• Hani "İnsanların ürettiği robotlar bir gün insanlara hükmeder mi?" sorusu vardır ya...İşte kitabın ana mantığı da buna çok benziyor. İnsanların ürettiği nesnelerin insanlara hükmetmesi, insanların bu tüketim çılgınlığı içinde kaybolması işlenmiş. Doğal ihtiyaç olmadığı halde size ihtiyaçmış gibi sunulan, reklamlarla, AVM'nin ışıltılı güzellikleriyle gözünüzü boyayan bu ürünler çağımızın yeni virüsü.

    Çirkinlik satılamayacağı için allanıp pullanan, illüzyon ile cilanan ve sahte güzellik yayan ürünler ve belki de bunu bu kadar içselleştirdiği için önce insanın özüne değil dış güzelliğine bakarak ilişkiler yaşayan gösteriş budalaları türedi.

    Bir bolluk var görünüyor çünkü zararları hesap etmek zor. Çevre kirliliği, rekabet etmek için sürekli kendini yenilemesi gereken insanın hızla değişmesi neticesinde artan güvensizlik, psikolojik bunalımlar vesaire hep bolluk için ödediğimiz bedeller. Tüketirken tükeniyoruz.

    Nesneleri kullanım değerine göre tüketsek bir yerde doyuma ulaşırdık. Mesela, suyu doyana kadar içeriz ama aldığımız üründe bir türlü doyuma ulaşamıyorsak o zaman statümüzü yükseltme hedefiyle hareket ediyoruz demektir. İşte çağımızın hastalığı da bu doymamak üzerine oluşturulan yaşamlar.

    Sizi dışarıdaki olumsuzlukları dramatize ederek odanızda güvenli olduğunuza inandıran medya da insanların bireysel içe kapanıklığının baş sebebi. Belki de odamızın büyük bir simülasyonu olan AVM'ler bize bu nedenle bu kadar çekici geliyor. Reklamlarla ürünün kendisi değil onu tüketme hızı pazarlanıyor. ''Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?'' repliğine gülerdik ama gerçekten artık televizyon da bizi izleyerek bizi yönlendiriyor. Çünkü tüketilmeli. Çünkü artık değerden kurtulmanın tek yolu moda yaratıp sonra çılgınca bu artık değeri yok etmek. Yoksulluğu bile yeniden üreterek kendi içinde kaybeden bir matruşka gibi duruyor sistem. Yoksulluğu ise büyüme ile yeniden ve yeniden üretiyor.

    Yani sen kendini şımartmak amacıyla aldığın ürünle farklı olduğunu zanneden kardeşim, aslında kendini şımartmak için o ürünü alan milyonlarca insanla aynısın. Tüketim seni farklı değil tam da diğerlerinin bir kopyası yapıyor. Cem Yılmaz'ın Business Class yolcular için dediği ''Sana portakal suyu verirler, sen kendini lord zannedersin.'' tespiti tam senin için. Sistem sana ihtiyaç duyuyor çünkü senin yerine üretecek makineler var fakat senin yerine tüketecek kimse yok.

    Kültür de bu hızlı tüketimden nasibini alıyor. Önceden tıpkı piramitler gibi kalıcı olması hedeflenen eserlerin yerini şimdi yapıp yıktığımız binalar gibi, fast food ürünleri gibi çabucak sıkıldığımız filmler, kitaplar, eserler alıyor. Yani kapitalizmin ve tüketim toplumunun kültürü de şekillendirdiği bariz. Kültürü sadece yaratmıyor. Onu revize de ediyor. Rejim programlarıyla bedenimizi, çiftlik evlerinde tatillerle nostaljiye olan özlemlerimizi revize ediyoruz. Aldığımız dergiler bile statü göstergesi. Özel kapağı olan ama 200 tane basılan kitaplar gibi. Özelse nasıl 200 tane oluyor? Çünkü hem sana özel hem de senin statündeki herkes kullanıyor.

    Üretim sınırlıyken ihtiyaçlar sınırsız. Toplumda statü elde etmek için tüketim çılgınlığına düşerken psikolojik yoksullaşma yaşıyoruz. Ürünler, reklamlar aracılığıyla dinselleştiriliyor. Vücudunuzu koruyun, onu tanıyın yoksa hastalıklar oluşur diye Tanrı'nın cezalandırma mekanizmasına benzer göndermeler yapılıyor. Vücut fetiş hale getiriliyor ve sonrasında güzellik salonları, ürünleri vs. pazarlamak hiç de zor olmuyor. Artık fiziksel değil psikolojik ihtiyaçlarla, çevremizden geri kalmamak amacıyla yaptığımız tüketimle çevrelendik. Önceden arzı piyasa, talebi tüketici belirlerken şimdi hem arz hem talebi piyasanın manipülasyonuna bıraktık. Seçerek özgür olduğunu sanan liberal! Piyasa diktatörlüğü altında yaşıyorsun. Homo economicus değil yazarın ifadesiyle Homo psycho-economicussun.

    Kısacası bizi farklı hissettirerek narsist bireyler haline getiren tüketim var. Peki ama narsistler ne yapar? Toplumdan farklı yerde konumlandırır kendisini. Ancak tüketim çılgınlığında toplumdan ayrı davranmıyoruz. Dışlanma korkusu hissediyoruz. Yani hem narsizm hem kolektivizm var. Sistem zıtlıktan besleniyor.

    Ürünlerin kullanım değeri veya onun üretimindeki emek süreci önemsiz. Önemli olan onun göstergesi. Yani bir asıl işlevi bir de yan anlamları var. Üst sınıftaki birisi sadece sanatsever olduğu içi değil; kendisini diğer sınıflardan ayırmak için ünlü tabloları alıyor. Alt sınıflar mı? Onlar da çakmasını alıyor. Bizim ülkemizde ise üst sınıflar o kadar acınacak halde ki kendisini sanatla da değil lahmacuna Bodrum'da 70 Lira vererek ayrıştırıyor. Doyurmak amacı olan lahmacun böylece yeni bir anlam kazanarak tüketim nesnesi oluyor.

    Boş zamanı harcama özgürlüğümüz bile yok. Üretime katılmak zorunda hissettiğimiz dünyada, en önemli özel mülkiyet olan zamanı bile kullanamıyoruz. Ancak para kazanmaktan feragat edebilecek durumdaysak karşılığında boş zaman satın alabiliriz.

    Anladığım kadarını çok özet halde yazdım. Gelelim başka konuya. Kitabın dili çok ağır. Bu konulara ilgi duymuyorsanız uzak durun derim. Ama anlamadığınız yerleri tekrar tekrar okuyup pes etmezseniz çok ufuk açan bir kitap. Özellikle kadın ve erkeğin tüketim sürecindeki rolü ve kendilerine dayatılan yapaylıklarla bu rolü gerçek sanmaları harika işlenmiş. Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyetin yanına piyasa cinsiyetini de eklemiş bir nevi.

    Ayrıca kitabın sonunda bahsedilen ve para için suretini satan bir gencin hikayesini anlatan ''Praglı Öğrenci'' filmini de merak ettim. Acaba hepimiz para için kendisine yabancılaşan birer metaya mı döndük?
  • Kitabın yazarıyla çok uzun yıllara dayanan bir dostluğumuz var. Hatta yazım hayatlarımıza birlikte başladığımızı, birlikte pek çok uzun, kısa fantastik kurgu hikayeleri karaladığımızı söylemem gerekir. Yine de bu çalışmanın manevi değeri benim için ne kadar büyük olsa da elimden geldiğince tarafsız bir yorum yapmaya çalışacağım.

    Yazarımızın basılı ilk eseri olma özelliğini taşıyan Şifacı bizlere güçlü kalemiyle yeni bir dünyanın kapılarını aralıyor. Mekânın büyüsüne kapılıp gitmenize neden olacak tasvirleri, sanki aralarındaymış gibi hissedeceğiniz canlılıktaki karakterleri ve aralarında kurulmuş derin bağlarla okunması gerçekten keyifli bir kitap. Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim yazarın kitapta kullanmayı tercih ettiği isimlerin büyük çoğunluğu Lazca ve ciddi anlamda çok hoşlar. Okurken ayrı bir tat alacağınızdan şüphem yok.


    Gelelim kitabın konusuna.

    Hikayemiz, uzun yıllardır Uli adında gizemli bir mahkûma ev sahipliği yapan ve çok sıkı güvenlik tedbirlerine sahip Ngola Lu adındaki hapishanede başlıyor. Kralına ihanetten aranan eski kanat beyi Moita’nın ağır yaralı bir şekilde hücresine bırakılmasıyla birlikte çok sevdiği yalnızlığını kaybeden Uli sadece başgardiyan Durwa’nın bildiği bir şifa yeteneğine sahiptir. Sıska bir oğlan çocuğundan farklı görünmeyen Uli’yi uzun yıllardır koruyup kollayan Durwa genç kadından Moita’yı iyileştirmesini ister. Uli başta bu isteği yerine getirmekte gönülsüz davransa bile sonunda vicdanı adamın ölüp gitmesine izin vermez ancak şifalı dokunuşu Moita ile aralarında daha öncesinde hiç tecrübe etmediği ve farkına bile varmadıkları bir bağ kurulmasına neden olur.

    Sağlığına kavuşan Moita iyileşmiş olsa da hala hapistir ve kendisini bırakan ödül avcısına teslim edilmeyi beklemektedir. Ancak baş gardiyanın başka planları vardır. İlerleyen yaşıyla birlikte bunca zaman sahip çıktığı Uli’nin tek başına hapis yaşantısına devam etmek zorunda kalmasından endişe eden Durwa, genç kızın haberi olmaksızın Moita ile bir anlaşma yapar. Hapishaneden çıkmasına yardım etmesi karşılığında eski kanat beyi, Uli’yi de yanında götürecektir.

    Hapishaneden kaçışlarını, peşlerindeki ödül avcısından sakınmak için girdikleri çölün amansızlığını, hayatta kalma mücadelesi veren Uli’nin diyar diyar dolaşıp yazları sirk kuran bir çingene kabilesine karışmasını ve tüm bunların arasında kimliğini gizlemeye devam eden genç kadının soluksuz macerasını okuyoruz.

    Kitabı sadece fantastik kurgu olarak değil, aynı zamanda yıllarını hapishanede, erkek kılığında geçirmiş genç kadının değişimini, kabuğunun yavaş yavaş çatlamasını ve ruhsal çözümlemelerini vermek konusunda da çok başarılı bulduğumu söylemek isterim.

    Ve yorumumu arka kapaktan ufak alıntı ile bitirmek istiyorum.

    Sevgiyle kalın :)


    “Neden aranıyordu?”
    “Kralına ihanetten.”
    “O halde idam edilecek…
    Zaten ölü bir adamı mı iyileştirdim ben şimdi?”
    “Son nefes verilene kadar hayattan umut kesilmez, kızım. Bunu en iyi sen bilirsin.”
  • Kitap hakkında ne söylemem gerek inanın bilmiyorum. Bu uzun aradan sonra yaptığım ilk inceleme. Ve bu kitap bu incelemeyi hak ediyor. Evet, yazım dili çok basit bir kitaptı. Edebi özelliğe sahip değildi. Ama bazen bir kitabın hayatınızda değeri olması için çokta edebi olması gerekmiyor. Başta gerçekten her şey çok güzeldi. Gülebiliyordunuz. Hatta bu kitapta mı ağladılar diye düşünmüşlüğüm oldu. Ama kitabın sonuna doğru yaklaştıkça her şey daha yeni anlam kazanıyor. Ben hayatımda hiç çok sevdiğim birini kaybetmedim ama bunun düşüncesi bile beni bitirirken Hazel’in aşık olduğu çocuğu her şeyden sonra kaybetmesi beni tamamen sarstı. Kitap bitene kadar ağladım diyebilirim. Çünkü yazar sizi ağlatırken acıma duygusunu kullanmıyor, size karakterin hissettiklerini hissettiriyor. Konudan bahsetmeye gerek yok. Nerdeyse herkes okudu zaten. Bilmeniz gereken tek şey acı çekeceğiniz. Buna hazırlıklı olun.
    Acı hissedilmeyi talep eder.
  • Birçokları kitabı ucuz olduğu için almaz. Düşünmez ki kitabın tek değeri okunmasındadır. Bir değil birçok defalar okunmasında, çizilmesinde, tanınmasında.
    Cemil Meriç
    Sayfa 112 - İletişim yayınları, 54. Baskı
  • İnce Memed kitabında da geçtiği üzere min gayri haddin (haddim olmayarak) diyerek incelememe başlıyorum. Evvela şunu söylemek isterim bu kitap için 4 cilt çok fazla. Bütün bir seri tek ciltte anlatılabilirdi. Bazı yerlerde çok gereksiz betimlemelere başvurulmuş zaman zaman sıkılarak okudum. Ama bazı yerlede insanı hakikaten duygulandıran hadiseler var. İnce Memed’in diğer normal insanlar gibi bir hayatın hayalini kurması ve kısmen de olsa bu hayalini gerekleştirmesi vs. Kitabın bitiminde bazı hususlar eksik kalmış ve herhangi bir yere bağlanmamıştır. Örneğin İnce Memed Seyran’la eve yerkeştikten sonra sürekli ince memed’i takip eden kimdi ? Iraz hatun ve ince Memed’in çocuğuna ne oldu ? Güzel bir eser olmakla beraber öyle methedildiği kadar güzel bir eser değil. Hayal kırıklığına uğradığımı üzülerek ifade etmek zorundayım. Özellikle 2. Ve 3. Cilt çok monotondu. 4. Cilt biraz daha hareketli ilerledi. Zaten Yaşar Kemal’in kendisi de bir röportajında; “Ben İnce Memed’i sevmem aslında, roman olarak çok beğenmem. Bu nedenle, onu müstear bir isimle yayımlamak istemiştim. Çünkü benim için edebi değeri çok fazla değildi. Ama o sırada Cumhuriyet’ten attılar beni. Ben de kitabı Dünya Gazetesi’ne götürdüm. Bunu duyunca Nadir Nadi devreye girdi ve İnce Memed’i geri aldı. Ben hâlâ onun müstear isimle yayımlanmış olması gerektiğini düşünürüm.” demiştir.