• III
    madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
    al bu taşlar senin olsun...o halde ve bundan böyle
    bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
    boşluğa bağırsınlar, birlikte;
    kan kusacağız.
    kan kusacağız.
    madem dünya bunca zalim
    madem yakışmıyor kalbimize.

    bütün davullar gümlesin
    boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
    boşluğa böğüreni
    vursunnnn.

    bak! nasıl kan kusuyor külde uyuyan
    dünya görsün.

    VI
    ben seni hep sevgilim ben seni hep
    yüzünden geçen dalgalardan okudum.
    ellerine sevgi okudum gözlerine şefkat okudum
    annen seni inkar etmişti 
    aldım etime dokudum.

    V
    Yanmamı bekleme benden
    Ben ne çok yandım, biliyorsun.
    Yanamam ben yanamam
    yanamam küllerim uçuyor.
    Rüyamda sapladığın jiletler etimde
    Kanamıyor acımıyor.
    Acımıyor
    Bu dünya buz, bu buzzzzz
    zzzzzzzzzzzda
    Hiçbir şey acımıyor.

    Bunlar yalan, 
    Yalan söylediklerim
    Yalan söylediklerin 
    Bunlar ancak dünyaya yakışıyor.

    Küldüm ben zaten
    Küldüm zaten küldüm zaaaateeeen
    Kalmışsa eğer
    Külün içinde şimdi insanım 
    uyanıyor.

    Dünya görsün şimdi.
    Bembeyazzzz 
    dünyaaaaaaaaaaaa
    Yoluna baş koyup buzzzdaaaaaaa
    Kan kusanı.

    VII
    Dünya ne ki sevgilim,
    Benim sana yaptığım kubbe yanında?
    Düşsün, olsun, bırak, 
    içinde yıldızlar patlıyor.
    Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
    İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda
    Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
    Yoluna baş koymak diyoruz
    Biz barbarlar buna.

    VIII
    Kırdım, evet, o yalan mekânı kırdım 
    Çıksın diye ortaya 
    Çırrrrrrrıııllçıpplaaaaaaak:

    Sen benim yuvamsın
    Yuvanım ben senin.

    IX
    Beni bilmediğim bir dünyaya attı...

    Bir cümlem yok, darrrrğğmadaaaaaaanıım, bundan.

    Bir düşümüz vardı, "birlikte yaşamak" koymuştuk adını,
    çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.
    Beklemeeeeeeee.
    Mutfakta reçel yapan iki kadın. Kırmızı biberleri filan. 
    Rüzgâr alan biraz tepe bir yer. Bakınca, iki yandan
    uffffffffffffuk filan.
    Dünya yuvarlak değil de hafif elipsmiş gibi.
    kaldı ki iki kadın, dünyanın yuvarlağını zaten anlamayan.
    böyle. kendime inandığım gibi inanmıştım ona da.
    aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek, aaaaaaah
    bir inançtı desem.
    bu kadar dağılmam kendimi şimdi
    bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem, bundan.
    ne söylememi bekliyorsunhava aldıkça sızlayan bir diş var içimde.
    susmam bundan, konuşmam bundan.
    ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.
    insan olmuştum ilk o zaman.
    ya da bozmuşlardı ben yenidoğandan.
    kendimi acıya teslim ettiğimde hatırladım,
    ölünmüyordu, hatırladım.
    ölünmüyoooooorrrrrrrrrrrdu.

    XI
    acı çekerken de adil ol, diyor bana.
    adil ol. sen değil misin inanan
    hayatın büyük bir kader olduğuna,
    kaderi yönlendirmek bile o büyük kader' in
    içindedir filllllllllllan.
    o yüzden şimdi adil ol.
    sus. söyleme böyle şeyler! adil ol.

    inanmıyorsun değil mi?
    beni bilmediğim bir dünyaya attı,
    diyyyyyyyorum.

    diyorum ki,
    sözde kalır her şey. sözzzzzzzzde kalıyor.
    bir de bana adil ol, diyorsun.

    X
    ey duymayan insanı,
    ey hayat dedikleri büyük kusur.
    ...

    ey kimselere değişmediğim
    ayrılığın neden bunca ağır?

    hani adalet?
    bir kasım' dan öteki kasım' a
    bir yanım kör bir yanım sağır.
    XV
    ben başka bir şey olmak istememmm
    istemedim başka şey.

    sabırla sevgilim sabırla
    acılarımız eşitlensin bu şehirde
    diye diye.
    bu şehirde etten geçip kalbe erişene
    dek sabırla. tek, sabırla.

    kaç kişi var bu şehirde
    ruhunu sana kubbe,
    kubbeeeeeeeeeeeeeeeee
    etmiş!

    XIV
    büyük keder içerirmiş, gördüm, anladım
    etten geçip aşka varanın sevgisi.
    bunun yanında sevgilim bunun yanında
    etin ihaneti, kısaca
    hiçbir şeydir.

    XII
    şimdi bir masaldan bir peri
    sessizce dinlesin beni,
    alsın yorgun başımı

    alsın cümlemi
    usulca kalbine koysun.

    benim cümle taşıyacak halim
    yooooooğğğğğğğ.

    XXXI
    Katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından
    bir yuva inşa etmektir aşk da, varla yok arasından
    Ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir,
    değil dışarıdan.
    Beyhude insanın yuva arayışı ama
    yine de yuva arar insan.

    dışarısı sevgilim, dışarısı senin
    kendini sürekli kaçak kılacağın yollardan başka nedir?
    yollar ki hep gider, hep yatay.
    ah ben bu kubbe fikrine o yüzden
    takılmışım; kubbe ki yüzseksen derece bir şey,
    büyük bir arzuyla mümkün.
    gayret' in bildiğimiz ve unuttuğumuz anlamıyla örülen.

    XVI
    in ordan, in ordan
    innnnnnnnn, diyor bana
    zamanın ensesinden.

    ay adalet' ten söz eden zalim
    şimdi bi dur, düşün:
    ev ki, en büyük mahremiyetti
    kimdi vuran, kimi, en mahreminden?

    XVIII
    en acısını sevgilim en acısını
    tadayım istedin:

    en acısı buydu.

    XVII
    omurgamı aldın benim.
    omurgamı aldın.
    omurgamı aldın.
    omurgamı.

    niye?

    XIX
    Varla yok arasındayım 
    Varla yok arasındayım
    Hep, varla yok arasındaydım.
    Zaten.
    Ben bilmedim ki 
    niye teyelliyim, niye?

    Varla yok arasında
    Varla yok arasında
    Elimde bir kırık testi

    Elimde bir kırık testi
    Nereye bırakayım!

    XX
    Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
    yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
    ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.

    bilemem, belki bu yüzden
    ben sana yanlış bir yerden edilmiş
    bir büyük yemin gibiydim.
    beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
    yine de döneyim döneyim istedim.

    XXI
    ah benim sesimle
    söylesem de, inanmazlar
    benzemiyor çünkü bir dile.

    döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
    döndüğüm bu sema sensin. dönnnnnnnnn
    düğüm.

    sen benim kara ömrüme vuran
    suyumu harelendiren sevincimdin.

    XXXV
    onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
    titreme daha fazla kalbim.

    bağışla kendini artık onu da
    bırak gitsin.
    bırak gitsin.

    o senin en ezel gününden kaderin
    sen onu nasılsa bin kere daha
    seveceksin.

    XXII
    günler öylece kendi kendine geçsin diye
    bir camın arkasında durdum
    bana dokunmasın hiçbir şey
    hiçbir şey yarama merhem olmasın
    iyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
    bir camın arkasında durup
    akan hayata ve zaman baktım.

    bilirdim, biliyordum, biliyorum,
    bittiğinde, geçtiğinde,
    azaldığında sızı, iyileştiğimde,
    o saman tadıyla karıştığında;
    her şey daha acı olacak.

    XXXIII
    ne sanıyorsun?
    ne sanıyorsun?
    benim olan artık
    senin de kaderin:

    dağbaşı,
    oradaki yaralı ıssızlık.

    XXIII
    biz iyileşmeyiz diyor ilhan
    biz iyileşmeyiz bunu bil, diyor.
    biliyordum: ağırdı
    biliyordum: çok ağrıdı
    biliyordum: adım adım
    ...

    ben seninle sevgilim 
    mutsuz ama bahtiyardım.

    XXIV
    bir masal
    bir taş ağırlığında olabilir mi?
    olurmuş meğer.

    birlikte bir masala inanmak istedim
    ben seninle, sadece bu.
    sen beni tek
    tek
    tek
    bıraktın.

    benim artık taş taşıyacak,
    taş kaldıracak, taş atacak
    halim mi var!

    XXV
    evet kara bir ömür bu benimki.
    kara bir toprak.
    gerçekle değil, hakikatle değil,
    kalbimin aklıyla kurduğum
    kara bir ömür.

    yalnız değilim, biliyorum
    binlercesi var, onbinlercesi vardı.
    kara bir ömürle buradan geçen.

    sen bundan böyle
    gerçeğin yan yana getirilmiş
    yamalarıyla yaşayacaksın.
    ben çoktan çıvdırılmış bir şeydim
    sevgilim.

    XXVII
    gözlerimde bir çita oturuyor birazdan deppppp
    parrrrrrrrrrrrrrrrrr.

    içimdeki çilekeş fuji' yi tırmanıyor sana
    eski bir mektuptan gözlerime yağma
    dünyanın bütün neonları yanıyor sönüyor
    ve bir fotoğraf iki jiletle paramparça.

    bir su aygırı kadar yaralıyım dünyadan
    anlıyor musun?
    içimde uzağa bakan bir zürafa var 
    hayat orda burda her yerde kaynıyor.


    birazdan öleceğim, içeceğim su nerde?

    XXX
    kar şiddetle rüzgârla büyük bir kırgınlıkla
    vardı gece yarısı dağlarına. gelemem artık yanına.
    ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla

    XXVIII
    ömrümü adadımdı. 
    elimden aldığın ve parçaladığın şey bu! 
    adaletin adını neden anmıyorsun burada da? 
    o yüzden büyük yaram 
    o yüzden büyük öfkem 
    o yüzden dinmiyor 
    içimde hepsi, hınca hınç.

    hıncahıııııııııııınnnnnç.

    XXVI
    o kadar uzun yol geldik ki seninle
    şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu
    nasıl yürüyeceğiz?

    (biz seninle yoldayken
    yanımızdan ovalar, ağaçlar; titreşen
    rüzgârlar akmıştı. bir yolumuz olduğunu,
    yol kazalarını, yol yorgunluğunu
    o zamanlar biliyor muyduk?)

    XXXII
    ömrü gurbette geçenler gibiydim senin yanında
    duymadın mı, çok söyledim?
    o uzun gurbette,
    ben senin "adalet" diye diye nasıl unufak olduğunu
    gördüm.
    göre göre, duya duya,
    yine de bigâne olarak her şeye.

    bilmedin ki; ben senin gurbetinde delirmemek için
    kalbimin aklıyla ördüğüm bir yıldızlı kubbede
    yaşadım.

    tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?

    adaletin içinde bir zalim oturur.

    XXIX
    sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda
    sen beni kızını çok seven
    bir anne olarak hatırla.

    ben ki hiç kavuşamamıştım sana.

    XXXXII
    ve huzurla, içerde bir yumuşak ışık
    dışarda dağların etrafını saran kızıllık vardı.
    durmak için dünyanın dışında iyi bir sebep
    ve bir ana enstrüman;
    incecik bir müzikle piyanonun tuşlarına vuran.
    yüzünde yeryüzünü gördüğüme duyduğum bir şükran.
    her şeyin sertliğini gömen ve uyutan bir kış,
    sen ki, de ki grand teton' a kar yağdı.
    o karın ortasında önümüzden bir nehir
    karla karışık akardı.

    sarartma beni
    sarartma beniiiiiiiiiiiiiiiiiii..sarartma.

    XXXXIII
    fazla insansın sen sevgilim fazla insan
    bir barbarım ben oysa, bir hayvan
    dilim bağışlamaktan söz eder benim
    seninki adalet ve intikam.

    söylemeye gerek var mı sevgilim
    söylemeye gerek var mı şimdi
    yetiştirdiğim en iyi nişancı vurdu beni
    klimanjaro' nun karları sevgilim
    klimanjaro' nun karları
    innnniiiiiyor aşağı.

    XXXIV
    birini seviyorsan onu öldürme! demek kolay
    oysa her âşık önce kendine sonra yanındakine cellat.
    ve aşkta ölümün bir anlamı vardır, görklü kılınan
    bozulsun diye im
    her ateş önce yanını yoklar sevgilim.

    bundan böyle ne vakit bir yangından artakalan
    isle kararmış bir şair gölgesi görsen
    başıboş, duran, susan, içinden yanan:
    ya da bir kızkardeş, ağlayan kekliğine,
    uzak ve göğsüne klarnet sesiyle dolaşan.

    XXXVI
    bunca zaman sonra, neden ona dokunmadığımı
    neden çekmediğimi silahlarımı kınından
    olanı biteni kalbime koyup kendimi çektiğimi
    soruyorsan...
    ona dokunmadıysam,

    dokunmadıysam tek bir sebepledir...

    bir barbar ancak eşitine dokunur.

    XXXVII
    akan sokaklarda yan yatmış otlara benziyorum
    rüzgârla yana savrulan dallara.
    aşk için ihanetle vuran aşk aşkm'ola?
    ah ciğerimin köşesi, kavrula kavrula
    kopuyor gönülbağım, sen bağla.

    XXXXI
    Bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan 
    Diyecekler; çok yüksekti ondaki zindan 
    Görmeli, eline almalı, sıvazlamıydın, öğretemeden
    Yazgına kanat ol kol ol diyemeden ayrı düştüysem senden.
    Buna yanarım çok, en çok buna yanarım inan.
    Onaramazdım kırdığım yerleri 
    Onaramazdın kırdığın yerleri 

    Son bir nefesle sana sarıldımdı.
    En acısı buydu. 
    En acısı buydu. 

    XXXIX
    aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir.
    ben bir divan şairi değilim ki sevgilim
    sana bercesteler düzeyim
    yine de giderayak, gözlerine, ellerine, ayaklarına
    tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.
    ben bu çıldırmış vaktin, ben bu yılan zamanının
    paramparça edilmiş şairiyim.ne diyeyim!
    yine de içimde, çooook eskiden kalma bir
    ya leyl...ya leyyylllllllllle
    bir çöl gecesine ismini bırakayım.

    XXXVIII
    bir dalda iki kiraz gibi
    aşk ile öfke arasında
    yanayana,
    dursun bu aşk. aşk, mola!
    ey yaban!
    ayaklanacağım
    ayaklanacağım!

    dizlerimin bağını bağla.

    XXXX
    sözde kalır sevgilim
    sözde kalır bütün sözler
    aşk çünkü, aşk çünkü kendine
    bir yol, bir ideoloji ister.

    bilirim, çöl rüzgârında çalıdır bazı yaşlar.
    sen sevgilim ilerde, biraz daha ilerde
    bir tarihe başlayacaksın, orası işte
    benim tarihimle başlar.

    ve say, geriye doğru, tek tek
    sende kalsın şimdi al bu taşlar.

    Birhan keskin
  • Allah,söz geliminde Peygambere dedi ki:“Münafıkların anlaşılması için en kolay ve görünür delil şudur: Münafık iri yarı, korkunç, zâhiren babayiğit görünse bile sen onun sesinin tonundan ve sözünden tanır,anlarsın.
    Testi aldığın zaman o testileri sınar, o testilere vurursun, değil mi?
    Neden vurursun? Sesinden kırık testiyi anlamak için.
    Kırık testinin sesi daha başka türlü olur. Ses, çavuşa benzer, önde gider.
  • "...
    Varla yok arasındayım
    Varla yok arasındayım
    Hep, varla yok arasındaydım.
    Zaten, ben bilmedim ki
    Niye teyelliyim niye?

    Varla yok arasında
    Varla yok arasında
    Elimde bir kırık testi

    Elimde bir kırık testi
    Nereye bırakayım
    ..."
  • 1
    Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay
    Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede
    Suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağın.
    Elimde henüz açmamış bir gül var
    Ve boşanmayı bekleyen bir konuşma isteği dilimde
    Perdeleri çekilmiş, kapıları sürgülenmiş evlerde
    Yaşayıp giderken halkım.


    Rüzgara bırakılmış bir mumun alevi gibi
    Titriyor bakışlarımda bütün görüntüler
    Tabak, çatal sesleri geliyor çok derinlerden
    Fısıltılı konuşmalar, ürkek gülüşmeler…
    Çocuklar, ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına
    Sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını
    Ve bir namluya dönüşeceklerinden kuşkulanarak çiçekler
    Kırmak istiyorlar saksılarını


    Yitirecekleri ne kaldı şimdi onların?
    Doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri?
    Birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar evlerinde
    Güçlükle yorumlamaya çalışırcasına bir şeyleri
    Öteki dünyalara ve düşlere dair kimi duygular
    Usul usul yer değiştiriyor
    Acımasız ve dünyasal olan birtakım kederlerle.

    Her sabah evlerde yaşlı kadınlar uyanıyor
    Yüzlerini yine dönüyor kıbleye, yine kalkıyor
    Sabahın alacakaranlığında gökyüzüne elleri
    Dilleri yine Tanrı’ya bir şeyler yakarıyor
    Ama titriyor, yalancı bir çocuğun dili gibi.

    Tedirginlik ve acı. Böyle yaşar halkım.
    Evlerde, sokaklarda, yarınlardadırlar
    Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun…

    2
    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Ben anlayamıyorum gece mi, yoksa gündüz mü?
    Üç gündür yağmur yağıyor bu evlerin,
    Bu ağaçların, bu yolların üstüne.
    Sular alıp götürüyor sanıyorum
    Ellerimi, ayaklarımı, yorgun yüzümü…
    Günlerdir dökülüyor her yanım.

    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Duvarda çiviye asılı bir takvim sallanıp duruyor
    Her sabah birileri gelip, bir yaprak daha
    Koparıyorlar ondan görünmez elleriyle.
    Üç gündür yağmur yağıyor
    Yakıyor artık ellerimi kitaplarım.
    Dışardan zincirleme silah sesleri geliyor…

    Üç gündür gökyüzü kanıyor
    Dönüp duruyor kentin üstünde ara vermeden
    Nerden geldiğini bilmediğim bir helikopter
    Her yanım yara bere içinde neden?
    Arkadaşlarım şimdi nerdeler?
    Bir yumruk iniyor sırtıma, neye uğradığımı bilmeden.

    Kahvede oturmuş kitap okuyordum
    Kahveci ellerini boyuna önlüğüne siliyordu
    Birdenbire silah seslerini duydum
    Dışarda gelin telleri gibi bir yağmur yağıyordu…
    Burası benim evim mi, ne oldu bana?
    Ya bu kanlı sargı, sızlayıp duran başımda?
    Yağmur dineli ne kadar zaman oldu söyle?
    Kanlar içinde yıkılıyordu biri boylu boyunca.
    Herkes bir şeyler söylüyordu kendince
    Tedirgin gölgeler kollarıma giriyordu
    Sonrasını şimdi hiç anımsamıyorum.

    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Niye böyle uzak bana, ellerim, ayaklarım?
    Her yanım uyuşmuş, öldürseler duymam
    Ülkem şimdi niye bu kadar yakın?
    Kollarımla sarabilirim sanki, uzansam…I

    3
    Nicedir akşam kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
    Perdeler örtük, kapılar sürgülü
    Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
    Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
    Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.

    Cebinden bir sigara çıkarıp yakıyor bekçi.
    Bir köpek ürmesi. Haberleri veriyor televizyon.
    Dalında kaldı karanlıkta açan erik çiçeği
    Kimseler görmeden solup gidecek yarın.
    Tek tük arabalar geçiyor yoldan
    Bu karanlığı püskürtmek ister gibi.
    Sonra bir sarhoş geçiyor elinde şişesiyle
    Görmezden geliyor yaşlı bekçi
    Döndürerek yüzünü ondan çok ötelere.

    Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne…

    4
    Kendi sesimden korkuyorum bazen, inanır mısın?
    Gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan…
    Gece oluyor.
    Bakıyorsun kimseler yok sokaklarda.
    Karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi
    Boşluğa asılmış bir levha gibi
    Usul usul sallanıyor
    Ve uykusundan çığlık çığlığa uyanan bir çocuk
    Yanında anasının olmadığına inandırıyor kendini
    Birdenbire yalnızlığının bilincine varıyor.

    Üstüste yığılmış kitaplarım ve yazılmış şiirlerim
    Kalakalmış odanın bir köşesinde.
    Masanın üstünde bir bardak, dolup dolup boşalıyor
    Ve bir kalem yazıyor kendi kendine.

    Her gece odama yağmur yağıyor
    Bu çılğınlığı sana nasıl anlatayım şimdi?
    Çeneme kadar çıkıyor sular, boğulmuyorum
    Belli belirsiz bir iz görüyorum ama
    Sabah uyanınca duvarların üstünde
    Ve geceden artakalan bir çizgi
    Elimle alnımı yoklayınca.

    Sana nasıl anlatayım, her gün
    Ölüme gider gibi ayrılıyorum evden
    Son kez dokunuyorum bir kitaba
    Ve tanıdık bir yüze bakıyorum
    Onun çok uzağındaki bir ülkeden.

    Bazan hayat sarıyor beni, belimden kavrayıp
    Yukarlara kaldırıyor – sevecen bir baba gibi…
    Hatta bazan baktığım yüzlerde
    İyilik dolu bir şeyler buluyorum
    O zaman parmağıma doluyorum bir ipliği
    Geceleri bunları anımsamak,
    Bu güzel şeyleri düşünmek için belki.

    Kim çekip alıyor parmağımdan o ipliği
    İlk karanlık çökerken sokaklara?
    Onunla elimi, ayağımı kim bağlıyor?
    Dilim şişiyor konuşmaya korkan ağzımda
    Ellerim bütün düşleri dağıtmaya başlıyor
    Yalnızlığın taşları takılıyor ayaklarıma…
    Görünmez bir el ışığın düğmesine uzanıyor
    Işık sönüyor ve kalakalıyorum bir başıma.

    5
    Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
    Kentin bitip tükenmeyen yollarında…
    Arkadaşlarımın ölüleri kayıp gitti parmaklarımın ucundan

    Okul çocukları gibi adlarını saydılar,
    Öldürüldükleri günü söylediler, yaşlarını
    Yüzlerini bir türlü seçemedim
    Boşanan gözyaşlarımın parıltısından.

    Bir uçurumun önünde sabırla bekliyoruz
    Taşlar atıyoruz arasıra boşluğa
    Uçurum dolacak bir gün ve biz
    Karşıya geçebileceğiz diye…
    Ama çekilen acılar oluyor günler, geceler boyu
    Kırlara değil, mezarlıklara çıkıyor yolumuz
    Sevda sözcükleri yer değiştiriyor
    Ölüm üstüne söylenen birtakım sözlerle.

    Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
    Düşünüp durarak bir şeyleri,
    Şarkılar söyleyerek, ağlayarak…
    Bir ırmak donmak istiyordu kanımda,
    Sanki bir nar dağılmak…

    6
    Anlatmak isterdim ülkemin dağlarını, denizlerini
    Çiçeklerinin, kuşlarının adlarını birer birer
    Ama bütün bu güzellikleri görüp, duyacak olanlar
    İnsanlarım, öldürüldüler, öldürülmekteler.
    Nasıl mahzun durmasın meyveler dallarında?
    Dönüp de kimsenin yüzüne bakmadığı şu kedi yavrusu,
    Şu taş bile, ancak bir insan eli onu kavrayınca güzel.

    Ve çocuklar bakıyorlar yüzümüze
    Bir şeyleri sormak, anlamak ister gibi.
    Kim yanıt verecek şimdi onlara?
    Neye yarar bütün bu sözler,
    Yazılmış ve yazılacak yığınla şey?
    Artık unuttuk, onların düşlerini de
    Çoğu şey gibi bu kargaşada.Soruyor yedi yaşında bir çocuk:
    – Niye bu silah sesleri, niye bu ölümler baba?

    7
    Analar, çocuklarının ölümlerini düşünüyorlar
    Kendi ölümlerinden daha çok.
    Sokaklara bakan pencerelerde
    Gözlerinin izi kaldı artık.
    Bütün hayatlar tek bir çizginin üstünde
    Birdenbire birleşti ülkemde.
    Herkes birbirinin yüzüne sorar gibi bakıyor:
    -Bugün kim ölecek?

    Gencecik tarihler düşüyor
    Mezar yazıtlarına yaşlı mermerci
    (Mezarlığın yakınında dükkanı olan adam) .
    Soruyorum: -Alıştın mı buna baba?
    – Mermer çatlamıyor diye şaşıyorum
    Yavrum, elimin altında!

    Kentin alanındaki çiçekçiler yakınıyor
    Akbabalara benzetir olmuşlar kendilerini
    – Bana bir çelenk yap kardeş,
    Üstüne de bir şey yazma
    Ölüler okumayı bilmez ki…

    Korkarım, kalacak bu toprakta
    Gitgide ağırlaşan gözyaşlarımın izi.
    Dilerim, inci diye toplasınlar onları
    Bizden sonra yaşayacak olanlar.
    Dilerim, mermi diye toplamasınlar!

    8
    Penceresinde yağmuru dinleyen şu çocuk ölecekse
    (Yüzünde kederi, çocukluktan öter her şeyin)
    Duvarları kurşun yaralarıyla
    Dökülüp saçılacaksa şu güzeşim evin.
    Biri çıkıp da, bu geceki ayın görkeminden söz etmeyecekse
    Artık ölebilirim, diyebilirsin
    Yanımda, yöremde yıkıntılar
    Ve yüreğimde, aynı ülkenin nüfus cüzdanını
    Taşıyan birinin kurşunu var!

    9
    Geceyarısı bindim bu otobüse
    Yağmur yağıyordu.Titriyordu her yanım.
    Fazlaca dolanmadım ortalıkta
    Girip de ilk oturan ben oldum.

    Başımı öndeki koltuğa dayayıp,
    Evde bıraktığım yaşlı anamı düşündüm
    Kitaplarımı, sonradan sarıya boyadığım
    O küçücük odamı ve yola çıkmadan önce
    Yaktığım mektupları düşündüm uzun uzun
    Bindiğim otobüs gürültüyle hareket ederken
    Gülümsedim yanımdaki köylüye.

    Geceyarısı bindim bu otobüse…
    Bir elma uzattı bir ara yanımdaki adam – aldım
    Şaşılacak kadar saf ve hayata ilişkin
    Bir şeyler sordu bana – yanıtladım.
    Gidiyormuş uzaktaki kızını görmeye…

    Niye durdu bu otobüs, söylesene?
    Işıkları yandı, yolcular uyandılar
    Önce hiçbir şey, hiçbir şey göremedim
    Çevirdi otobüsün dört bir yanını eli silahlı adamlar
    Boğuk bir ses yükseldi dışardan:
    -Herkes aşağı insin!

    Bir bir indi bütün yolcular
    Sonunda ben de. Gizlenmeye çalışarak yüzümü,
    O zaman ayırdılar beni bir kenara.
    Ellerimi yukarı kaldırttılar
    Kavuşturdum yukarda kollarımı;
    Kaçırmamaya çalışır gibi bir kuşu,
    Ya da düşürmemeye bir gülü…

    Yaralı ülkemin özgürlüğünü…

    10
    Karanlık, alabildiğine karanlık
    Kentimin üstünde, ülkemin üstünde…
    Tutacak bir dalımız kalmadı mı artık?

    Herkes bıkıp usanmadan birbirini suçluyor
    Komşusuna atmaya çalışıyor, yüreğinde bekleyen ölüyü.
    Polis arabaları gidip geliyor
    Yol boyunca
    ağır aksak.
    Kapılar kapandı çoktan, perdeler örtüldü.

    Karanlık, alabildiğine karanlık…

    Gökyüzü hiç bu kadar yıldızlanmadı
    Ay, inadına ışık sızdıran koca bir testi.
    İnce ince bir yaz yağmuru başladı.

    –Ölen kim? Öldüren nereye kaçtı?

    Ana caddeyi askerler sardı.
    Dışarıdakiler elleri başlarında duruyorlar öylece.
    Bir enik, anasını arıyor incecik çığlıklarla
    Onun o küçücük bedeninden çıkan
    O cırlak sese şaşmıyor hiç kimse.
    Bir kadın, yerde yatan ölüye bakarak
    Örtüyor yüzünü elleriyle.

    Karanlık, alabildiğine karanlık
    Kentimin üstünde, ülkemin üstünde…

    11
    Mermerlerin üstüne kazınacak
    Sözler söylemediler bu dünyada.
    Yüzleri bir ressama poz vermeye de uygun değildir
    Çünkü değişir, acıdan sevince
    Umuttan düş kırıklığına ikide bir.

    Adlarını da aklında tutmaya çalışma.
    Kahpece öldürüldüler, dersin
    Çok severlerdi bu ülkeyi…
    Böyle söylersin.Bir gün sonra olursa.

    12
    Kitaplarını paket adersin
    Ayırırsın bir bir yasaklanmış olanları
    Sonra alırsın başını avuçlarına
    Bir arkadaşını kefenlemişcesine suçlu.

    İnce bir yağmur dalar gözlerini
    Harlı bir ateş ellerini yakar
    Yüreğin göğsünü delecek kadar büyümüşken
    Bir el, sobanın kapağını açar.

    Kibrit tutuşmamak için direnir bir süre
    Yeniden okumak geçer içinden
    Belki yüzlerce kez okuduğun o kitapları…
    Alıp götürür gözünün değdiği her sözcüğü bir yalım.

    Ve iki büklüm oturup da başına sobanın
    İçini çekerek ağlarsın, tıkanırcasına
    Gözyaşlarının da hiçbir ateşi söndüremediğini
    O zaman anlarsın en sonunda.

    13
    Ölüm gelir. Ve dalar yüzünü, saçlarını
    Hiç tanımadığın sinsi bir rüzgar.
    Ölüm gelir. Evde seni bekleyen
    Birileri var mı diye sormaz.
    Ölüm gelir sonra silah sesleri,
    Önce silah sesleri duyulur çok yakınında
    Ve yankılanır az sonra uzak bir ülkede.
    Ölüm gelir. Bir kapıyı örter gibi.
    Doğum tarihlerine, düşlere aldırmaz.

    Niye böyle bu, niye bu ölüm?
    Nedir son düşündüğü acaba
    Kahpece vurulup giden birinin?
    İçinde portakal olan bir kağıt torba
    Patlayıp, dağılır sokağın ortasında.
    Dürülmüş, çok okunmuş bir gazete kanlanır.
    Düşer bir can daha sessizce toprağa.

    Ölüm gelir.
    Çiçekler ölülerin tabutlarına
    Çelenk olmak için büyür.
    Anaların gözyaşları bekler göz çukurlarında
    Zamanı gelince akmak için.
    Dudakları hep aralık durur
    Bir gün ağıt yakmak için.
    Gözleri hep yollara, yollara bakar.

    Ölüm gelir. Bakılan o yollardan
    Bir tek insan geçmez olur.
    Ölüm gelir. Önce silah sesleri…
    Ve bir el, hayatın sesini boğan
    O çanlara, birdenbire dokunur.

    14
    Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
    Halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
    Şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
    Oyun olsun diye boş, anlamsız…

    Niye böyle gecikiyor o gün?
    Niye her yerde bir naftalin kokusu?
    Neyi saklayabiliriz ki yarına?
    Tek görebildiğim, uçsuz bucaksız bir alacakaranlık
    Herkes maskeler taşıyor koyunlarında
    Nerede hangi maskenin – ve niçin,
    Ne amaçla kullanılacağını biliyor.
    Dokunsam bir adamın koluna dostça
    Neden bir madeni ses çıkıyor ondan?
    Kendi cebinde paslı bir bıçak taşıyan biri
    Önüne çıkan herkesi katil sanıyor.

    Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    Bu tedirginlik, bu çılgınlık, bu sancı biterse eğer
    Bırakacağım şiir yazmayı
    Gidip portakal satacağım bir denizin kıyısında
    Ne bileyim, bir dalgıç da olabilirim örneğin
    Sabahlara kadar yollarda dolaşabilirim
    Üstelik sevdaya filan da tutulmamışken…
    Şimdi kurumuş olan göz pınarlarım
    En küçük şeylerde bile boşanabilir örneğin.
    Yeter ki, silah sesleri gelmesin
    Her gece kentimin sokaklarından
    Yeter ki, hiç kimse ecelsiz ölmesin!

    15
    Acılı oğulları ülkemin
    Kahvelerde otururlar sessiz, sakin.
    Gözlerine baksan çayırları görürsün,
    Bir tavşanın ekinler arasında kaçarken açtığı yolu.
    Bir ürkeklik, yabancılık hepsinde
    Acılı oğulları ülkemin
    Taşralılık sarılı bedenlerine.

    Uçup şarap içerler, kötü sigara
    Ceplerinde mutlak, kıvrılmış bir gazete vardır.
    Bir gecekondu nemli bir oda.
    Döşemenin üstünde telleri kopuk bir saz.
    Masanın üstünde çay bardakları,
    Ekmek kırıntıları, eski bir demlik.
    Onun altında gazeteler, kitaplar.
    Duvarlarda resimler ve yazılar…
    Naylonla örtülmüş bir pencere - camları kırık.

    Acılı oğulları ülkemin
    Ölüp giderler bir akşamüstü
    Karanlık, kuytu bir sokakta;
    Gözleri sonuna kadar hayata açık.
    Elleri kavuşmuş, bilmezmiş gibi
    Ölümü ve kalleşliği bu dünyada.

    Ertesi gün resimleri gazetelerde
    Ve bir tarih resmin altında:
    Doğumu şu yıl, ölümü üç nokta…

    16
    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Kenar mahalleler, gecekondular
    Koca bir çanağın dışına taşan sular gibi
    Garip ve yabancı bu evrende.
    Işıkları bile solgun yanar bu evlerin
    Kapılarının altından bir hüzün şarkısı gibi sızar gece
    Dişsiz bir bebek ekmeğini kemirir
    Bilir, ağlayıp sızlansa da kimsenin
    Kulak vermeyeceğini kendisine
    Minicik ayaklarını toprağa uzatır.
    Oturur, küçük bir heykelcik gibi evin önünde.

    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Bir kahvede kağıt oynayarak vakit öldürüyor
    Saat yirmi üç vardiyasinin işçileri
    Sucuk ekmek yiyorlar, sigara içiyorlar
    Kulakları yukarıdaki fabrikanın seslerinde.
    Kara bir tabut gibi uzanıyor fabrika
    Ay, onun tuğlalarını kemirmeye başlıyor
    Şıçrayıp duruyor, açık bir kapı bulmak için
    Parlak bir uçurtma gibi sekiyor gökyüzünde
    İpini bir yerlere takmadan, özgürce.

    Sevişilmez böyle bir gecede. Uyuyamaz da insan.
    Tatlı bir yaz yağmuru dökülüyor çatılarına evlerin.
    Bir cırcır böceği kesti şarkısını
    Ay, bir bulutun terkisine atlayıp da savuşup gidince.
    Öksüz kaldı gökyüzü. Usuldan bir rüzgar çıktı.
    Ötelerdeki apartmanlara kadar taşıdı
    Soğan ve ucuz şarap kokularını
    Kulak verdi cırcır böceği
    Rüzgarın ve yağmurun çıkardığı seslere.
    Suskunluğunun farkına vardı, sonra başladı yeniden
    Şarkısında şimdi biraz soğan kokuları.
    Daha çok da toprağın baygınlığı var.
    Yeni evli iki insan düştüler beyaz yastıklarına,
    Çiçekli yorganlarına sarıldılar
    Mutluluğun verdiği bir baş dönmesiyle.
    Sürdürdü şarkısını cırcır böceği
    Bir şeylere öykündüğünü bile bile

    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Kimse farkında değil gibi, gelen gece midir,
    Yoksa yeni bir sabaha mı çıkılıyor?
    Kaldırımlarda birer iskemle atıp oturuyorlar
    Konuşuyorlar. Konuşuyorlar. Konuşuyorlar.
    Kenarlarında çit filan yok evlerinin.
    Tavukları aynı toprağı eşeliyor.
    Çiçeklerinin kökleri birbirine dolanıyor.
    O ufacık, o el kadar bahçelerinde...
    Ödünç bir şeyler alıyorlar birbirlerinden
    Bir keser, bir dua ya da bir ekmek;
    Çoğunlukla da geri vermiyorlar aldıklarını
    Dilek tutuyorlar yıldız kaynaklarında
    Geçmiş yıllardan, pahalılıktan söz ediyorlar.
    Ve güneş ağlarını çektiği zaman, çaresiz
    Balıklar gibi çırpınıyorlar yataklarında
    Nedense düşlerine bir deniz kızı girmiyor

    Alacakaranlıkta akıyor kentin üstünden
    Bir sarhoş, yolun kenarında, şişesini
    Ata biner gibi bacaklarının arasına almış,
    İçini çeke çeke ağlıyor
    Atım yaşlı olmasa giderdim diyor, buralardan.
    Sonra kırgın bir sesle, dilini dışarı yayıp
    Eski bir aşk türküsüne başlıyor.

    Köylerini getirmişler buralara
    Minicik, ak badanalı evler kurmuşlar
    Çakıl taşlarından yolculuklar yapmışlar bahçelerine
    Soğan maydanoz ekmişler - ama kurutup atmış.
    Kömür tozlarına ve kireçlere alışkın toprak.
    Kum gibi çocukları olmuş- büyütmüşler
    Önemli bir adam olacaklarını şimdi; çoğunlukla da
    Çırak olmuşlar bir tornacıya, bir marangoza.
    Radyo dinleyip, dikis dikiyor kadınları;
    Evlere çamaşıra gidiyor

    Yağmur dindi. Sabah oldu.
    Güneş bir tepenin ardında doğrulmaya çalışırken
    Kökler uzattı karanlığın bağrına.
    İliklerine kadar uykusuzluğa batmış işçiler
    Ağır ağır çıkıyorlar fabrikanın kapısından.
    Yağmur dindi. Sabah oldu.
    Bitirdi şarkısını cırcır böceği...
  • "Elimde bir kırık testi, nereye bırakayım! "
    Birhan Keskin
    Sayfa 32 - Metis
  • "Bu kitabı,benim gibi otokontrol için çabalayan sizler için yazdım."diyor yazar. Kısa süre içinde bu bulguların çocuk yetiştirme, yeni personel alımı, akılcı olmayan iş ve kişisel kararlardan kaçınma, kırık kalbi tamir etme, sigarayı bırakma, kilomuzu kontrol etme, eğitim reformu ve kendi zayıf ve güçlü yönlerimizi anlama gibi alanlarda hayatlarımızla bağlantısına bakacağız"da diyor ben içindeyim