalifiye ederken bu işi benim gibi yapanların da aynı sonuca varması halinde benim tanrım, ya da antitanrım onlarınkini de dövebilecek mi?

    Burada tabii ki, tanrının varlığı ile mahiyeti de ayrı şeylerdir.

    Bütün bunlar nereden kaynaklanıyor? ‘Aklımızın’ her şeyi anlayabileceğini sanmamızdan değil mi? Peki, böyle mükemmel bir tanrı varsa us dediğimiz gücümüzün onu kavrayabileceğini us kabul eder mi? Düşünelim, mesela ciğerinizin karanlıklarından başka bir şey görmemiş olan ve ancak bir milyon kez büyütüldüğünde görülebilecek kadar küçücük bir mikrop sizin hakkınızda bir fikir beyan edebilir mi? O halde imanın usun bittiği yerde başladığını kabul etmekten daha uslu bir şey olamaz. Filozofların tanrı ile bir ölçüde barışık oldukları halde peygamberi bir türlü anlamamaları bundan olsa gerek. Peygamberi bir kez kabul edince de artık rehberliği usa değil imana vermek lazım. Onun için ‘ilmin son noktasına varanlar, ya Rab seni tespih ederiz, biz senin söylediklerinin hepsine inanıyoruz derler’. Yani bilgi varabileceği yere varınca, sonrası imana kalmıştır.

    Bunları bize hatırlattığı için Cündioğlu’na teşekkür ediyoruz
  • 120 syf.
    ·8/10
    İnsanı her şekilde eline alan bir kitap.
    Bir insanın nasıl besleneceği nasıl uyuyacağını ve tam olarak nasıl kendin olursunu anlatmıs.
    En sevdiğim yanı Ben kimim? Sorusunu sorduyor insana ve cesaret veriyor kendin olmak icin. Sevmedigim bir yanı var öksüz büyüduğu icin bütün kitaplarında hayata olumsuz bakıyor, ama hiçliği seviyoruz.
    Cesaretin yoksa Niçe de bir işe yaramaz.
  • Türküsü çıkmaz sokakta söylendi
    Hem aklı karışıktan bulanık
    Atılmış bombaların toz bulunağı
    O aslında hep çocukça kalma niyetinde bir yalnızdı
    O kimdi
    O kaybolanlar Kimdi
    Hep sorardı kendine
    Antik yunandan kalma bir feylesof edasıyla
    Kim bu içimde bekçiliğimi yapan ben

    Söylendi kendine
    Düşmüşse geceye ben
    Volta atar yalnızlığım

    Beyaz olansa siyah der
    Şimdi içimdeki dert

    Gözlerimde tüm afilli renkler gri
    Toplum böyle istiyor der

    Ben ne istiyorum
    Teninden çırıl çıplak ikilemli sorusu ile
    Soğuk savaş ajanlarının bir mahkumu sorgulaması gibi yıpratır körkütük zihnini

    Ben ne istiyorum
    Ben kimim
    Başa sarıyorum o kim...
  • "Kendim için kimim ben? Hissettiğim şeylerden biriyim sadece."