Meşrebi Kalender, Karamazov Kardeşler'i inceledi.
23 saat önce · Kitabı okudu · 80 günde · Puan vermedi

Rus romanlarındaki karakterleri birbirine karıştırmamak için, karakterlerin ismini not almaya gerek duymayan herhangi bir ademoğlu varsa, onun dimağına Fransız öpücüğü vermek gibi sapıkça fantezim olduğunu itiraf ederekten itici bir girizgahla vira Bismillah diyelim.

İsimleri ayrı karın ağrısı kısaltmaları ayrı…

Biz; İbrahim’e İbo deriz, İsmail’e İso deriz ya da adını anmak yerine “ naber la bebe”, “muhtar”, “müdür” diyerekten gariplikler yaparız. Ama asla ve kata Dimitri ismini “Mitya” diye kısaltıp insanları, kitap içinde “buralarda canı yanan bir çocuk vardı gördünüz mü komşular” der gibi hangi karakter hangisiydi diye satır satır aratmayız.

Post modern Rus zulmü diye işte buna derler a dostlar.

Aslında bu klasiklerle genel olarak başım belada! ( Nerden baksan tutarsızlık. Nerden baksan tutarsızlık. Nerden baksan ahmakça, ayrıca )

Tam hava atacağım, sorulan klasiği, “ tabi ki okudum pirim” diye, ŞAK! Önüme koyuyorlar benim okuduğum kitabın en az üç katı kalınlığında bir tuğlayı.

Yaşadığım şaşkınlğı şu şekilde tahayyül edebilirsiniz. Hani azıcık ıspanak yemeği ile azıcık yoğurdu bir tabak içinde karıştırdığında ortaya çıkması gereken “voltran”ın birkaç katı daha büyük hacimde bir karışım elde ederiz ya, işte öyle bir şey.

O tuğla kadar ( 1008 sayfa bu arada) kitaptan 300 küsür sayfalık özeti çıkaran ve kitabın orijinali diye yutturan, yok etme konusunda Houdini’yi kıskandıracak yeteneğe sahip editöre kızmam, helal olsun derim. Et ile bütünleşmiş bir kot pantolonun cebinden, sahibinin ruhu duymadan cep telefonunu çalan bir “cepçi”nin yeteneğine duyduğum saygı ile aynı duygu ama, anlayana…

1984 romanındaki yıllar sonra ortaya çıkan basım hatası gibi bir şeyden bahsetmiyorum burada..
Zaten telif hakkı vermiyorsun, rahmetliler öleli 70 yıldan fazla oldu diye, bari biraz insafın olsun da kitabın başına bir uyarı yazısı yaz şu şekilde: YAKLAŞIK 700 SAYFA EL DEĞMEDEN İTİNA İLE KATLEDİLMİŞTİR.

Kitabımızın konusuna gelebilirsek; öz oğullarına karşı; Şemsi İnkaya’yı bile, eline su dökemeyecek hale sokacak, üvey babalık yapan yapan Fyodor ve oğullarının aşırı bunaltıcı ( sıkıcı demedim ) hikayesi.

Karakterlerin “gri”liği okuyucuyu kitaba bağlıyor. Her biri, bir şekilde, bir kötülüğün başrolü veya sponsoru. Ama hepsinin “yaptım ama niye yaptım” mazereti cebinde hazır. Uyarıyorum, çok ikna ediciler…

Dengesiz tanımsız olarak tarif edebileceğimiz bir çok duyguyu biz kifayetsizliğimizden tanımlayamaz haldeyken;yazar, öyle cümlelerle anlatıyor ki hayranlıktan ve kelime dağarcığımızın kapasitesinden sadece “AYNEN” diyebiliyoruz.

En küçük oğlun kilisedeki görevi nedeniyle, din hakkında sayfalarca süren farklı bakış açıları ile karşılaşıyoruz. Dine karşı; başın sıkıştığında veya bir şeyi çok fazla arzuladığında kapısını çaldığın, kendisinden mucizeler beklenen sadece bir “sihir” aracı muamelesinin, beynelmilel olduğunu görüp çirkin bir rahatlama yaşıyorsun.

Ayrıca Türklere pek sempati beslemediğini burada da tekrarlasa bile kendi toplumuna karşı da epey giydirdiğini belirteyim.

Kitapta cahil olarak gösterilen bazı karakterlerin, eski ve yeni Ahit’ten, antik yunan destanlarından, bir çok romandan, Fransızca ve Latince sözlerle atıflar yapması çok eğreti duruyor. ( Aha! Dosto’ya çaktım! Gerçi zamanında Tolstoy’a da laf atmaya cesaret etmiş bir bünyeden bahsediyoruz. TEŞHİS: ŞUURSUZLUKTA NİRVANASIZLIK SENDROMU )

Biraderlerden biri olan Dimitri’nin bir subayla tartışması ve subayın kendi oğlunun onlarla beraber olduğu bir ortamda yaşadığı büyük öfke patlaması, gururu, kederi özellikle de para teklifine verdiği karşılık, bakalım kimlerin aklına Kış Uykusu filmindeki Nejat İşler’in o etkileyici sahnesini hatırlatacak. ( NBC ve Demirkubuz gibi yönetmenlerin güzel ülkemde kimi zaman subliminal kimi zaman da sok gözüne gözüne şeklinde Dostoyevski sevgisi aşılaması, Dosto kitaplarına olan ilgiyi arttırdığını düşündüğümü de şöyle bir köşeye bırakıyım.)

Kitabın başından itibaren, yer yer kafasını uzatıp “ben de buradayım” diyen hanım hanımcık kızımız Liza’nın yavaş yavaş psikopata bağlamasına tanıklık edeceğiz. Hele 756. sayfadan sonraki birkaç sayfada bulunan Liza’nın diyaloglarını dinledikten sonra; Leon filmindeki Gary Oldman’nın canlandırdığı komiser karakterinin bile kızımızın yanında “benim applammm var ya benim applaammm, öyle bir saykodur ki…” diye başlayan hikayeleri ballandıra ballandıra anlatan bir yancıdan başka bir şey olamayacağını göreceksiniz.

Katil ortaya çıktığında “ Şerefsizim benim aklıma gelmişti, gerçek!!! “ nidaları arasında “ Deli Emin” e bir selam gönderip, dava sürecindeki karakter çözümlemelerine “gavur yapmış abi” diye edebi bir yorum yapıp saygısızlık yapmaktan korkup geri kalan sayfaları saygı duruşunda okuyacaksınız.

Sözün özü; kitap boyu en çok hissedilen duygu sevgisizlik ve onun doğurduğu yalnızlık. Kitap boyu kroşelerini hiçbir karakterden esirgemiyorlar.

Ağızda pipo ile Godot’yu bekler gibi değil; Otogargara oyununda, hiç gelmeyecek olan Elazığ otobüsünü, kıytırık bir bank üzerinde çaresizce, bekler gibi bekliyorlar bir tutam sevgiyi…

https://www.youtube.com/watch?v=JjI9lTdUU4Q

Murat Sezer, bir alıntı ekledi.
19 May 22:47 · Kitabı okuyor

Tamamen donduktan sonra ılık bir ortamda çözülen ve yüzmeye devam eden balık türleri vardır. Çiçekler, larvalar ve kurtlar, kışın hibernasyona ( kış uykusu ) uğrayıp baharda yeniden ortaya çıkarlar.

Tanrıların Arabaları, Erich Von Daniken (Sayfa 103)Tanrıların Arabaları, Erich Von Daniken (Sayfa 103)
DESTİNA ÖYKÜ, Musa'nın Uykusu'yu inceledi.
18 May 00:18 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Tuğba DOĞAN – Musa’nın Uykusu

Vedaları hiçbir zaman sevmedim, sevemedim. Evet bazen vedalar yeni başlangıçlardır fakat yine de o yeni başlangıca gitmek yerine veda etmemeyi isteyenlerden olmuşumdur.

Tuğba Doğan’ın ilk romanı ‘’Musa’nın Uykusu’’ ve dilerim ki son da olmayacak. Arafta kalan bir karakter, Musa. Tam olarak yaşıyor mu yaşamıyor mu o bile telaşlı ve sorgulamaya açık. Okudukça aslında Musa’ya ne denli yakınız göreceksiniz.

Eserdeki betimleyici unsurlar kesinlikle dikkat çekici ve harika. Aslında vazgeçmenin de hayatta lazım olduğunu çok güzel bir üslup ile izah ediyor. Anlatıcı olan Zeliha’nın gözünden ve kalbinden hayatları okumak ve sanki orada, onunla her şeye şahit olmak…
Derin etkiler bıraktı bende. Benim ve ailemin yarasıdır, yangın. Yanmak ile başlıyor roman. Sıcaklığı her zerremde hissederek…

Zeliha ile birlikte ben de zihnimin koridorlarında dolaştım, etkilendim, ağladım, gülümsedim… Aslında eser bir nevi ‘’Yaşamayı bir türlü becerememe’’ çığlığıdır diyebiliriz. Hayat çok hızlı akar, durmaz. Fakat bizler bazen dursun isteriz. İşte Zeliha ve Musa’nın çabası da tam da bu; Biraz Dursun Dünya Telaşı…

Çok genç yaşta olmasına rağmen böyle ağır ve kaliteli cümleler, beni gerçekten Tuğba Doğan’a bağladı ve inanılmaz bir saygı uyandırdı bende. Bilinç akışı tekniğini çok sağlam kullanmış yazar.
Eser hakkında diyecek çok sözüm var fakat biraz merak uyandırıp, herkesin okumasını arzu ediyorum.

Sadece arka kapak yazısını yazmak istiyorum;
‘’Çünkü Musa başından beri ayrılmayı bilmiyordu. Yaşamak için ayrılmak gerektiğini bilmiyordu. Dünyaya geliş hikâyesinde bütün hayat hikâyesinin kalbi saklıdır, kaderinin şifresi bu ilk sahnede, gecikmeli gerçekleşen doğumunda gizlidir. Nasıl annesinin karnından vakti geldiğinde ayrılamadıysa daha sonra da hiçbir yerden hiçbir şeyden zamanında ayrılmasını bilmeyecekti. Sıcak su musluğunun, kış yağmurunun, komşu kadının halı silkelediği balkonun altından; yaya geçidinin, yürüyen merdivenin, tren raylarının üstünden, çatapat patlatan oğlanların, hasta sokak köpeklerinin, can çekişen kedilerin yanından. Son olarak da yangından. Musa ayrılmayı bilmiyordu. Oysa hayatta kalmanın koşulu doğru zamanda ayrılmasını bilmektir. Önce anne karnından ve sonra da sırasıyla her şeyden.’’

Herkese rahatsız okumalar dilerim edebiyat sever güzel insanlar.

susmak..
ben çocukken kekemeydim..
Benim bütün çocukluğum susarak geçti. .
bugün haddinden fazla konuşursam sebebi odur.

Nuri Bilge Ceylan -Kış Uykusu -Film

O sahne -kült
keşke benim de kendimi kandırma eşiğim; senin ki kadar düşük olabilseydi..
O zaman ben de belki kolaylıkla yapmaya değer bir şeyler bulur ,
bu can sıkıntısından kurtulurdum. .
Belki!

Nuri Bilge Ceylan -Kış Uykusu -Film

Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
11 May 18:36 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Kış Uykusu: Toplumsal Topoloji Olarak Kayboluş
Hangisine daha çok saygı duyarsın ? Birinin paraları ateşe atabilme kahramanlığı göstermesine mi yoksa Hamdi’nin gururunu hiçe sayıp annesine, ailesine bakıyor olmasına mı? Gerçek fedakarlık hangisi? (Ceylan, röportaj altyazi.net)

Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 178)Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 178)
Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
11 May 18:35 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Kış Uykusu: Toplumsal Topoloji Olarak Kayboluş
İsmail’in yüzündeki gülümseme nasıl yorumlanmalı? Kesin olan bir şey var: İsmail için etrafındaki her şey bir yığın sahte olaydır; boş, kronolojik zamanın fars kabilinden bir akıştır. Benjamin “cehennem” diye izah eder: salt tekrar, hiçbir fark üretmeyen aynı gayri-olayların bengi dönüşü. Böyle deneyimlenen bir dünyadaki tek radikal edim “acil durum freni” gibi çalışan bir edim olabilir. İçinde “zamanın hareket etmeyip durduğu” bir olay. İsmail parayı yaktığında Nihal’in yüzündeki dehşetin nedeni budur: Neler olduğunu kavrayamaz çünkü kafası geçmiş (borç) ile şimdi (hayır yaparak aileyi borçtan kurtarmak) arasındaki nedensel, kronolojik ilişkilerle meşguldür. Gelgelelim İsmail’in ediminin zamanı, kronolojik zaman değildir. İsmail için “mutluluk” , salt tekrardan neşeyle ayrılıştır.

Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 174)Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 174)
Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
11 May 18:34 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Kış Uykusu: Toplumsal Topoloji Olarak Kayboluş
(…)kapitalizm bizatihi dinin kendisinden kaynaklanmaktadır. Kapitalizm denen dinin yaptığı suçu bağışlamak değil , bilakis üretmektir.(Benjamin) Suçluluk (borç, kredi) mekanizması yoluyla, değer artı-değer diye bir şey yaratıverir: Bir tanrının kendisini yoktan var etmesine benzeyen bir süreçtir bu. (WernerHamacher) Marx’ta değer yasasının metalar arasındaki denklik ilişkilerini yöneten soyut bir yasa olarak, içkin denklik ilişkilerinde aşkın bir uğrak olarak işlemesinin nedeni budur. “Dolayısıyla para, metalar arasında tanıdır”(Marx)

Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 167)Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 167)
Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
11 May 18:33 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Kış Uykusu: Toplumsal Topoloji Olarak Kayboluş
İslamcı neoliberalizm ve neoliberal İslamcılık çeşitleriyle deneyler yapan İslamcı bir yönetimle kutuplaştırılmış bir ülkede, Hamdi bir din eleştirisi yapmak için fazla kolay bir hedeftir. Belki de Aydın dini yanlış yerde arıyordur. Sonuçta günümüzün dünyasında kapitalizm dine ve din de kapitalizme dönmüştür. Bundan böyle dini, teolojik kategorilerde değil kapitalizmde aramamamız gerekmektedir.

Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 166)Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 166)
Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
11 May 18:32 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Kış Uykusu: Toplumsal Topoloji Olarak Kayboluş
Entelektüel düşüncenin gerçek hedefi, verili bir oyunu oynamak, resmen tanınmış ihlallerin keyfini sürmek değil, bizzat oyuna meydan okumaktır. Böyle bir düşünce, başka türlü söylenebilecek, görülebilecek ve düşünülebilecek olan için alan açmak amacıyla akla uygun olanın verili çerçevesinden ayrılmayı, bir özdeşleşmeme sürecini gerektirir. (Ranciere, Uyuşmazlık)

Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 166)Nuri Bilge Ceylan Sineması, Bülent Diken (Sayfa 166)