Ates Delibal, Kırmızı ve Siyah'ı inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Kitabın kapağını açıp ilk sayfayı okumaya başladığınız andan itibaren aşkın kokusu gelir..
Romantizmden realizme geçişin bir örneği olan kitap şöyle başlar.
Belediye başkanının eşi bayan Renel
çocuklarının öğretmeni Julien’e aşık olur.
Aralarında tutku dolu bir aşk yeşermeye başlar.
fakat bu aşkı stendhal o kadar güzel anlatmıştır ki muhteşem:))
Çokça beğendim herşeyiyle muhteşem.. Tavsiye ederim kesinlikle okumanız gereken bir kitap.

Yeliz ÖCAL, bir alıntı ekledi.
3 saat önce

Kuvvetli ve kararlı bir babamız olsun, bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı söylesin isteriz. Niye? Neyi yapıp neyi yapamayacağımıza, neyin ahlaklı ve doğru, neyin ise günah ve yanlış olduğuna karar vermek zor olduğu için mi? Yoksa suçlu ve günahkar olmadığımızı işitmeye her zaman ihtiyaç duyduğumuz için mi? Bir baba ihtiyacı her zaman mı vardır, yoksa, kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldığı vakit mi isteriz babayı?

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan PamukKırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk
Rıdvan TUFAN, Katip Bartleby'i inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

75 sayfadan olusan,sadece iki saatte okunabilecek kadar akıcı ve duru bir anlatım.(kırmızı kedi yayınları).Guzel bir şeyler okumak istiyorsanız bu kitabi kacirmayin...

Esra nur, bir alıntı ekledi.
9 saat önce · Kitabı okuyor

... gösteriş tüketimi ikimizi de mutlu etmiyor, yalnızca yüzeysel ve iğreti hissediyorduk kendimizi.

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan PamukKırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk
Lamajor, bir alıntı ekledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Hep lavabonun üzerinde asılı duran ve üzerinde "Tüh!" yazan o küçük, kırmızı at.

Eleanor ve Park, Rainbow RowellEleanor ve Park, Rainbow Rowell
Alyoşa, Zorba'yı inceledi.
 10 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Zorba, Nikos Kazancakis’in yazdığı ilk roman. 1946 yılından bu yana güncelliğini korumakta, mutlaka okunması gereken kitaplar arasında bulunmakta. Hâlâ çok okunmakta ve beğenilmekte. Yazarın, hayranı olduğu ünlü felsefeci Bergson’un öğrencisi olmasının bunda payının oldukça büyük olduğunu düşünüyorum.

Kitaba ismini veren baş karakter Aleksi Zorba, yaşadığı anda kalmayı başarabilen, duygularını özgürce yansıtabilen, birlikte olduğu kişilere de hayatın aslında nasıl yaşanması gerektiğini yaşayarak anlatan, hayatını kurallar çerçevesinde yaşamayı reddeden biri. Patronu konumundaki entelektüel kişi ise hayatının merkezine yerleştirdiği Buddha’dan ne kadar etkilenmişse Zorba’dan da o kadar etkilenmiş. Zorba’nın hayatı yaşayışındaki yalınlık, coşku ve keyiften etkilenmemek, hayatı bu şekilde yaşamaktan mutluluk duymamak, keyif almamak mümkün değil zaten.

Zorba gençliğinde vatanı için savaşmış, bir ülküye bağlı olarak yaşamış. Fakat sonrasında anlamsızlığını görmüş, bu duruma isyan etmiş. Duygularını çok yoğun yaşayan Zorba, kelimelerin yetersiz olduğu durumlarda acısını, sevincini, isyanını çok sevdiği santuruyla ve dansıyla dile getirmeye çalışır. Filminde patronuna dans etmesini öğrettiği sahneyi özellikle izlemenizi tavsiye ederim.

Başkaldırmayı, korkusuzluğu, hayatı dolu dolu yaşamayı, insanları sevmeyi ve özgürlüğü bu kadar yalın ama bu kadar etkili anlatan Zorba’nın çok sevdiğim bir alıntısını buraya iliştirmek isterim:

"Kırmızı, sarı, siyah yamalarla yamanmış, binlerce ekli ve yamaları kalın sicimle dikildiği için en büyük fırtınalarda bile yırtılmayan bazı gemi yelkenleri vardır. Benim kalbim de öyle işte! Binlerce delikli, binlerce yamalı, ama korkusuz."

Hatice Bağlama, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Büyükler sayılara bayılırlar. Tutalım,onlara yeni edindiğiniz bir arkadaştan söz açtınız,asıl sorulacak şeyleri sormazlar. Sesi nasılmış, hangi oyunları severmiş, kelebek biriktirir miymiş, sormazlar bile. "Kaç yaşında?" derler, kaç kardeşi var, kaç kilo, babası kaç para kazanıyor?" Bu türlü bilgilerle onu tanıdıklarını sanırlar.
Deseniz ki, "Kırmızı kiremitli güzel bir ev gördüm. Pencerelerinde saksılar, çatısında kumrular vardı." Bir türlü gözlerinin önüne getiremezler bu evi. Ama, "Yüz bin liralık bir ev gördüm," deyin, bakın nasıl "Aman ne güzel ev!"diye haykıracaklardır.

Küçük Prens, Antoine De Saint-Exupéry (Sayfa 20)Küçük Prens, Antoine De Saint-Exupéry (Sayfa 20)
Esra nur, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okuyor

Herkes gibi olmak için herşeyi unutup hiçbir şey olmamış gibi yapmalıydım.

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan PamukKırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk

Marliyn Monroe Ve Rabia
Marilyn Monroe, ölümünün üzerinden geçen yarım yüzyıla rağmen hâlâ bir efsane.
Gayri meşru olarak dünyaya gelen ve annesini tımarhanede yitiren Marilyn’nin, mutsuz bir çocukluk geçirdiği ve bakımevlerinde istenmeyen bir eşya gibi görülme duygusuyla yaşadıkça didiştiği bilinir.
Rabia’yı ise, Diyarbakır’da bir aşiret reisi olan Hacı Hüseyin’in kızı olmasına rağmen, aile çevresi dışında kimseler tanımaz.
Rabia, Marilyn’e kıyasla, ailesiyle birlikte mutlu bir çocukluk geçirmiş, beş kardeşin en güzeli ve en küçüğü olarak bir dediği iki edilmemiştir.
Bu iki kadının Hollywood kökenlisi, gençlik yıllarından itibaren ünün doruğuna çıkmış, baş döndürücü bir popülerlik ve servet edinmiş, dilediği erkekle birlikte olup fırtınalı aşklar yaşamıştır.
Rabia ise, ergenlik dönemine geldiğinde taliplerinden Sefer’e, o yılların törelerine uygun biçimde -başlıkla- gelin edilmiştir.
Marilyn, üç kez evlenip onlarca erkekle flört ederken, Rabia ise eşi Sefer’e varlığını armağan edip, o günden itibaren yazgısına itaatle boyun eğmiştir.
Daha sonra Rabia’nın kocası Sefer, bir ömrün yoksullukla geçmeyeceğine karar verip, birkaç yıl içinde Almanya’ dan zengin bir adam olarak döneceğine Rabia’yı ikna etmiş ve Almanya’da otomotiv sektöründe işçi olarak çalışmaya başladığında, Rabia ise kaynanası ve iki çocuğuyla acı dolu günleri, yılları saymaya koyulmuştur.
Marilyn, geniş salonlarda onlarca erkeğin iltifatlarıyla şuh kahkahalar atarken, Rabia ise şirret bir kaynananın bekçiliğinde her gün ağlamayı yazgı bilmiştir.
Rabia, evinin perdelerini açamaz, dış kapısının önünü bile -bir başka erkeğe bakmasın diye- süpüremez olmuştur.Kaynanası ve kayınları, Rabia, Sefer’i “namusuyla” (!) beklesin diye onu birkaç günde bir tokatlamayı da huy edinmişlerdir.
Bütün gazeteler Marilyn’in bir “narsisist” olduğunu yazarken, Rabia’nın ise hiç seçmeden, hiç istemeden Diyarbakır’ın varoşlarında bir “mazoşist” olabildiğini kimseler bilmemiştir…
Üç yıl sonra Almanya’dan döneceğine söz vererek giden sefer, her yıl sadece on beş ila yirmi gün tatile gelebilmiş ve Rabia’nın bütün sitemlerine rağmen “iki daire ve bir ekmek fırını parası biriktirmeden Diyarbakır’a dönemeyeceğini,” söyleyerek ona sadece “sabır” dilemiştir…
Marilyn, fırtınalı yaşamından dolayı psikolojik tedavi görmeye başlarken, Rabia ise bir kaynana ve iki çocuğu ile dört duvar arasında silik ve dingin, bunaltıcı yıllar geçirmekten giderek psikolojik bir vaka haline gelmiştir.
Onu tedavi eden de olmamış, aradan upuzun on yıl geçmiş ve Sefer, iki daire, bir de ekmek fırını parası biriktirip nihayet- Almanya’dan dönmüştür.
Kaynanası ve kayınbiraderleri görevlerini yapıp (!) tam on yıl boyunca Rabia’nın yanına bir erkek sineği bile yaklaştırmayarak, onun bedenini Sefer adına bir yetkiyle korumuşlardır.Bedenini korumuşlardır ama, Rabia’nın ruhsal durumu yıllarca yaşadığı intihar boğuntularıyla artık paramparçadır…
Marilyn, çevresinde şöhreti ve parası için dolaşan yüzlerce insandan hangisinin gerçek dost, hangisinin sevgili olduğunu kalabalığın kuşatmasında anlayamadığı için tedavi görürken, Rabia ise on yıl süren upuzun bir yalnızlıkta sadece Sefer’in adını sayıklamaktan bir şizofrendir artık…
Marilyn, Saint Exupery, Dostoyevski, Miller okurken ve Miller’le flört ederken, ilkokul çıkışlı Rabia ise Sefer’i beklediği günlerdeki yalnızlıkta çocuklarının hikâye kitaplarını okumuş, radyo programları, haberlerden vb yerlerden Napolyon’un, Gorbaçov’un kim olduklarını öğrenmiştir.
Diyarbakır’a yıllar sonra dönen Sefer, artık Rabia’yı tanıyamamaktadır; çünkü Rabia, her sabah Napolyon Bonapart’ın selamını Gorbaçov’a ulaştırmak üzere evden çıkmakta ve Sefer’in Almanya’dan getirdiği fötr şapkayı giyip, dudaklarının kıyısına bir sigara iliştirip düşsel olarak kurguladığı ordulara kendince komutlar vermektedir.
Belki de kendini hep arzuladığı bir özgürlüğün kollarına böyle bırakmaktadır; artık şuursuzdur…
Rabia’yı bir süre gözleyen Sefer, anasına, artık Rabia’nın kendisine kadınlık yapamaya cağını, bu yüzden yeni bir evlilik için genç ve güzel bir kadın bulmasını söyler. Başlık parası fazlasıyla ödenir ve kırk beş yaşındaki Sefer’e on yedi yaşlarında bir kız bulunur civar köylerden; incecik, gencecik bir kız.
Rabia, artık otuz yedi yaşına gelmiş ve yıllarca evde oturmaktan hayli kilo almış bir delidir (!) Sefer, küçük bir oda tutar Rabia ve çocuklarına; kendisi de genç eşiyle yeni aldığı daireye çekilir. Rabia’yı bağlamak da bir çözüm getirmez ve kaldığı evin duvarları dışında ne varsa her şeyi paramparça ederek dışarı, sokaklara kaçar durur…
Rabia, artık Diyarbakır’ın muhtelif semtlerinde kâh Napolyon’un askerlerine komutlar verirken, kâh yollarda, kaldırımlarda oturup bir başına ağlarken görülmektedir. Artık kocası Sefer’in hiçbir işine yaramayan Rabia’nın onuru ve delirmiş yalnızlığı ne kaynanasının ne kayınbiraderlerin umurunda değildir…
Rabia, bir akşam Diyarbakır’ın Dağkapı semtinde SSK hastanesi bitişiğindeki askeri karargâh civarında yürürken, nasılsa kırmızı şapkalı kızın büyükanne kılığına giren kurt tarafından yenmek üzere olduğunu düşler. Kırmızı şapkalı kızın kulübesi ise, askeri karargâhın içindeki karanlık alandadır.
Rabia, arkasında yürüdüklerine inandığı Napolyon’un askerlerine komut verir ve kırmızı şapkalı kızı kurtarmak üzere tel örgülerle çevrili yasak alana girer…
Nöbetçi askere, karargâha parolasız girmeye kalkan olursa ona vurması emredilmiştir. Asker uyarır, bağırır, ama kırmızı şapkalı kızı kurtarmaya giden Rabia, o an hiçbir şey duymaz…
Nöbetçi askerin önce bir, ardından ik kurşun Rabia’nın bedenine isabet eder.Rabia, vurulup yere düşerken bile hâlâ Napolyon’un askerlerine komutlar vermektedir.
Namlusundan dumanlar çıkan nöbetçi er, onun mırıldandıklarından hiçbir şey anlamaz.Askerin onun hakkında bildiği tek şey “dur” ihtarına uymadığıdır…
Nöbetçi er, siyasal gerilimin alabildiğine boyutlandığı o günlerde olağanüstü hal bölgesi kapsamındaki Diyarbakır’daki kışla nöbetinde, aklınca kendisine verilen “emre itaat” etmiştir(!)
Rabia, sonraki gün sahipsizler mezarlığına gömülür ve o yıl bazı insan hakları dernek ve kurumlarının yıllıklarının Güneydoğu’daki “yargısız infaz”lar listesinde adı geçer.
Oysa ki ölümü değil, asıl Rabia’nın yaşamı bir yargısız infazdır…
Bu iki efsane kadın, benim kalbimde yıllar yılı ev sahibi gibi oturup kalmışlardır ve daha kalmaktalardır.Çünkü Marilyn, biricik platonik aşkım, Rabia ise öz teyzemdi benim…
Sevgili Marilyn, Cemal Süreya’nın dediği gibi, “şimdi cehennemde Nietzsche’nin metresi olmalıdır”; anamın kara gözlü bacısı Rabia ise, belki cennette bile hâlâ Sefer’i sayıklamaktadır…

Yılmaz Odabaşı





https://www.google.com.tr/...abaşı-marilyn/amp

Armağan Ayan, Kırmızı Pazartesi'ni inceledi.
18 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Sondan başlayıp olay örgüsünü geriye saran bi kitap.aslinda cok derin bi mevzuyu;bazen göz önünde olan tehlikeleri herkesin farkettigini ama kimsenin mudahele etmedigi icin yaşadığımızı oyle ince işlemiş ki "aman banane" ciliği cok guzel anlatmış!