• Televizyonla birlikte küçük şehirlerde hayatın ağır ritmi değişti, alışkanlıklar terk edildi. Yazın evlerin bahçeleri boş kaldı. Çay bahçelerinde oturup dondurma yiyenler azaldı. Kış gecelerine tat veren akşam oturmalarından vazgeçildi, komşular bir araya geldiklerinde ortaya çıkan iskambil kâğıtları çekmecelerde unutuldu, sinemalar kapandı. Ağır ama kendine göre lezzeti olan bir yaşama biçimini, siyah beyaz bir ekranda değişen görüntüler belirler oldu.
  • Babil Kralı Nabukadnezar, o muhteşem asma bahçelerini sevdiği Semiramis'in memleket hasretini dindirmek için yaptırmış. Ah Semiramis, bir kralı bu kadar dillere düşürmek niye? Bak hâlâ konuşuluyor, hâlâ yazılara konu oluyor.
    Sahi, dünyanın yedi harikasından biri Babil'in Asma Bahçeleri miydi, aşk mı?
    Babil'den eser yok şimdi. Fakat aşk yaşıyor.
    Mehmet Tekiner
    Sayfa 47 - İdeal Kültür Yayıncılık
  • Günler ömrümü iteler
    Maviler içinde okul bahçesi
    Kalemi ilk tutuş, ilk harf
    Sonra ilk adımı yazışım
    İlk şiir, Öğretmenim Canım Benim
    Ardından On Kasım, Yirmiüç Nisan
    Bana hiçbir duygu vermeyen
    Nedensiz şiir bağırmaları ...

    Bıyıklar terlemeye durur
    Matematiğe nefretim başlar
    Süs olur kitaplar ellerimde
    Çocukca yalanların devam ettiği
    Okula sınıftan bir kız için gidilir
    En masum İlk aşk, ilk kavga
    Şarkıların anlamını öğrenirim...

    Anılar buğulanmaz, kış, yaz geçer
    Bomboş kalır okul bahçeleri
    Yeni heyecanlar başlar
    Yeni sevdalara akar gönlüm
    Sanki beni anlatmış şairler
    Şiire saygım başlar...

    Onbeş yaşında bir çocuğun
    Duygularını gülünç bir şekilde
    Yazıya döktüğü denemeler
    Öyle masum öyle güzel
    Bir Söz verir kendine...

    Yıllar geçer üzerinden
    Sözün tutulacağı bilmem kaç yıl
    Yarım yarım şiirlerle dolu
    Çalkantılı üniversite biter...

    Hiçbirini beğenmemiş ağabeyi
    Beğenmeye başlar şiirlerini
    Oturup şiir tartışırlar gecelerde

    "Yazmanın ilk anahtarı yazmaktır,
    düşünmek değil. "

    ilk bunu demişti, şiir kucakladı beni

    (Kadir Sefa)
  • İlk olarak Promete’nin insanlara yazıyı, matematiği, astronomiyi, tıbbı, hayvanları evcilleştirmeyi, gemi yapmayı, kâhinliği öğrettiği efsanesi nedeniyle, batı dünyasında, bütün kültürlerin Yunanlılardan kaynaklandığı inancı yüzyıllar boyu süregelmiştir. Diğer taraftan, Tevrat da bir kısmı tanrı tarafından yazdırılmış, bir kısmı İsrailliler tarafından yaratılmış ilk dinsel ve edebî kitap olarak kabul edilmişti.

    Geçen yüzyıl içinde, Mezopotamya’da yapılan kazılardaki buluntular, çıkan binlerce yazılı belgenin çözülüp okunması ile her iki inanç da kökünden sarsıldı. Çünkü Promete’den an az 2000 yıl önce Sumerliler bunların hepsini bulmuşlar, yapmışlar ve kullanmışlardı. Diğer taraftan Tevrat’taki birçok konuların Sumerlilerden kaynaklandığı, metinler okundukça meydana çıkmış ve çıkmaktadır.

    Bilindiği gibi Sumerlilerin en önemli bulgularından biri, dillerine göre bir yazı icat etmeleri, onu geliştirmeleri ve kil üzerine yazarak zamanımıza kadar ulaşmasını sağlamaları olmuştur. Bulunan belgeler arasında büyük değeri olanlar edebî yazıtlardır. Bunlar daha çok Sumerlilerin tanrıları ve dinleri ile ilgili konuları kapsamaktadır. Sumer yazarları ve ozanları tanrılarıyla ilgili çeşitli efsaneler yaratmışlar, şiirler yazmış, ilâhiler bestelemişlerdir. Bunlardan başka, destanlar, ata­sözleri, hikâyeler gibi konular da bulunuyor bunlar arasında.

    Sumerlilerin dinleri ve edebî yapıtları gerek kendileri zamanında yaşayan, gerek daha sonra gelen Ortadoğu milletlerini etkisi altına alarak izleri, bir taraftan Yunanlılar yoluyla Batı dünyasına, diğer taraftan Tevrat ve Kur’an’a kadar ulaşmıştır.

    Sumerlilerden Tevrat’a geçen konular üzerinde Batıda bazı yayınlar yapılmışsa da bu hususta ülkemizde bir yayın yoktu. Aynı konuların Kur’­an’da bulunup bulunmadığı, bulunuyorsa ne düzeyde olduğu soruları beni bir hayli meraklandırmıştı. Bu nedenle geçtiğimiz aylarda Sumer edebiyatından ve efsanelerinden Tevrat ve Kur’an’a geçen konuları karşılaştırmak suretiyle oldukça ayrıntılı bir yazı hazırladım. 1

    Sumerlilerin dillerinin Türkçeye benzediği ve dağlık yerden göç ettikleri kamsı gittikçe yaygınlaşmaktadır. Bu nedenle Orta Asya Türk Kültürü ile onların kültürü arasında bir bağlantı bulabilir miyim, düşüncesi ile Prof. Bahaâttin Ögel’in Türk Mitolojisi 2 kitabını zaman zaman incelemekte idim. Hakikaten bazı parellellikler tesbit ettim. Bunları bir başlangıç olarak bu kongrede sunmaya karar verdim. Fakat araştırma­larım ilerledikçe konunun daha genişleyeceğini ve kongre süresini aşacağım anlayarak araştırmayı kısa kesmeye mecbur oldum.

    Bahaattin Ögel, Türk mitolojisi temelinin uzay ve dünya ile ilgili inanış ve anlayış olduğunu yazmış. Sumer mitolojisinde de böyle. Sumerliler yaradılış ve evrenle ilgili düşüncelerini toplu bir halde yazmamışlar Ancak bunlar, destanların baş kısımlarında veya ortalarında kısım kısım anla­tılmış. Aynı geleneği Türk destanlarında da buluyoruz.

    Sumer yaradılış efsanesine göre, önce her taraf derin ve geniş bir su ile kaplıydı. Bunun adı tanrıça Nammu. Bu tanrıça sudan bir dağ çıkarıyor. Oğlu hava tanrısı Enlil onu ikiye ayırıyor, üstü gök, altı yer olu­yor. Göğü, gök tanrısı An, yeri de yer tanrıçası Ninki ile hava tanrısı Enlil alıyor. 3 Buna göre önce evreni meydana getiren suda olan ana tanrıça ile hava tanrısıdır. Gök ve yer birer tanrı değil onların sahibidirler.
    Türk efsanelerinde çok çeşitli yaradılış motifi var 4 Buna rağmen ana motif birbirlerine benziyor. İlk olarak evren büyük bir sudan oluşuyor. Tanrı Ülgen, bazısında insan olan kişi, bazısında şeytan olan Erlik ile bu suların üzerinde uçuyor. Birinde denizden bir taş çıkarak Ülgen’e konacak bir yer oluyor. Başka birinde Erlik, diğerinde kişi, bir diğerinde ise yaban ördeği suyun içinden toprağı çıkararak yeri meydana getiriyor.

    Bir başkasında ise Su içindeki tanrıça Akana veya Ak-ene, Ülgen’e yeri ve göğü nasıl yaratacağını söylüyor (s. 332). Ülgen de yere ve göğe “ol” diyor, onlar da oluyorlar (s. 433).

    Ülgenin yer ve göğe “olun” demesi ve evreni 6 günde yaratarak yedinci gün dinlenmesi Tevrat ve Kur’an’daki Allahın “ol” diyerek yeri göğü 6 günde yaratması ve yedinci günü dinlenmesi motifi ile paraleldir.

    İnsanın yaradılışı: Sumer’de tanrılar çoğalmaya başlayınca kendi iş­lerini yapıp yetiştiremediklerinden yakınıyor ve bütün tanrıların yara­tıcısı tanrıça Nammu’ya gelerek işlerini yapacak kimseler yaratması için yalvarıyorlar. O da oğlu bilgelik tanrısı Enki’yi derin uykusundan uyan­dırarak tanrıların işlerini görecekleri yaratmasını söylüyor. Enki de annesine derin sudan çamur almasını, ona tanrıların görüntüsünde şekil vermesini, ona bu işte yer tanrıçası ile doğum tanrısının yardım edece­ğini söylüyor. Enki, ey anneciğim! yeni doğanın kaderini söyle, diyor, so­nunda o bir insan oluyor. 5

    Türk efsanelerinde insanın yaradılışı: Bunların birinde tanrı Ülgen deniz yüzünde toprak parçası görüyor. Bu toprağa “insan olsun” diyor, o insan oluyor. Adı Erlik. Bu tanrı ile kendini bir tutmaya kalkınca, tan­rı etleri çamurdan, kemikleri kamıştan 7 insan daha yaratıyor Türk Mem­lük efsanesinde, bir mağaraya dolan çamurlardan, yağmur ve sıcak etkisiyle 9 ay sonra ilk erkek meydana geliyor. Buna “Ay Atam” demiş­ler, tekrar mağraya dolan çamurlarla 9 ay sonra da bir kadın dünyaya gelmiş. Buna da “Ayva akyüzlü” demişler. Başka bir efsanede tanrı in­san şeklinde 7 erkek ve 4 kadın yapmış. Diğer bir Altay efsanesine göre tanrı Ülgen insanın etlerini topraktan, kemiklerini taştan yapıyor. Kadını da erkeğin kaburgasından. Kadının, Tevrat’a göre Adem’in kabur­gasından yaratılması, Adem ile Havva’nın cennetten kovulması motifi hak­kında Ögel kitabının 475’inci sahifesinde bazı yorumlar yapmışsa da yine bu hikâyenin kaynağı Sumerlilere dayanmaktadır.

    Sumer’de Dilmun adında saf temiz tanrıların yaşadığı bir ülke var. Hastalık, ölüm bilinmeyen yaşam ülkesi. Fakat orada su yok. Su tanrısı, güneş tanrısına, yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söylüyor. Güneş tanrısı istenileni yapıyor. Böylece Dilmun meyva bahçele­ri, tarlaları ve çayırları ile tanrıların cennet bahçesi oluşuyor. Bu bahçede yer tanrıçası 8 şifa bitkisi yetiştiriyor. Bunlar meyvelenince bilgelik tan­rısı Enki hepsinden tadıyor. Yenmesi yasak olan bu meyveleri yiyen tan­rıya, tanrıça çok kızıyor ve onu ölümle lânetleyerek ortadan yok oluyor... Diğer tanrılar büyük güçlüklerle yer tanrıçasını bularak tanrıyı iyi et­mesi için yakarıyorlar. Tanrıça, tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 or­ganı için birer şifa tanrısı yaratıyor. Bunlardan 5 tanesi Tanrıça. Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden tanrıçanın adı, kaburganın hanımı anlamına gelen Nin.ti’dir. Bu kelimede Nin hanım, ti kaburga­dır. ti’nin diğer anlamı “yaşam” dır. Bu hikâye Tevrat’a geçerken ka­burgadan bir kadın yaratılmış ve ti kelimesinin ikinci anlamı alınarak “kaburganın hanımı” yerine İbranicede “hayat veren hanım” anlamı­na gelen “Havva” adı verilmiştir. 6

    Özbeklere göre İnsanın ilk atası Kil Han imiş. Ögel, bunun İran’da­ki Kil Şah’ın bir devamı olduğunu söylüyor. Tevrat’taki “Adam”ın anla­mı da kırmızı toprak.

    Görüldüğü gibi gerek tek tanrılı dinlerde, gerek Türk efsanelerinde, Sumer’de olduğu gibi, evren sudan, insan topraktan meydana gelmiştir.

     Türklerin Yeraltı Dünyası hakkındaki inanışları da Sumerlilerin ina­nışına benziyor Sumerlilere göre Yeraltı Dünyasında ölüler nehir yoluyla götürülüyor. Nehrin sonunda Yeraltı tanrıçası Ereşkigal’ın 7 kapıdan ge­çilen sarayı bulunuyor. Oraya gitmek isteyenler için bazı yasaklar var. 7 Aynı motif Türk efsanesinde de bulunuyor. 8 Ögel Kur’an’daki cennetin ırmağı olarak yorumlamak istemişse de bunun Sumer’deki Yeraltı nehri olduğu kuşkusuz. Aynı nehir Tevrat’ta, Şeol, Yunan’da Hades olarak bu­lunmaktadır.

    Sumer metinlerinde gök gürültüsü bulutlarını simgeleyen İmdugud adlı kutsal bir kuş var. Bu kuş kaderleri veriyor, sözüne karşı gelinmi­yor ve yardımlar yapıyor. Onun kanatları açılınca bütün göğü kaplıyor. 9 Bu kuş Akadlılarda Anzu adını alarak birinci yüzyıla kadar çiviyazılı metinlerde varlığını korumuştur. Bazen kartal olarak da algılanan bu kuş ve yılanla ilgi bazı hikâyeler var Sumer metinlerinde. Bunlardan bi­rinde aşk tarnıçası İnanna tanrılar bahçesinde dalsız budaksız bir ağaç yetiştiriyor. Ağacın tepesine Imdugud kuşu, ortasında Lilit isimli bir cin ve köküne de bir yılan yuva yapmış. Bu yüzden tahtasından yapmak is­tediğini yaptırmak için ağacı kestiremiyor. Gılgameş imdadına yetişip on­ları kaçırıyor ve ağacı keserek tanrıçaya veriyor. 10

    İkinci hikâye: Kral Etana’nın çocuğu olmuyor. Çocuk yaptıran bitki gökte imiş ama göğe çıkma imkânı yok. O, bir gün bir çukura düşmüş kartal yavrularını bir yılanın yemesinden kurtarıyor. Kuş buna çok se­viniyor. Buna karşılık olarak, kralın otu alabilmesi için kanatlarının üze­rine bindirerek göğe çıkarmaya başlıyor. Kuş her yükselişte aşağıda ne gördüğünü sorması üzerine kral evvelâ geniş bir alan olduğunu, gittikçe onun küçüldüğünü, en sonunda da birşey göremediğini, korktuğu için hemen indirmesini söylüyor. 11

    Üçüncü hikâye: Kahraman Lugalbanda, Zabu ülkesinden kendi şeh­ri olan Uruk’a dönmesi için, İmdugud kuşunun dostluğunu kazanmak istiyor. Kuş yuvasında bulunmadığı zaman yavrularına yağ, bal, ekmek veriyor ve onlara bakıyor. Kuş yavrularına böyle güzel bakana candan dost olmaya, ona yardım etmeye karar veriyor ve Lugalbanda’nın şehri­ne rahatlıkla dönmesini sağlıyor. 12

    Bu üç hikâyedeki kuş ve yılan motifi Asya efsanelerinde çeşitli şekil­de bulunuyor. Telüt Türkleri arasında Merküt soyundan bir boya göre sağ kanadını güneş, sol kanadını ay kaplayan kutsal bir gök kuşu var (B. Ögel, s. 599). Sibirya’da şehirlerin ve yurtların yanında bir sırık üzerin­de ağaçtan yapılmış bir kuş resmi bulunuyor. Kuşa gök kuşu, direğe de göğün direği deniyor. Orta Asya ve Sibirya efsanelerinde bu direk “Hayat ağacı” gibi anlatılmış. Hayat ağacı yerle göğü birleştiriyormuş (B. Ögel, s. 598). Bu kuş ve ağaç İnanna’nın bahçesine diktiği dalsız budak­sız ağaca benziyor. Sibirya ve Orta Asya şamanları kartalı tanrı elçisi olarak görmüşler, esasen Şamanlığın babası da kartal imiş. Altaylıların Kögütey destanında kahraman Karabatur, atlarım çalan Kaankerede adın­daki kuşu ararken onun iki yavrusunu ejderden kurtarıyor. Kuş da Ka­rabutur’a atlarını geri veriyor? Yolda düşmanları tarafından öldürülen kahramanı, kuş hayat suyu vererek canlandırıyor. 13

    Kırgızların kahramanı Ertöştük, tepesi göklere uzamış bir çınar ağacı üzerinde Alp Karakuş’un yavrularım yemeğe gelen ejderi öldürüyor. Kuş da ona birçok iyilik yapıyor. 14

    Başka bir efsanede Ertöştük’ü kuş yeraltından yeryüzüne çıkarıyor. Çıkarken yiyecekleri bitiyor. Adam etlerinden koparıp veriyor. Yeryü­züne çıktıklarında adamın etlerini iyi ediyor kuş. Bu iyileştirmenin, ku­şun hayat ağacı üzerinde olmasındandır, deniyor (B. Ögel, s. 541).

    Bir Uygur efsanesinde, Bilge Buka’nın atalarından birinin dibinde yattığı ağaca bir kuş gelerek ötmeğe, daha sonra adamı tırmalamaya baş­lamış, o sırada ağaçtan zehirli bir yılan indiğini görerek adam kuşu bı­rakmış. Bu kuşa Uygurlar tanrı gözüyle bakıyorlarmış (B. Ögel, 86).

    Ögel, bu kuş motifinin eski İran Zend Avesta’dan gelmiş olabileceği­ni söylüyor. Bunda Hazer denizi ortasında bir ağaç üzerinde bir kuş bu­lunduğu yazılı imiş. Tahmuruf ve zal’in tılsımları bu kuştan geliyormuş. İranlılar buna Sireng veya Simurg diyorlar. Araplar da adı Anka, Züm­rüdü Anka. 15 Bunun Araplardan İran’a geçtiği de söyleniyormuş. Buna karşılık Ögel’e göre Türklerdeki Hüma kuşu, peygamberin hadislerinde cennet kuşu olarak bildirilen kuşmuş. Bu cenette oturuyor, zaman za­man 7 kat göğe çıkıp tanrıya gidip geliyor, deniyormuş. İranlılar bunun Çin topraklarında yaşayan bir kuş olduğunu, savunuyorlarmış. Çin ede­biyatında “Cennet Kuşu” motifi büyük önem taşıyormuş. Bu kuş moti­finin, “gök gürültüsü kuşu” adı altında Alaska’dan Güney Amerika’ya kadar bulunduğunu müşahade ettim. Çeşitli adlar almış ve efsanelere karışmış bu tanrısal kuş hikâyesi İ.Ö. en az 3000 yıllarında Sumerliler­de başlamış olduğunu gördük. Hüma kuşunun da aynı kaynaktan geldi­ği kuşkusuzdur Çünkü Sumer’in taıırısal bahçesinde, cennet bahçesindeki dalsız budaksız bir ağaç üzerine tünemiş bu kuş 7 kat göğe çıkıyor.

    Görüldüğü gibi, Sumerlilerin İmdugud kuşu, Akatlılarda Anzu, Arap­larda Anka, Zümrüdü Anka, İran’da Simurg, Hindlilerde Garuda, Türklerde Hüma adları altında çeşitli efsanelere konu olarak sürmüştür. Amerika yerlileri arasına kadar uzanan bu kuş motifi de Sumerlilere mi dayanıyor, yoksa hepsi birden daha önce var olan bir kültürden mi alın­mıştır, bunu şimdi söyleyemiyoruz.

    Sumer’de kahramanlar tanrılarla bağlantılı, insanüstü güçlere sahip. İlk işleri ülkeye zararlı olan büyük güçteki hayvanı öldürmek. Aynı mo­tifi Türk kahramanlarında da buluyoruz.

    Sumer’de 7 temel sayı olarak görülüyor. 7 dağ aşmak, 7 kapı geçmek, 7 kat gök, 7 tanrısal ışık, 7 ağaç gibi. Türklerde temel sayı 9 olmasına karşın 7 sayısı da bulunuyor. Ögel’e göre bu Mezopatomya’dan batı Türk­lerine geçmiş. Göktürk devrinde Kozmolojik bir anlam kazanmış. 7 ik­lim, 7 yıl, 7 gün, 7 gök kısrağı gibi (B. Ögel, s. 314).

    da bağlantı kurdukları düşüncesiyle kutsal sayılmış. Onun için dağ olmayan Mezopotamya’da Sumerliler tanrı evlerini yapay tepeler üzeri­ne yapmışlardır.

    Sumerliler kendilerine “Karabaşlı” derlerdi. Bu deyimin Türkler­de olup olmadığını merak ediyordum. Divan-ı Lûgat-it Türk, cilt III, s. 222’de, Türkler arasında erkek ve kadın kölelere “Karabaş” deyimi kul­lanıldığı yazılı. Manas destanında ise Manas ziyafete yalnız çağrıldığın­da “karabaşlı kişiyiz” demiş. Bu yalnız başımıza “yiğidiz” demekmiş (B. Ögel, s. 513). Alanguva hikâyesinde, Alanguva ışıktan olan çocukları için onların tanrı oğlu olduklarını, “karabaşlı” insanlarla karıştırılma­malarını söylüyor. 16

    Sumer’de birbirine karşıt olan nesnelere kendi özelliklerini saydıra­rak atışmalar yaptırılmıştır. Kuş balık, bakır gümüş, kazma saban, yaz kış gibi. Bu Türklerde de varmış. Buna “aytışma” deniyor. Bunun örne­ğini Divan-ı Lûgat-it Türk yaz ile kışın atışması olarak buldum. 17 Konu değişik ama motif aynı. Türklerde de Sumer’de olduğu gibi yaz ve kış tanrıları bulunuyor.

    Sumer bilgin ve yazarları vaktiyle yaratılmış ve düzenli olarak işle­yen kozmik varlıkları ve kültür olaylarını m e kelimesi altında toplamış­lardır. Bir tablet üzerinde 100’den fazla m e bulunmuşsa da bunların ancak 60 kadarı okunabilmiştir. Bu kelimenin anlamı bilinmiyor. Bir­birlerine karşıt kavram ve nesneleri içeriyor gibi görünüyor. Kavga ba­rış, doğru yanlış, beylik tanrılık, krallık çobanlık, yalancılık doğruluk, fahişelik gök cenneti fahişeliği gibi. 18 Bu tarz Türklerde de var: Tanrı şeytan, iyilik kötülük, bilgi cehalet, sadakat vefasızlık, yükseklik alçak­lık, ölür yaşam gibi. Buna dualizm deniyor. Ögel’e göre İran mitoloji­sinden girmiş Türklere. Eski Türk Maniheizminde bunlar iki yıldız, daha doğrusu iki kök sembolü ile ifade edilmiş. Hayat ve ölüm ağacı kökleri olabileceği söylenmiş (B. Ögel, s. 421).

    Burada Sumer kültürü ile Türk kültürü arasındaki parelellikleri elim­den geldiğince özetlemeye çalıştım. Bunlara daha birçokları ekleneceğinden kuşkum yok. Rahmetli Prof. Bahaeddin Ögel’in belirttiği gibi, Türk efsane ve destanlarında komşularından, Mani dininden, budizmden, Lama dininden, İran’dan, Hrıstiyanlık ve Müslümanlıktan birçok etkiler bulunduğu anlaşılıyor. Sumer etkisi bunlar yoluyla mı gelmişti, yoksa vaktiyle aynı Topraklar üzerinde yaşamış olmalarından mı kaynak­lanıyordu?

    Bunu bugün söyleyecek durumda değiliz. Yalnız şunu belirtmeden geçemeyeceğim; Sumerlilerin yaradılış efsanesinden biraz farklı olan Babil yaradılış efsanesinden Türklerde bir iz bulamamam oldukça ilginç.

    Aziz Atatürk’ün büyük bir içtenlikle arzuladığı bu tür araştırmaları, daha derin ve kapsamlı olarak genç kuşakların yapacağı ümidiyle sözlerimi bitiriyorum. Teşekkürlerimle.

    Dipnotlar
    1 Muazzez İlmiye Çığ, Sumerlilerden Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlığa Ulaşan Etkiler ve Din Kitaplarına Giren Konular, yayınlanmak üzere.

    2 Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar), cilt I, Ankara 1989.

    3 Samuel Noah Kramer, History Begins at Sumer, Tarih Sumer’de Başlar, çeviren: Muazzez İlmiye Çığ. Ankara 1990 s. 64-69.

    4 Türk Mitolojisi kitabında yaradılış efsanelerine ait sahifeler: s. 279, 432, 446, 451, 465, 466, 469, 475, 483, 486.

    5 Samuel Noah Kramer, The Sumerian, Their History, Cultur and Caracter Chicago 1963, p. 150-151.

    6 S. N. Kramer, a.g.e ., s. 123-124.

    7‘ S.N. Kramer, a.g.e ., s. 203.

    8 B. Ögel, a.g.e ., s. 111-112.

    9 Thorkild Jacobsen, The Treasures of Darkness, A History of Mesopotamian Religion, Ameri­ka 1978, p. 128.

    10 S.N. Kramer, a.g.e ., s. 123-124.

    11 Ay. es ., s. 43-44.

    12 A .g.e ., s. 179-180.

    13 Murat Uraz, Türk Mitolojisi, İstanbul 1992, s. 288-289.

    14 Ay. es ., s. 288-289.

    15 Bu kuşa ait ayrıntılı bilgi için bkz .: Jussi Aro, Anzu and Sumurgh, Kramer Anniversary, Vo­lume, Alter Orient und Altes Testament, Band 25 (1976), p. 25-28. Araplar bu kuşun Kaf dağında yaşadığına, tüyünü ele geçirenlerin ölümsüz olacağına inanıyorlar.

    16 Murat Uraz, a.g.e ., s. 323.

    “ Divanü Lûgat-it Türk, Tercümeei: Besim Atalay, cilt I, e. 248, 529, III, s. 178, 278, 367. ‘° S.N. Kramer, a.g.e ., s. 116. 
    Türkçenin Dirilişi Hareketi Makaleler
  • Radyo alçakgönüllüydü, vakurdu, inatçıydı ama yeni değildi. Televizyon ise hayatımıza ağır bir vaka olarak girdi. Şımarıktı, kaprisliydi ve çok çekiciydi. Televizyonla birlikte özellikle küçük şehirlerde hayatın ağır ritmi değişti, alışkanlıklar terk edildi. Yazın evlerin bahçeleri boş kaldı. Çay bahçelerinde oturup dondurma yiyenler azaldı. Kış gecelerine tat veren akşam oturmalarından vazgeçildi, komşular bir araya geldiklerinde ortaya çıkan iskambil kağıtları çekmecelerde unutuldu, sinemalar boş kaldı, kızlar nakışlarını gündüz işler, babalar gazetelerini "dairede" okur oldular. Ağır, ama kendine göre lezzeti olan bir yaşama biçimini, siyah-beyaz bir ekranda değişen görüntüler belirler oldu.
  • Sanırım ifşa sırası bana geldi. Bu iki insanı buradan herkese ifşa etmem gerek artık. Herkes bilmeli, tanımalı. Bu devirde nasıl olur??? görmeli herkes…

    Müsadenizle;
    Birkaç gün önce, sevgili Mete Özgür’ ün incelemesini (#26941855) okurken aklıma geldi. Hatıralarımı yokladım, bu güzel iki insanı herkese ifşa etmem gerek diye düşündüm. Bu devirde sevgiyi nasıl koruyabilmeyi becerebildiklerini sorgulasın istedim herkes. Tanısınlar, bilsinler diye...

    2009 ANKARA NUMUNE HASTANESİ

    Yaklaşık 24 saattir uykusuzdu 73 yaşındaki Mehmet Amca. Muhterem eşi Sultan Teyze’ye koroner anjıografi yapılmıştı, çoklu stent takıldığı için de yakın takibi gerekiyordu. Mehmet Amca ne dese, ne anlatsa gene de hafifçe homurdanıyor, bırakmıyordu eşini gitsin bir yere. Nazlı yeni gelin gibi; korkudan mı heyecandan mı bilinmez, al al olmuş yanakları gülmedi bir kere. Ağrısı da vardı muhtemel, nazının geçtiği O’ydu işte.

    Önce dedim kendime; ‘’ Muhtemel başka yakınları gelir birazdan, gelmeli illa ki!’’ Saatler geçince merak ettim iyice. Kimseler de yoktu yanlarında. Hastane yemeğini beğenmeyince Sultan Teyze, Mehmet Amca kayboldu birden. Anladım ki yemek getirecek dışarıdan. 4 kat inecek, çıkacak, yürüyecek biraz bu uykusuzlukta. Normalde hiç konuşmayan Sultan Teyze o yarım saatte belki on kere sordu nereye gitti diye.

    Yeni çömezdi o zamanlar Kemal, yeni evliliğinde olduğu gibi; biraz panik, biraz cahil, biraz bencil…
    İsyan edercesine ‘’ Be teyzem, adam buradayken bir kere gülmezsin, gidince ne bu hasret, on oldu sorduğun, gelecek işte….yaw tüm kadınlar aynı mıdır ya? Hem başka refakatçin yok mu teyzem senin, ben bu yaşta zor dayanıyorum bir geceye, amca nasıl dayansın?? Bugün ikinci gün , arasan ya birilerini..???’’ diye sorsa da SULTAN Teyze vermedi tek cevap.

    Döndü bana ‘’ çok uzak mı gittiği yer ‘’diye sordu usulca. Bu yaşta, bu gözlerde, bu merak, bu endişe… Eğildim yanına, uzunca baktım o gözlere. Kendisi için değildi de, merakı sevdasındandı. Merak galiba sevginin en şeffaf, en latif, en şefkatli haliydi. Panikti o gözler ya… Muhtemel her panik halinde yanıbaşındaydı yoldaşı, gitmemişti bir yere.

    Usulca sordum; ’’ Sultan Hanım, başka yakınlarınız varsa arayayım ben, bu gece kalacak refakatçi için, oğlun, kızın, gelinin yok mu?? ‘’ dedim.

    ‘’ Yok’’ dedi. ‘’Bizim hiç çocuğumuz olmadı... Benim bitek eşim var.!!!’ ....

    Çoklarının her şeyi varken, yanıbaşındayken, kimsesiz olduğunu bilebilir miydi acaba Sultan Teyze, bu koca sevginin içinde?? Birtek eşi vardı da kocaman dünya kadardı.

    Sonra nefes nefese girdi içeriye elinde döner-ayran poşeti Mehmet Amcam. Kendini bırakıverdi sandalyeye. Nasıl da yorulmuş, zorlamıştı kendini.
    Dedim ’’ Mehmet Amca diyeydin bana, buraya söylerdİk siparişi, niye zahmet ettin sen??..’’

    Acelece poşeti açmaya çalışırken telefonu çaldı, arayan apartman komşusuydu; ziyaret için adres istiyordu da ne güzel komşular vardı..:))

    ‘’ Mor menekşe diyorum… mor olan.. pencerenin dışında.. geleceksen zahmet olmasın Ahmet oğlum, onu da bir getiriver.. Sultan Teyzen çok sever onu.. benden iyi bakar ona.. unutma ha..’’
    İşitmesi azalmıştı ki baya, konuşurken tüm servis inledi de inledi: ’ mor menekşe.. o değil.. mor olan..’’ ....

    İçeride epikriz yazarken birden kapı açıldı, o yorgun nefessiz Mehmet amca, can havliyle içeri atladı pehlivan gibi.
    ‘’SULtan....Sultan diyorum… çabuk olun be..’’
    Ben tutarken Mehmet amcayı, Kemal koştu odaya. Şükür tansiyonu düşmüştü biraz, ciddi tehlikesi yoktu. O an öyle bir baktı ki Mehmet amca gözlerime;
    ‘’Gönlümün sultanına bir şey olursa , gözlerini oyarım, bilesin’’ der gibi… O gözlerde de vardı aynı endişe, aynı panik de belli etmiyordu her yerde.
    Elleri titriyordu, heyecan zorladı kalbini biraz da, oturdu kanepeye kötü bişey olmadığını öğrenince. Bence Mehmet Amca’ya da bir anjıo yapılsa... gerekti....

    Dedim; ‘’Mehmet Amca olmaz böyle! Bir hasta bakıcı ayarlayalım, bu gece sen kalamazsın daha.’’

    ‘’Gitmem biyere’’ dedi. ‘’Şurdan şura adım atmam.. kovsanız da…Gitmem hiçbir yere ..O yapamaz bensiz" dedi.

    Bizim çömez Kemal dayanamadı başladı söylenmeye; ‘’Amcam be… Bu kadar üstüne düşme hatunun, şımarıyorlar sonra. Kıymet bilseler keşke.??
    Bu kadar belli etme, çıtayı yükseltiyosun valla.. Benimki uğrayacak birazdan… Bari o gelince yapma..
    Sultan teyze ikinci baharın mı yoksa?? Genelde öyle olur, ilkinin kıymetini bilmezler de, sonrakine kul köle..’’

    Mehmet amca uzun uzun inceledi Kemal'i'i ilk defa gördüğü bir yaratığa bakar gibi;
    ‘’Oğlum.. bir de kalp doktoru olacan sen, de mi??.. yazık sana .. yazık… Sevginin hesabını yaparsan olmaz ki.. bina mı bu çıta hesaplıyon?? Kadın şımaracak ki gonca gül açsın..gülsün..
    Hesabını tuttuğun, ederini karşılaştırdığın, kıymet biçtiğin sevgi midir??.. Bakkalda hesap mı tutuyon sen???’’’
    Ekg kağıdını beynine kaydeder gibi, sevginin formülünü not etmeye çalışıyordu Kemal kafasını sallayıp gülerken hesaplar eşliğinde ...

    Anladım ki onların ilk baharı hiç solmamış, rengarenk çiçek bahçeleri ile… İki mıknatıs gibi yapışmışlar sımsıkı birbirine, girememiş ne kar ne kış senelerce.

    Ertesi gün; sevgi de bulaşıcıydı muhtemel de, bizim Kemal, netten en pahalı çiçeği sipariş ederken gece tartıştığı eşine;
    Mehmet Amcam ve gönlünün sultanı kol kola, eve gitmek için metroya doğru yürüdüler sevgiyle, merhametle, vefayla, sadakatle…

    Bizim sevgilerimiz mi yapmacık, çıçeklerimiz mi hormonlu bilemem de; geçen ay boşandığını duyduğum Kemal, kardiyolojı doçentik sınavına girecekti yılların tecrübesiyle...

    Kendilerinin de izniyle çektiğimiz hatıra fotoğrafı durdu günlerce servisin panosunda, yanında mor menekşesı ile…

    https://cdn.1000kitap.com/...ju2ZH_1517933115.jpg

    https://cdn.1000kitap.com/...ewrGV_1517933159.jpg

    Son olarak; dün oğluma dedim ki..
    ‘’ Oğlum seni çok seviyorum’’
    Dedi ki; ‘’ Anne öyle demiyceksin ya.. olmadı bu’’
    ‘’ Nasıl diyeceğim ??’’
    ‘’ Seni çok, daha çok, çok çok seviyorum benim oğlum ‘’ diyeceksin dedi..

    İşte çok, daha çok, çok çok sevip, sevilmeniz dileklerimle…

    Şunu da bırakayım şuraya:))
    https://www.youtube.com/watch?v=cIqqZcDCwaA