Öykü köse, bir alıntı ekledi.
14 Şub 19:26 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Radyo alçakgönüllüydü, vakurdu, inatçıydı ama yeni değildi. Televizyon ise hayatımıza ağır bir vaka olarak girdi. Şımarıktı, kaprisliydi ve çok çekiciydi. Televizyonla birlikte özellikle küçük şehirlerde hayatın ağır ritmi değişti, alışkanlıklar terk edildi. Yazın evlerin bahçeleri boş kaldı. Çay bahçelerinde oturup dondurma yiyenler azaldı. Kış gecelerine tat veren akşam oturmalarından vazgeçildi, komşular bir araya geldiklerinde ortaya çıkan iskambil kağıtları çekmecelerde unutuldu, sinemalar boş kaldı, kızlar nakışlarını gündüz işler, babalar gazetelerini "dairede" okur oldular. Ağır, ama kendine göre lezzeti olan bir yaşama biçimini, siyah-beyaz bir ekranda değişen görüntüler belirler oldu.

Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Ayfer TunçBir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Ayfer Tunç

Sanırım ifşa sırası bana geldi. Bu iki insanı buradan herkese ifşa etmem gerek artık. Herkes bilmeli, tanımalı. Bu devirde nasıl olur??? görmeli herkes…

Müsadenizle;
Birkaç gün önce, sevgili Mete Özgür’ ün incelemesini (#26941855) okurken aklıma geldi. Hatıralarımı yokladım, bu güzel iki insanı herkese ifşa etmem gerek diye düşündüm. Bu devirde sevgiyi nasıl koruyabilmeyi becerebildiklerini sorgulasın istedim herkes. Tanısınlar, bilsinler diye...

2009 ANKARA NUMUNE HASTANESİ

Yaklaşık 24 saattir uykusuzdu 73 yaşındaki Mehmet Amca. Muhterem eşi Sultan Teyze’ye koroner anjıografi yapılmıştı, çoklu stent takıldığı için de yakın takibi gerekiyordu. Mehmet Amca ne dese, ne anlatsa gene de hafifçe homurdanıyor, bırakmıyordu eşini gitsin bir yere. Nazlı yeni gelin gibi; korkudan mı heyecandan mı bilinmez, al al olmuş yanakları gülmedi bir kere. Ağrısı da vardı muhtemel, nazının geçtiği O’ydu işte.

Önce dedim kendime; ‘’ Muhtemel başka yakınları gelir birazdan, gelmeli illa ki!’’ Saatler geçince merak ettim iyice. Kimseler de yoktu yanlarında. Hastane yemeğini beğenmeyince Sultan Teyze, Mehmet Amca kayboldu birden. Anladım ki yemek getirecek dışarıdan. 4 kat inecek, çıkacak, yürüyecek biraz bu uykusuzlukta. Normalde hiç konuşmayan Sultan Teyze o yarım saatte belki on kere sordu nereye gitti diye.

Yeni çömezdi o zamanlar Kemal, yeni evliliğinde olduğu gibi; biraz panik, biraz cahil, biraz bencil…
İsyan edercesine ‘’ Be teyzem, adam buradayken bir kere gülmezsin, gidince ne bu hasret, on oldu sorduğun, gelecek işte….yaw tüm kadınlar aynı mıdır ya? Hem başka refakatçin yok mu teyzem senin, ben bu yaşta zor dayanıyorum bir geceye, amca nasıl dayansın?? Bugün ikinci gün , arasan ya birilerini..???’’ diye sorsa da SULTAN Teyze vermedi tek cevap.

Döndü bana ‘’ çok uzak mı gittiği yer ‘’diye sordu usulca. Bu yaşta, bu gözlerde, bu merak, bu endişe… Eğildim yanına, uzunca baktım o gözlere. Kendisi için değildi de, merakı sevdasındandı. Merak galiba sevginin en şeffaf, en latif, en şefkatli haliydi. Panikti o gözler ya… Muhtemel her panik halinde yanıbaşındaydı yoldaşı, gitmemişti bir yere.

Usulca sordum; ’’ Sultan Hanım, başka yakınlarınız varsa arayayım ben, bu gece kalacak refakatçi için, oğlun, kızın, gelinin yok mu?? ‘’ dedim.

‘’ Yok’’ dedi. ‘’Bizim hiç çocuğumuz olmadı... Benim bitek eşim var.!!!’ ....

Çoklarının her şeyi varken, yanıbaşındayken, kimsesiz olduğunu bilebilir miydi acaba Sultan Teyze, bu koca sevginin içinde?? Birtek eşi vardı da kocaman dünya kadardı.

Sonra nefes nefese girdi içeriye elinde döner-ayran poşeti Mehmet Amcam. Kendini bırakıverdi sandalyeye. Nasıl da yorulmuş, zorlamıştı kendini.
Dedim ’’ Mehmet Amca diyeydin bana, buraya söylerdİk siparişi, niye zahmet ettin sen??..’’

Acelece poşeti açmaya çalışırken telefonu çaldı, arayan apartman komşusuydu; ziyaret için adres istiyordu da ne güzel komşular vardı..:))

‘’ Mor menekşe diyorum… mor olan.. pencerenin dışında.. geleceksen zahmet olmasın Ahmet oğlum, onu da bir getiriver.. Sultan Teyzen çok sever onu.. benden iyi bakar ona.. unutma ha..’’
İşitmesi azalmıştı ki baya, konuşurken tüm servis inledi de inledi: ’ mor menekşe.. o değil.. mor olan..’’ ....

İçeride epikriz yazarken birden kapı açıldı, o yorgun nefessiz Mehmet amca, can havliyle içeri atladı pehlivan gibi.
‘’SULtan....Sultan diyorum… çabuk olun be..’’
Ben tutarken Mehmet amcayı, Kemal koştu odaya. Şükür tansiyonu düşmüştü biraz, ciddi tehlikesi yoktu. O an öyle bir baktı ki Mehmet amca gözlerime;
‘’Gönlümün sultanına bir şey olursa , gözlerini oyarım, bilesin’’ der gibi… O gözlerde de vardı aynı endişe, aynı panik de belli etmiyordu her yerde.
Elleri titriyordu, heyecan zorladı kalbini biraz da, oturdu kanepeye kötü bişey olmadığını öğrenince. Bence Mehmet Amca’ya da bir anjıo yapılsa... gerekti....

Dedim; ‘’Mehmet Amca olmaz böyle! Bir hasta bakıcı ayarlayalım, bu gece sen kalamazsın daha.’’

‘’Gitmem biyere’’ dedi. ‘’Şurdan şura adım atmam.. kovsanız da…Gitmem hiçbir yere ..O yapamaz bensiz" dedi.

Bizim çömez Kemal dayanamadı başladı söylenmeye; ‘’Amcam be… Bu kadar üstüne düşme hatunun, şımarıyorlar sonra. Kıymet bilseler keşke.??
Bu kadar belli etme, çıtayı yükseltiyosun valla.. Benimki uğrayacak birazdan… Bari o gelince yapma..
Sultan teyze ikinci baharın mı yoksa?? Genelde öyle olur, ilkinin kıymetini bilmezler de, sonrakine kul köle..’’

Mehmet amca uzun uzun inceledi Kemal'i'i ilk defa gördüğü bir yaratığa bakar gibi;
‘’Oğlum.. bir de kalp doktoru olacan sen, de mi??.. yazık sana .. yazık… Sevginin hesabını yaparsan olmaz ki.. bina mı bu çıta hesaplıyon?? Kadın şımaracak ki gonca gül açsın..gülsün..
Hesabını tuttuğun, ederini karşılaştırdığın, kıymet biçtiğin sevgi midir??.. Bakkalda hesap mı tutuyon sen???’’’
Ekg kağıdını beynine kaydeder gibi, sevginin formülünü not etmeye çalışıyordu Kemal kafasını sallayıp gülerken hesaplar eşliğinde ...

Anladım ki onların ilk baharı hiç solmamış, rengarenk çiçek bahçeleri ile… İki mıknatıs gibi yapışmışlar sımsıkı birbirine, girememiş ne kar ne kış senelerce.

Ertesi gün; sevgi de bulaşıcıydı muhtemel de, bizim Kemal, netten en pahalı çiçeği sipariş ederken gece tartıştığı eşine;
Mehmet Amcam ve gönlünün sultanı kol kola, eve gitmek için metroya doğru yürüdüler sevgiyle, merhametle, vefayla, sadakatle…

Bizim sevgilerimiz mi yapmacık, çıçeklerimiz mi hormonlu bilemem de; geçen ay boşandığını duyduğum Kemal, kardiyolojı doçentik sınavına girecekti yılların tecrübesiyle...

Kendilerinin de izniyle çektiğimiz hatıra fotoğrafı durdu günlerce servisin panosunda, yanında mor menekşesı ile…

https://cdn.1000kitap.com/...ju2ZH_1517933115.jpg

https://cdn.1000kitap.com/...ewrGV_1517933159.jpg

Son olarak; dün oğluma dedim ki..
‘’ Oğlum seni çok seviyorum’’
Dedi ki; ‘’ Anne öyle demiyceksin ya.. olmadı bu’’
‘’ Nasıl diyeceğim ??’’
‘’ Seni çok, daha çok, çok çok seviyorum benim oğlum ‘’ diyeceksin dedi..

İşte çok, daha çok, çok çok sevip, sevilmeniz dileklerimle…

Şunu da bırakayım şuraya:))
https://www.youtube.com/watch?v=cIqqZcDCwaA

Kübra A., bir alıntı ekledi.
04 Şub 11:34

Ekranla Tanışma/ Tanışmaz Olaydık
Radyo alçakgönüllüydü, vakurdu, inatçıydı ama yeni değildi. Televizyon ise hayatımıza ağır bir vaka olarak girdi; radyoyu, kardeşi doğunca ihmal edilen büyük çocuğa benzetti. Şımarıktı, kaprisliydi ve çok çekiciydi. Televizyonla birlikte özellikle küçük şehirlerde hayatın ağır ritmi değişti, alışkanlıklar terk edildi. Yazın evlerin bahçeleri boş kaldı. Çay bahçelerinde oturup dondurma yiyenler azaldı. Kış gecelerine tat veren akşam oturmalarından vazgeçildi, komşular bir araya geldiklerinde ortaya çıkan iskambil kâğıtları çekmecelerde unutuldu, sinemalar kapandı, kızlar nakışlarını gündüz işler, babalar gazetelerini “dairede” okur oldular. Ağır, ama kendine göre lezzeti olan bir yaşama biçimini, siyah-beyaz bir ekranda değişen görüntüler belirler oldu.

Görüntüyle tanışıncaya kadar, dünyanın ülkemizden, hatta şehrimizden ibaret olduğunu sanıyorduk. Dünyada başka ülkeler, başka yaşama biçimleri olduğunu bilmesine biliyorduk, ama bu bir şey demek değildi. Bir tür körlük içindeydik. Dışımızdaki dünyayı gazetelerde ve dergilerde ara sıra gördüğümüz fotoğraflardan tanıyorduk. Kapalı bir ülkenin insanlarıydık. Kahraman askerlerimizin inançla beklediğinden emin olduğumuz sınırlarımızın içinde, kendi kendimize bir hayat yaşıyorduk. Görmenin ne demek olduğunu televizyonla birlikte fark ettik. Odalarımıza giren “değişen görüntüler” hayatımızdaki durgunluğu hızla dağıttı. Televizyon, radyo gibi alçakgönüllü ve sakin değildi. Şaşırtıcıydı. Gözlerimizi ondan alamıyorduk.

Oysa bize tanıma ve alışma zamanı vermişti. Önceleri haftada birkaç gün ve birkaç saat yayın yapıyordu. Çok az eve girmişti, günlük hayat bu birkaç saatlik yayından pek etkilenmiyordu. Çocukların dışında, televizyona maddi durumu elverişli, yenilikten hoşlanan babalarla, yeni evli “modern” çiftler ilgi gösteriyorlardı. Orta halli ailelerin çoğu, bu merakın da geçeceğine inanıyor, birkaç saatlik keyif için hatırı sayılır derecede pahalı olan bu yatırımı yapmaya pek yanaşmıyordu. Oysa televizyon çocuklar için müthiş bir şeydi. Biraz televizyon seyredebilmek için aile terbiyelerinden ödün vermekten çekinmediler. Bir eve çağrılmadan gitmenin ayıp olduğunun sıkıca öğretildiği yıllarda, çocuklar çağrılmadıkları halde televizyonlu evlere gitmeye, başına oturup her şeyi unutmaya başladılar.

Haftada birkaç gün yayın yapılan dönemde bir bağımlı kitlesi oluşmamış, ama adaylar belli olmuştu. Yayından bir saat önce açtıkları televizyonun karşısına kurulup, netlik ayarı yapmaya yarayan ve birtakım geometrik şekillerden oluşan bar görüntüsüne gözlerini dikenler, bir yandan da uzun bir dııııt sesinden ibaret olan sinyali dinleyenler tipik televizyon bağımlısı adaylarıydı. Televizyon düzenli yayına geçince hemen “müptela” oldular. Televizyonun her gün akşam yediden gece yarısına kadar yayın yapmaya başlaması sosyal hayatın sonunu getirdi. Yaşama biçimi hızla ve epeyce derin bir şekilde değişti. En büyük ve tek eğlence televizyon oldu. Öyle bir eğlenceydi ki, sinemalar seyircisizlikten kapandı, tiyatrolar iflas etti. Televizyonu gereksiz, hatta zararlı bulan babaların inadı, çocuklarının ısrarı karşısında kırıldı, televizyon hızla evlere girmeye başladı. Ailelerin kendi içlerindeki hayatları gibi, çevreleriyle ilişkileri de değişti. Ekran bir mıknatıs gibi herkesi kendine çekiyordu. Hali vakti yerinde olup komşularından, ahbaplarından önce televizyon almış olan aileler; bu yeniliğin öncüsü olma gururunu yaşadılarsa da, evlerinde ayaklarını uzatıp rahatça televizyon seyredemediler. Çünkü televizyonla birlikte akşam oturmalarının niteliği hızla değişti.

Televizyondan önce aileler arasında nazik ziyaretler yapılırdı. Kadın-erkek bir arada oturulur, hal hatır sorulur, sohbet edilir, çaylar içilip meyveler yenir, hatta iskambil oynanır; herkes ortak bir âlemin parçası olurken; bu ziyaretler, televizyon seyretme seanslarına dönüştü. Yenilikte öncü olmanın bedeli vardı. Mahallede herkesten önce televizyon aldıkları için kurumla gezinen öncü ailelerin evleri, televizyon seyretmeye gelen komşularla, ahbaplarla, habersiz gelen akrabalarla dolup taşmaya başladı. Ortak âlemin parçası olma hali ortadan kalktı, herkes televizyonu rahatça görebileceği bir yere yerleşip televizyonun yarattığı âlemde kaybolmayı tercih etti.

Bu toplumun geleneksel terbiyesine göre misafiri kabul etmemek, ikramda kusur etmek, surat asmak, misafirin varlığından duyulan rahatsızlığı belli etmek, toplumsal hayattan tümüyle soyutlanmayı gerektirecek kadar büyük ayıplardan sayıldığı için, yenilikte öncü aileler her gece evlerine dolan misafirleri ağırlamaktan yorgun düştükleri gibi, gönüllerine göre televizyon da seyredemediler. Her eve televizyon girmeden önce, ailelerin görgü ve terbiye düzeylerine göre değişen sorunlar yaşandı. Aileler, komşular arasında küslükler görüldü, bozulan dostluklara rastlandı. Televizyon seyretmek için çağrılmadan gitmeyi onurlarına yediremeyen aileler, televizyonları olup da, kendilerini davet etmeyen komşularına, ahbaplarına küstüler. Oysa bilmiyorlardı ki televizyonlu ailelerin çoğu, davetsiz misafirleri ağırlamaktan, dostlarını, ahbaplarını davet etmeye fırsat bulamıyorlardı.

Televizyonu olmayan ailelerin içinde kavga eksik olmuyordu. Çocuklar televizyon alınsın diye tutturdular, anneler onları gizlice ve ustaca desteklediler. Bir gün üzerine bir ev kondururum da, başımızı sokacak bir evimiz olur diye düşünerek, arsa alıp borca girmiş babalar “Hayır!” dedikçe çocuklar surat astılar, anneler sırtlarını dönüp yattılar, evlerde kavga havası esmeye başladı. Çoğu baba bu ısrar karşısında yenik düştü, elinde kalem kâğıt hesaba kitaba oturdu; taksitli satışlar imdada yetişti de, bir televizyon alınabildi.

Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Ayfer Tunç (E#kitap)Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Ayfer Tunç (E#kitap)
Pol Gara, bir alıntı ekledi.
14 Ara 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

İzne giderken ha bire nar götürürdüm. Çoluk çocuğun önünde şakkadak yarıyorum, kan-kırmızı dâneler saçılıyor etrâfa.
Abooo, diye gözleri şaşkınlıktan irileşmiş bakıyorlar.
Yiyin ulan yiyin... Ömrümüzde nar görmedik demeyin. Yiyin de bu garip onbaşıya duâ edin, diyorum.
Akşam olup, konu-komşu asker görmesini bitirip evlerine çekilince; biz bize kalınca, ev halkını toplayıp bir bilmece sorardım:
Güzel uyandı
Cama dayandı
Cam kırıldı
Kana boyandı
Nedir, nedir, diye birbirlerine sorup bakışırken cebimden bir nar daha çıkarıp yarıverirdim.
İşte bu.
Uzun yürüyüşlere çıkardık. O zamânın askerliği; sırtta battâniye, silah, kütüklük, matara, kasatura, ne bileyim var belki yirmi otuz kilo yük.
Ormanların arasından geçerdik.
Bir acâip yeşillik; adlarını bilmediğim, hiç görmediğim yüzlerce cins ağaç, funda, sarmaşık, bitki, çiçek.
Ufak yaprakları yağlı kayış gibi sararmayan, yaz-kış dökülmez olanlar; pençe pençe, geniş, uçuk yeşil, boz olanlar.
Kalem gibi dümdüz gökyüzüne çekip gitmiş olanlar. Yılan delip geçemez otlar, içine adam düşse kaybolacak çayırlar.
Yağmur yağar, Allah'ın Rahmeti hiç eksilmez. Açıkçası gün yüzünü bir türlü göstermez.; bizim gibi bozkırın çocuklarını sıkıntı basar. Toprak buğulanır, rutûbet kokar. Yapış yapış neme bulanır, nefes almaya zorlanırsın.
İlk günler yatağa girmeye çekiniyordum.
Sanki bir kova su dökmüşler de henüz kurumamış. Gece boyunca yağmurun tavanda dinmeyen tıpırtısı.
Sabah kalkarsın etrâfı sis basmış, göz gözü görmüyor.
Mısır, patates, soğan tarlaları uzanıp gider. Mor patlıcanlar kol gibi.
Biberler parlak, yeşil, dolgun.
Domatesler kan kırmızı. Çıtır çıtır salatalık; tere, maydonoz, roka.
Sonra meyveler. Kiraz, vişne, armutlar.
Aah, ah...
Armutlar efendi, armutlar.
Armut deyip geçme. Bizim buraların dağ armutları değil ki yiyeni boğayazsın. Hele bir diş at. Foşşş...
O kadar sulu. İrisi, ufağı, tatlısı, mayhoşu. Kokulusu, serti, yumuşağı,;kış ortasında yeneni, bahara dek kalanı, sade bir aylık ömrü olanı; sayılması abes canım. Hikmet-i Hüdâ.
Bu meyveler, otlar, ağaçlar arasında sanki sarhoş olmuştum.
Bâzen dalıp bizim buraları; bu ot bitmez çıplak dağları, susuz dereleri düşünürdüm. Ele geçen bir ekşi elmayı harman yerinde on kişinin ısırdığını düşünürdüm.
Ahlatları, bodur meşeleri, dikenli karamukları, kayaları, geveni, ısırganı, çakır dikenlerini.
Bir kuş öter, dalından bir meyve düşer, dalgınlığımdan uyanırdım.
Boğazım kurumuş, içimde bir hasret.
Uyanırdım karşımda şeftâli bahçeleri.
O ballı ballı, yarma şeftâliler.
Efendi şeftâliyi soyacaksın, üçünü beşini yanına koyacaksın.
"Az ye ulan, çatlarsın" derdi İzmirli çavuş.

Beyhude Ömrüm, Mustafa Kutlu (Sayfa 13 - Dergâh Yayınları)Beyhude Ömrüm, Mustafa Kutlu (Sayfa 13 - Dergâh Yayınları)
fulden ufacık, Mahalle Kahvesi'ni inceledi.
05 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Dikkat spoiler içerir!
Sait Faik, benim okurken kendimi mutlu hissettiğim hayatın kendisini ya da şöyle ifade etmem gerekirse hayatta yaşanan çoğu durumun habercisi olarak görüyorum onun kitaplarını.

Sait Faik'tan okuduğum ikinci kitap. Bu kitabında da olduğu gibi Adalarda seyahat edip balıkçılarla birlikte balık tutuyoruz. Bana göre bir yazarı anlamak için ilk başta hayatını daha sonra ise onun eserlerini okumak olduğunu düşünenlerdenim.

Mahalle Kahvesi adlı eserinde, esnaf, işsiz olan dertli insanları, toplumun acı çeken insanlarını anlatıyor. Sait Faik, toplumsal düzenin çirkinlikleri, sahtelikler, adaletsizlikler karşısında direnen insanın yalnızlığını keşfetmek ister. Bununda ancak öykü yazarak yapabileceğini keşfettiğinde kalemi ve kağıdıyla yollara düşer. O insanların öyküsünü yazdığında kendini mutlu hissetmeye başlar. Onun da dediği gibi "Bir insanı sevmekle başlar her şey."

Sürekli kullandığı ana tema yaşama sevinci oldu. Sıradan insanlar, işsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, emekçiler ve küçük burjuvalar onun insanlarıdır. O bu insanlarda evrensel insanı yakaladı. Aynı zamanda bir İstanbul öykücüsüdür. Doğa güzellikleri karşısında başı döner. Toplumsal sorunlar onu bireysel planda bir hayıflanmaya sürükler. Böyle anlarda karamsar bir tablo çizer. Toplumsal çelişkiler karşısındaki tavrı öfke, yenilgi ve kaçış olur.

Mahalle Kahvesi adlı eseri 22 öykü ve en sonunda da Orhan Veli Kanık'ın onun için yazdığı denemeden oluşur. Gelelim birlikte bu öyküleri ve denemeyi inceleyelim.

İlk öykümüz Mahalle Kahvesi. Kış mevsimini yaşandığı bir günde yaz mevsiminde de sık sık uğradığı bahçeli mahalle kahvesine gitmesiyle başlar öykü. Daha sonra da orada yaşanan durumu anlatır. Mahalleli tarafından dışlanan babasının evlatlıktan reddettiği biri gelir kahveye. Üstü başı yırtık. Kız kardeşini de kötü yola düşürmüştür. Babasının öleceğini duyunca gelmiştir kahveye.

İkinci öykümüz Plajdaki Ayna. Yazarın plajdaki aynayı neden kırdığını anlatır bu öyküde. Fakat bazen insanlar da sebepsizce bir şeyler yapabilir değil mi ?

"Her nevi kendi kendine konuşmaları istediğimiz kadar ayna vesilesiyle uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde yakarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pekala bir aynayı kırma sebebini felsefeye, edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plajdaki aynayı kırmamın sebebi ise katiyen yoktur."

Üçüncü öykümüz Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal. Sinema kapısının önünde gördüğü uyuz çocukla ilgi hayaller kurar. Ona para verebilirler, uyuz merhemi sürüp tekrardan sokağa atabilirler ya da hiçbir şey yapmadan bakabilirler. Yalnızca hayal.

"Yüzünü kaldırdı. İşte orada, o ela gözlerin içinde, insanları olduğu gibi değil, olacakları gibi sev, diyen adamın adeta fikrini okudum. "

"Şu sinemaya akın akın girenlerin içinde eczacılar, doktorlar, iyi insanlar, merhametliler olacağını düşündüm: Bir aralık ben de uyuza tutulduğum için bilirim.
Elli kuruşluk bir kükürtlü ilacın yarısı; tamamdı...
Bir insan o akşam sinemaya gitmemeyi düşünse..."

"-Sen o parayı verebilirdin, diyor.
İşte bütün mesele burada:Ben sinemaya gideceğime ona bu parayı verebilirdim. Şimdi ben de herkes gibi düşünmeye başlıyorum:
"O parayı ben versem, o yerdi. O, uyuzla, yalancı bir saadet dünyası içindeydi. Hiç düşürülmediğini sandığı -sahiden İstanbul sokakları aransa kaç düşmüş çeyrek bulunur?- çeyrekler eline düşüyordu. Uyuzun da zararı yoktu. Yalnız yatabildiği, bir yere sığındığı akşamlar, oh, ne güzel kaşınıyordu!"
Ben bunu yapamazdım. Altmış beş kuruşu çocuğa veremezdim.: Bu sinemaya verdiğim paranın, bir insanı muhakkak surette bu iğrenç hastalıktan kurtarmak pahasına beni eğlendireceğini bildiğim halde...
Ben de mücrimim, herkes gibi..
Ama, uyuzdan kurtulmak için insanın bir kat daha çamaşırı olması lazım! Ama bir evi, bir anası olması lazım! ama bir su dökünecek yeri olması lazım!..
Altmış beş kuruşu vermemek için daha ne bahaneler bulacağım?.. Bu akaşamı kendime zehir etmemek için daha neler bulacağım, yarabbim!.."


"Bir kadın bu çocuğu alıp evine götürüyor, uyuz merhemini sürüyor, üç beş gün evinde tutuyor, sonra isterse yine mikrobun kaynadığı sokağa onu tertemiz bırakıyor.."
"Doğru, yalnız hayalle geçiniyorum; ben yalnız hayal kuruyorum. "

Dördüncü öykümüz Dört Zait. Dört zait kan tahlilinde frengi işaretidir. Sait Faik yolda giderken sigara yakmak istediğinizde çakmak istediğiniz tiplerden biridir.

"Üstü başı muntazam, hali tavrı pek şehirli birinin benden cıgara yakmasını sevmem. Neden derseniz, birçok adamdan cıgara yakmaya cesaret edememiştir bu adam da onun için... Halbuki, hiç de cesaret edilemeyecek şey değildir. Onlardan utanmıştır, benden utanmamıştır. Buna içerlerim doğrusu. Mademki, ayıp olmasa bile, hafifçe garip bir şeydir. Birçok insana yapılamayacak bir harekettir. Ben neden seçileyim? Buna karşılık, hiç düşünmeden, hesap etmeden yol soran köylü, saf, psikoloji ve fizyonomi cahili olanlardan hoşlanırım. Onlar sorsunlar. İçlerinde gizli, hesaplı düşünceler yoktur onların."

"Ama şunu da bilirim ki insanoğlu tanımadığı insanoğluna bir şey sormak için, yirmi kişiden seni seçtiği zaman kendine göre birtakım hesaplar yapmıştır. Bu hesaplar da psikolojik hesaplardır."

Vapur beklediği sırada ya da vapuru kaçırmak için beklediği sırada karşısında gençken oturan adamın elindeki kağıda anlamaz gözlerle baktığı gördü.

"Ama bir ara aklıma, o kağıttan anlayacak bir mühim adam diye seçilmek ihtimali geldi. Ne yalan söyleyeyim, bu fikir bana gelir gelmez, hayır kendimi mühim gördüm diye değil, ama malum bir şekilde seçilmek hoşuma mı gitti nedir? Adama bir parçacık baktım. Zaten o da beni seçmişti. Burasını istersen sana kendimi beğendirmek için söylediğimi san..."

Adam yeni bir işe girecekmiş bu yüzden kan tahlili yaptırmış. Ancak sonuçların yazıldığı kağıtta neler yazdığını anlamamış. İş yerine götürsün mü götürmesin mi onu soracakmış.

"Ne söyledi o adama gözlerim, bilmem ki.. Kağıda beraberce tekrar daldık. Ne götür dedim, ne götürme..
Bakmak istiyor, gözlerinin içine bakıyordum. Adam bembeyaz kesilmişti.
Gittim. Potinlerimi boyattım. Eve koştum. Tıraş oldum. Temiz bir kravat bağladım. Bugün artık, kimsenin bana yanaşmaması için azametli bir tavır takındım. İşte o gün pardösümü de temizleyiciye verdim, sevgilim."

Beşinci öykümüz Hallaç. Yaşlı bir hallaçıyı anlatıyor hikaye. Bir gün o çevik adam gemide işini yaparken kalp krizi geçiriyor. İki oğlu da babası için tüm paralarını motora verirler.

"Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey, gelmeyince sinirlendiriyor."

Altıncı öykümüz Baba-Oğul. Bir gazete müvezziinin iki çocuğu varmış. Biri mahalle çocuğu bir türlü okumuyor. Diğeri de doktor olmuş yani büyük adam dediklerinden. Fakat babasını tanımamış. İşte o babaya mahalle çocuğu olan gazeteci oğlu bakıyormuş. Babası da öbür oğlu için "Doktor oldu ama, adam olamadı." demiş.

"Bunu da bahriye mektebine verdim. Durur oturur mu? Şimdi düşünüyorum, o da bir büyük adam olurdu. gazete müvezzii babasını hatırlamazdı belki. Yahut hatırlardı da ondan utanırdı. Yani, beyfendi, insanın bazen abuk sabuk düşündüğü oluyor. İyi ki bu adam olmadı, diyorum.
-Adam olan bu, beybaba, dedim."

Yedinci öykü ise Karanfiller ve Domates Suyu. İşlenmemiş toprakların olduğu balta girmemiş ormanlık alanın işe yaraması için tırnaklarıyla kazıyan Kör Mustafa'nın hikayesi..

"Kör Mustafa nasıl becerdi bilmem... Denize diklemesine inen bu çalılığın bir kısmını ne pahasına ayıkladı, biliyor musunuz; tırnakları pahasına. O çalı çırpının sere serpe geliştiği, bu denizlere diklemesine inen toprak öyle taşlık, öyle taşlıktı ki.. Sonra Mustafa gündüzleri başka yerde çalışmak mecburiyetindeydi."

"Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler."

"Gözümde, milyonu olsa da, kalp parayla metelik etmez."

"Onu gördüm mü toparlanıyor; hayret, sevgi ve saygıyla bakıyorum. Koca yaylamızın üzerinde böyle milyonlarca insan bulunduğunu düşünüyorum. Yine dünya yuvarlağı üzerinde böyle milyonlarca insanın tırnakları, nasırları, çirkinlikleri, tek gözleri, tek kollarıyla bir ejderhayla kavga etmek için bekleştiklerini düşünüyorum."

Sekizinci öykümüz Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?. Kahvede otururken yaşlı bir adam gözüne çarpıyor. Her gün aynı saatlerde geliyor o da o saatlerde gidiyor kahveden. Bir gün tespihini kaybeden yaşlı adam yazarı suçlayan bakışlar atıyor o da suçluymuş gibi davranıyor. Neden yaptığını da bilmeyerek.

"Zavallı ihtiyara hem acıyorum, hem de gözünün içine, tespihini ben çalmışım da hiç utanmazmışım gibi bakıyorum. Çok fena bir hareket biliyorum. Biliyorum ama elimde değil. Bende bu hali uyandıran odur. Bütün bunlardan sonra yaptıklarıma pişman olsam biraz olsun üzülsem ya, hayır!..Kahveyi geçtikten sonra için için, bazen başımı iki tarafa sallayarak açıktan açığa, bir gören olsa deli midir nedir diyecek şekilde gülmeme ne dersiniz?"

Dokuzuncu öykü Bir Sarhoşluk. sarhoşken birisini takip etmesiyle başlıyor yoksa sarhoşluktan mu ? Ama yürüyünce o da yürüyor durunca o da duruyordu.

Onuncu öykü Kınalıada'da Bir Ev. Sevdiği kız Kınalıada'da yaşıyor. Fakat o hiç oraya gitmemiş. Hayalinde sevdiği kızın evini canlandırıyor bu hikayede.

"Bahçede bir de çıkrıklı kuyu olacak. Kırkını aşmış, şişmanca, yeşil gözlü bir kadın olan anasını kırmızı elma yüzüyle, küf yeşili gözleriyle görür, ben de severim. Böyle bahçeyi, evini, anasını tarif ederken gördüm sanmayın. Ben görmeden severim bahçeleri, insanları, evleri."

"Evler mi? Diye sormayın. Evet, evler… Bunları bildiğim hâlde eskiden merak ettiğim Kınalı’nın evlerini şimdi büsbütün görmeye can atıyorum. Çünkü orada bayıldığım bir kız oturuyor."

"İşte bu yüzden hikâye yazarım. İşte bu merak yüzünden hikâyeci geçinirim. Hikâyelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendim beğenirim, budalaşırım. Beğenmem canım yemek istemez. Kınalıada’ya gelince (…) İşte onu pek merak eder, bir türlü de inemem, bu gidişle inemeyeceğim de(…)"

On birinci öykü Süt. Yazar bir sütçü dükkanına girdiğinde o eski hayatına yeni bir hayat ekleyeceğini düşünür. fakat dükkandan dışarı çıktığında onu eski hayatının ruhları beklemektedir.

On ikinci öykü Gramofon ve Yazı Makinesi. Bu öyküde bu iki nesnenin kendisi için önemini anıları ile anlatmıştır.

"Matbaa nedir ki? Yalanların , dolanların , santajların , hırsızlıkların , kötülüklerin, bayağılıkların aleti. İstediği kadar saatte binler , on binler çıkarıyorum desin. İstediği kadar kesip biçip atsın. Kendini bir şey şansın. Her zaman kötülerin , bayağıların eline ve kucağına atılmaya hazır bir histerik kadından başka bir şey değildir."

"Gramafon basli başına ,kendi namına bir medeni adamın zevk aletidır. Kimselere zararı yoktur. İnsanoğlunun küçücük, temiz arzularına baş eğen, onun zevkini düşünen bir alettir."

On üçüncü öykü Barometre. İki gündür sabahları sis değil ancak bulut da olmayan karanlık şehri bastırıyordu. Barometrede de durmadan düşüyordu. işte böyle bir günde biri Çavuş biri de ihtiyar Rum meyhaneci ile karşılaşır. Vitrindeki mankene bakarlar.

On dördüncü öykü İzmir'e. yaşlı kadın tavşanlarını satarak İzmir'e gidecek bilet parası bulmaya çalışır. İzmir'de torunları vardır. Bu da yazarımızın dikkatini çeker. daha sonra yürürken de canlı ve cansız kuzu satan birini görür. Acaba o da mı İzmir'e gidecektir?

"Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim. Gülenlere kızıyorum. Halbuki ben yaşamayı severim, delicesine! Öyle şeyler bana vız gelir ki günler boyunca. Düşmanlıklar, iftiralar, yalanlar, ekmek parama göz dikenler, gidip sevgilime beni yerenler, hepsini hepsini sevdiğim günler, saatler vardır. Bütün kinim yirmi dört saat sonra eski zaman havuzları gibi sakindir. Ama bugün yemişlere, çiçeklere bile düşmanım. Karanfil satan adam gülüyor. Ötede simitçi gülüyor. Benden başka hepsi mesut. Topunuzun Allah belasını versin!"

"Balonlarına hiç iğne batırılmayan insanlar da yaşıyor.
İşte, bütün balonlarına iğne batırılmış bir baloncu gözüyle sokaklardayım. Dün kendini beğenmiş sevgilimden, gece bir hiç için beni kıran arkadaşımdan, biraz önce evimden, akşamleyin cesareti, nikbinliği, aşkı, sabaha karşı bin türlü olmaz fikir, his, şaçma, delilik nöbetlerini kanımda uyuşuk uyuşuk döndüren içkiden, evin kapısından çıkar çıkmaz kendimden tiksinerek sokaklardayım."

"Balzac: ‘’Düşüncelerinde hiçbir kımıldama yoksa düşünceliler kendilerini düşüncesizlerden daha ileri sanmasınlar’’ der."

"Asalet insanlardan çoktan kalktı. Ama o tuhaf kelime ne tüccar evlerine, ne kasap, ne komisyoncu karılarına, ne lokantacı suratlarına, ne büyük apartmanlara, ne de büyük *r*spulara, büyük insanlara geçti. Asalet, ümitlerimize, hüzünlerimize, yalnız fakir insanların ümitlerine, facialarına gelip kondu. Onu ne okumuş suratlarında, ne kitaplarda, ne eşyada, ne de hareketlerde aramamalıyız beyhude."

On beşinci öykü Kış Akşamı, Maşa ve sandalye. Bu hikayede kış akşamı maşa ve insan bekleyen sandalyenin öyküsünü okuyoruz.

"İnsan bekleyen sandalyeyi masanın altına sürdüm. Sonra mangalın üstünde el bekleyen talihsiz maşayı külden çıkardım; mangalın kenarına yatırdım. Kar da, rüzgar da durmuştu. Köyün içinde ses seda yoktu. Gökyüzü kapkaranlıktı. Orada uzun, bitmez tükenmez bir kış gecesi durmuş dinleniyor, yeniden kar topluyordu. Önce pencereyi, sonra ağzımı açtım; kış gecesine sunturlu bir küfür, Kumkapılı bir Ermeni balıkçı küfrü salladım."

On altıncı öykü Bir Bahçe. İstanbul'da kaldığı bir otelin hayran olduğu bahçesini anlatır bu öyküsünde.

"Bir şehirde senelerce oturulur.Bıkılır.Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır.Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğiniz halde iyice göremediğimiz binaları vardır.Birden kafanızı kaldırır, ben bu binanın, sırtında böyle insan büyüklüğünde heykeller taşıdığını bilmezdim, deyiverirsiniz."

On yedinci öykü ise Bir İlkbahar Hikayesi. yazar çocukken İç Anadolu Bölgesi'nde bahar aylarında yaşadığı bir anıyı anlatır.

"Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara göre bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir ylancı ilkbahardır. Ben bçyle bir yalanvı ilkbaharın hikayesini yazıyorum."


Yazar, ve ailesi, evin reisi babanın tayini dolayısıyla bir yaz sonu Anadolu'nun bir şehrine gelirler ve burada son derece sert ve uzun bir kış geçirirler. Bir sabah 'kırkikindi yağmurları'yla bütün karlar erir ve 'yalancı ilkbahar' gelir. Hastalanan yazar, kış mevsimi boyunca evin içinden dışarı çıkamadığı gibi neredeyse yatağa bağlıdır.Bir sabah, odasının içinden 'parlak bir kuş' geçtiğini görür. Dikkatle baktığında bunun aslında bir kuş değil, dışarıdan tutulan bir 'aynanın ışığı' olduğunu fark eder. Pencereye koşup baktığında ise; aynayı tutanın 16-17 yaşlarındaki komşularının kızı olduğunu görür. Ertesi gün, kendisi de aynı şekilde cevap verir ve bu durum 'masum bir aşk oyunu' halinde devam eder. Ancak, çok geçmeden babasının tayini başka bir yere çıkar. Eşyalar bir 'yaylı'ya yüklenir ve şehirden ayrılmak zorunda kalırlar. Yolda ağaçların arasından sızan güneşi gören yazar, geride bıraktığı sevgisini/sevgilisini hatırlar ve doyasıya ağlar.

"İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olamayacak gibi duran bir şeyin oluşu, ilkbahar şu, ilkbahar bu... Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, Çingene, kuzu... Klasik ilkbaharların içinde hepsinin, hatta sülüğün bile yeri vardır. unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi.
Yaşı kırkı aşmış bir adamın mevsimler içinde ilkbaharı biraz üzüntüyle duymamasına imkan yoktur. Eski çılgınlıklar nerede? Nerede o, birdenbire bir genç kız elinden, bir genç kız rüzgarından sararma, o yürek çarpıntısı? Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır."

On sekizinci öykü Sakarya Balıkçısı. Eskiden Sakarya'da balıkçılık meslek değilmiş. Bir gün Muharrem o köyde balıkçılık yapmaya başlamış. İşte onun hikayesini okuyoruz.

"Oklama, cılpık, hösgün... Sakarya balıkları, isimleriyle beraber yendiği için lezzetlidir. Bu balıkların ince, gözle zor fark edilen kılçıkları vardır. İyi çiğnenirse mesele yok. Yutsan da ehemmiyeti yoktur a! Köylüler bu kılçığı hiç çıkarmadan yerler. o zaman balık pek lezzetlidir. Galiba balıkların lezzetleri de de bu kılçıklarda gizlidir. İnsana öyle gelir. Biz kasabalılarsa, çiğner durur, başparmağımızla şahadet parmağımız dudaklarımıza götürür, bir şeffaf, ince teli almaya çalışırız. Böyle olunca da balığın lezzeti kaybolur."

On dokuzuncu öykü Kestaneci Dostum. Yaşından küçük görünen Ahmet'in anası ölünce Salim Usta'nın yanında çıraklık yapmış. Daha sonra da askere gitmiş fakat ufak tefek ve yaşını da bilmiyormuş. Nüfus cüzdanında 24 yaşında olduğunu duyunca şaşırmış. Salim Usta'yı bulamayınca o da bir gün yolda kestaneci görmüş ve kestaneci olmaya karar vermiş. Tabi kestanelerini yerlere atıp ekmek teknesi mahvolana kadar. Yıllar sonra yazar onu tekrardan gördüğünde tutuklanmış adliyeye doğru gidiyormuş. Eroin işi yüzünden.

Yirminci öykü Söylendim Durdum. Şehrin iğrençliğinden, hayatın adilsizliğinden bahseder durur. yazarak rahatlar.

" Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, kaynaştığı bir şehir. İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere. Neredeler?"

Yirmi birinci öykü Ermeni Balıkçı ile Topal Martı. Bu öyküde ise bu iki karakterin arkadaşlığını okuyoruz. Martı öldüğünde Ermeni Balıkçı yakasına siyah matem takar. İnsanlık bazen içimizde var.

Ve son öykü de Sinağrit Baba'dır. Bu seferki kahramanımız bir balık. Kimin ağına takılacağını seçmek ister. Doğru kişinin ağına gitmek ister. Fakat dikkatsizlik onu hiç ummadığı bir ağın içinde bulur kendini.

Orhan Veli Kanık'ın Sait faik için yazdığı yazıyı okurken duygulandım. Bir kişi hakkında yazılarda en sevdiğim yazılar o kişiyi tanıyanların yazdıkları oluyor. tıpkı bu yazı gibi.

"Bence Sait Faik ne genç hikayecidir, ne ihtiyar. bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur.
Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç bir yaş biçişimden,mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor."

Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
26 Nis 2017 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Kış Bahçeleri
...
İçlenme tabiattaki yekpare kederden,
Yas tutma dağılmış diye kuşlarla çiçekler.
Onlar dönecektir yine gittikleri yerden,
Onlarla giden günlerimiz dönmeyecekler.

Büyük Türk Şiiri Antolojisi 1. Cilt, Ataol Behramoğlu (Sayfa 109 - Faruk Nafiz Çamlıbel)Büyük Türk Şiiri Antolojisi 1. Cilt, Ataol Behramoğlu (Sayfa 109 - Faruk Nafiz Çamlıbel)
Derya Yalınkılıç, İnce Memed 3'i inceledi.
17 Kas 2016 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kış mevsimine geçtiğimiz şu günlerde içime ilkbahar getirdi Yaşar Kemal. :) Yine muhteşem betimlemeleriyle resim yapar gibi anlatmış Çukurova'yı usta yazarımız.

İnce Memed 3'te ağaların psikolojik durumlarına daha fazla yer verilmiş serinin diğer kitaplarından farklı olarak. Ali Safa'nın ölümünden sonra sıranın kendisine geldiğini düşünen ağaların korkusunu öyle bir anlatmış ki yazar onlara da üzülmemek elde değil.

İlerleyen sayfalarda İnce Memed'in ağalar az, fukaralar çok; bir İnce Memed ölür, bin İnce Memed gelir diyerek artık eşkiyalığı bırakıp sevdiceği Seyran'la portakal bahçeleri olan bir evde mutlu bir hayat sürme hayallerine tanıklık ediyoruz. Peki mecbur adamımız İnce Memed'in içindeki kurt bu hayallere ulaşmasına izin verecek mi? :)

Ve köy halkı... Kafası fena halde karışık, güç kimdeyse saygısını ve sevgisini ona yönlendiren köy halkı da unutulmamış tabii ki.


Bir kitap ki hem destansı hem gerçekçi.
Bu kitabı okumadan ölmemeli. :)

Keyifli okumalar :))

Merve Şahin, bir alıntı ekledi.
23 Eki 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kış Bahçeleri
İçlenme, tabiattaki yekpare kederden,
Yas tutma, dağılmış diye kuşlarla çiçekler:
Onlar dönecektir yine gittikleri yerden,
Onlarla giden günlerimiz dönmeyecekler!

Han Duvarları, Faruk Nafiz Çamlıbel (Sayfa 51 - Yapı Kredi Yayınları)Han Duvarları, Faruk Nafiz Çamlıbel (Sayfa 51 - Yapı Kredi Yayınları)