• 416 syf.
    ·256 günde·10/10
    Bütün evrene açılan bir kapıdır bazı yazarları okumak, bazı insanları tanımak... İşte benim karşıma iki büyük insan çıktı bu vakte kadar. Onları okuduğumda hep aynı heyecanı yaşarım, onların öyle bir duruşu vardır ki asla taviz vermezler kendilerinden. Bağlı oldukları topraklara sıkı sıkıya sarılıdırlar onlar kökleri kendi topraklarına yayılmış ulu bir çınar gibidirler ve bir zarar gelmeyeceğinden eminsinizdir onlardan güvenilirdir çünkü onlar. İşte Aliya o iki insandan biridir.

    Aliya'yı okurken fark edeceğiniz en önemli özelliği her konu hakkında bir fikri bir düşüncesi olmasıdır. Yaşamı boyunca sayısız eser, sayısız kitap okumuştur. Okuduğu eserler doğup büyüdüğü topraklara yabancılaşmasına değil tam tersi kendi topraklarına daha çok bağlanmasına sebep olmuştur. Sayısız felsefi akımı düşünce sistemini bilir Aliya yine de İslam'dan geçmez. Birçok insanın sanki salt doğruymuş gibi kabul ettiği birçok meselenin aslında öyle olmadığını anlarsınız bilge kralı okuyunca. Başta masum bir şekilde yansıtılan birçok düşünce sisteminin aslında öyle olmadığını anlarsınız. Aliya'nın kurduğu her cümle, her satır için ayrı ayrı sayfalarca yazı ya da kitap yazabilirsiniz. Öyle derin cümleler kurar çünkü.

    Eleştirel bakışı diğer insanlara kıyasla mükemmeldir okuduğu kitaplardan nedenler sonuçlar çıkarabilir her okuduğu düşünce sistemine hayretlerle bakmaz tartar, bir cevabı olur. Her okuyan da elbette anlamaz eserini çünkü o cümleyi anlamış olmanız için önce bahsettiği kitapları okumuş olmanız gerekir. Özellikle bu kitabı için de bu durum geçerlidir. Anlamak için derin bir tarih bilgisi ve okuma kültürünüzün olması gerekir. Başkaları için mühim olmayan meselelerin derinliğini öğrenirsiniz Aliya okurken. Eşhedü demeyi öğrenirsiniz Aliya okurken, şahitsinizdir bütün dünyaya ve evrene...

    Bu yazının sonu gelmez iyisi mi siz önce İslam Deklarasyon'u ile başlayın, bu esere gelmek için daha okumanız gereken çok kitap olacaktır...
  • 624 syf.
    ·24 günde·Beğendi·Puan vermedi
    TARİHE TANIKLIĞIM
    ALİYA İZZETBEGOVİÇ – KLASİK YAYINLARI – 11.BASKI.
    Kitap otobiyografik bir eser. Aliya’nın özel, siyasî ve fikrî yaşantısı ve düşünce dünyasını yansıtıyor. İlk bölümde ailesini, büyüdüğü yeri, eşiyle tanışmasını ve Genç Müslümanlar teşkilatıyla ilk irtibatını anlatıyor. Daha sonra gerek teşkilatla ilişkisi gerek gerekse de yazdığı yazılar nedeniyle hapse düşmesi ve burada yaşadığı olayları anlatıyor.
    Hapisten çıkış, parti kurma çalışmaları, soykırıma karşı mücadele, Başkanlık yılları, siyaseti bırakması ve en son EKLER bölümüyle bitiyor.
    Özel hayatında şu konular ilgimi çekti:
    Dedesi belediye başkanı olduğu yıllarda Sırpları koruyor. Adaletli davranıyor. Dedesinin bu davranışı kendisinin 2. Dünya Savaşı’ sırasında (1944) Çetniklere esir düştüğünde hayatını kurtarıyor.
    Annesi ve babasının düzgün, birbirlerine saygılı bireyler olması hem karakteri hem de kendi ailesinde de bir uyum yakalamasında etkili olmuştur.
    Eşiyle sevgi bağı çok kuvvetli. Gerek cezaevindeyken gerekse de mücadele yıllarında cephedeyken bir kere bile ailesiyle sorun yaşamıyor. Eş ve çocukları çok sadıklar. Onu hem seviyor he de destekliyorlar. Ayrıca hanımına başörtüsünden dolayı baskı yapmaması ve onun ahlâkıyla övünmesi de dikkatimi çekti.
    Hapisteki hayatını da arınması ve olgunlaşması açısından olumlu buluyor. Hatta tutuklu bulunduğu yıllarda dışarıda işlenen cinayetleri sayarak “Eğer cezaevinde olmasam, büyük ihtimalle beni de öldürürlerdi. “demek suretiyle “Belki de bu hakkımda hayırlı oldu.” demeye getiriyor.
    Cezaevine ikinci girişte siyasî değil de adlî hükümlerle yatmasını da hayra yoruyor. Böylece siyasî mahkumların gördüğü eziyet ve hak mahrumiyetlerinden muaf tutuluyor. Ayrıca adlî mahkumların davalarına bakıp insanî ilişkilerinde daha çok olgunlaşıyor. Hatta bazılarına hak bile veriyor. İnsanın bazı şartlarda istemese bile suça bulaşmak zorunda kaldığından bahsediyor. (Babasını kurtarırken cinayet işleyen adamın örneği).
    Bundan sonraki hayatında SDA’yı kurması, seçimleri kazanarak başkan seçilmesi, soykırım dönemindeki mücadelesi, Dayton Antlaşması sonrası ilk seçimlerde zafer ve 2000 yılında Başkanlığı bırakması hayatını şekillendiren ve yönlendiren ana dönemler olarak göze çarpar.
    Aliya’nın bu kitabında gerek kişiliği gerekse de düşüncesi yönüyle bende bıraktığı izleri maddeler halinde şöyle sıralayabilirim:
    —Kendini iyi yetiştirmiş. Burada Batı’yı iyi okuması ve İslamî düşünceyi net olarak benimsemesi önemli. Doğu medeniyeti eserlerinden bahsetmiyor ama Batı’yı bildikten sonra gönlünün tüm kapılarını İslam’a açtığı belli.
    —En zor felsefî konuları o kadar net sade bir şekilde anlatıyor ki bu konuda kendisine hayran bırakıyor.(Din, milliyetçilik, demokrasi, ahlak vs.)
    —Adaletli ve merhametli. Başkan olduğunda kendini hapse atan hâkimleri affetmesi, savaş döneminde ihanet eden Sırp ve Hırvat unsurları himaye etmede tereddüt etmemesi, muhalefeti hoş görmesi…
    —Zamanı iyi okuması. Daha hapisteyken siyasi ortamı iyi okuyup parti düşüncesini orada oluşturması, bağımsızlık referandumunu tam zamanında yapıp mücadelesine meşruluk kazandırması, BM’nin kanunlarını iyi okuyup toplantılarda onları bu kanunlarla vurması.
    —Sabırlı olması. Mücadeleden vazgeçmemesi. Ehveni bulamadığı zamanlarda şerler arasından ehveni seçebilmesi.(Broçko meselesinde sonradan kazanan o oluyor.)
    —Daima halkıyla olması.
    —Ütopyacı değildi. Savaştan sonra “İsterseniz affedin ama soykırımı unutmayın. Kültürünüzü ve dininizi unutursanız yok olursunuz.” diyor. Ayrıca RTVBİH konusunda -bizim TRT’ye denk gelir- bu kanalın tarafsız olması gerektiği, içinde her unsurun eşit temsil edilip kültürlerinin aynı oranda temsilinden yanadır. Fakat Boşnakların da bir kanal kurması ve kültürlerini yansıtmalarını desteklemiş.)
    ALINTILAR
    “Her zaman çok net olmasa bile dinin temel mesajı bana hep “sorumluluk” gibi görünmüştür. Onun mesajı krallar ve imparatorlar için bile aynıdır; onların da sorumlu olmaları gerektiği yönündedir. Onların bu dünyadaki polisten korkuları olmasa da –çünkü polis zaten onların ellerindedir.— din onlara uyguladıkları şiddetten dolayı hesaba çekileceklerini ve bu sorumluluktan kaçış olmadığını söyler. Tanrısız bir kâinat, bana anlamdan yoksun görünmüştür.”
    —Faşizm ve kominizm o gününün dünya düzenini karakterize ediyorlardı. Batı da görünüşte sahnenin bir parçasıydı; fakat bunlar eski dünyayı tahrip etmeyi ya da değiştirmeyi arzulayan yeni eğilimlerdi. Defedildiğinde ise bir yanılsamadan başka bir şey olmadığı görüldü. Sözde eski dünya varolmaya devam etti ve kendisini değiştirdi. (Burada Batı hep yeni düşünceleri benimsemeye devam edecek. Bulunan her yeni ekol fırtınalar estirecek. Bu fırtınalar belli bir dönem sonra defedilip yok olacak; ama fırtınadan sonra hiç –manevi—adil—paylaşımcı bir düzen benimsenmeyecek. Değiştirilmek istenen sözde eski düzen varolmaya devam edecek. Kabuk değişse de öz hep aynı kalacak ve hep aynı tadı verecek. O yüzden özü değiştirmek, saflaştırmak gerekir. Yoksa dış kabuk değişse de kirli özü korumaya devam edecektir.)
    —Hocalık ya da şeyhlik gibi ayrı bir toplumsal sınıf ya da rütbe olmamalıdır. Bu İslam’ın iç ve dış gelişimini engelliyor.

    —Kendilerine deliliğin bulaştığı insanlar, mutludurlar. Ben de onlardan biri olduğumu düşünüyorum.
    —Her şey çift yaratılmıştır.(Kuran ayeti) İnsan ikili bir varlıktır. Beden ve Ruh. Beden, ruhun taşıyıcısından başka bir şey değildir. Bu taşıyıcı evrimleşmiştir ki bu onun bir tarihi olduğu anlamına gelir. Fakat ruh evrimleşmemiştir. O Tanrı’nın dokunuşuyla (nefha—i ilahi) esinlenmiştir. İnsanlığın birinci veçhesi bilimin konusudur. İkincisi ise dinin, sanatın ve etiğin. İnsan türü hakkında açıklamanın ve iki hakikatın bulunmasının nedeni budur. Onların hakikatleri farklıdır ama karşılıklı olarak birbirlerini dışlayıcı değillerdir. (Ekleme: Önemli olan hâkimiyetin hangi unsur elinde olması meselesidir. Son sözü kim söyler. Şahsiyeti belirleyen de budur.)

    —Her bilimsel yöntem Tanrı’nın ve insanın inkârına doğru götürürken, bütün sanatlar dini haber verir.( Ekleme:Bu konuda kendisine katılmadığımı söylemek zorundayım . Bu alıntıyı almamdaki sebep de budur. Saadettin Ökten’ in Türk Kahvesi adlı programda Kemal Sayar ile birlikte Ayşe Böhürler’e konuk oldukları bir video var. BU meseleyi müthiş anlatır. Tavsiye ederim.)
    —Eğer bir Tanrı yoksa, insanlık da yoktur. Ve insanlık olmaksızın hümanizm, insan onuru boş laflardır.
    —Medeniyetin amacı ütopyacı eşitlik ile beraber bir “dünya imparatorluğu”dur. Dinin amacı ise “göksel krallıktır”.
    —Tanrı’sız bir ahlakî düzen olamaz. Ahlak dinin koşuludur.
    —Medeniyet evrim demek iken, dinin ve sanatın gerçek bir gelişimi yoktur.
    Ekleme: Bütün dinler aynı hakikati anlatırken sanatın özü de insanın ruh dünyasının aksinden başka bir şey değildir. Bu yüzden ilk çağlardaki mağara resimleriyle günümüz modern tabloları, ilk dönem sözlü edebiyat ürünleriyle modern yazılı ve çağdaş edebiyat da insan ruhunun estetik yanını yakalamaya çalışır. Böylelikle beden ve medeniyet evrimleşir. Kabuk değiştirir. Yeni oyuncaklar ve araçlar edinir ama toprağa girmekten kurtulamaz. Ruh ise Allah’tandır. Allah ölmez. Emaneti olan nefha (nefes—ruh) tekrar ona döner.
    Nefistir kirlenmemize neden olan. Peki, kirlettiğimiz nedir diye sorarsanız eğer, “bedendir” derim. Zira yıkadığımız bedendir, ruh değil. Ruh temizlenmez zira temizdir zaten. Ruh temizlenmeyi değil dinginliği, itminanı diler; tazeliğini muhafaza etmeyi ve “kalu bela” da verdiği ahitte sabitkadem durmayı ister.

    Bu dinginlik, tazelik ve itminan geldiği kaynakla irtibatın devamına bağlıdır. Bu bağı kestiğiniz anda ruhunuzu satar. Bedeninize mahkûm olursunuz. Ruh ölümden sonra serbest kalır ve gerçek sahibine kavuşurken nefis Hesap Günü hesaba çekileceği sırayı bekler.
    —Marksizmin adalet tanımı: Adalet yönetici sınıfların yasaya dönüşmüş iradesidir.
    —(Cezaevinde çok önemli bir kitabı alıp dışarıya fırlatan ve onların kitaplarına düşman biri için söylenen bir söz vardı. Aliya’nın ateist bir arkadaşının sözüydü. Saf kötülüğün kaynağı olan kişiler için söylenmiş bir söz ) : —Biliyorum ki sen Tanrı’ya inanıyorsun. Ben Tanrı’nın var olup olmadığından emin değilim ama şeytanın var olduğunu kesin olarak biliyorum.
  • 304 syf.
    ·1 günde·8/10
    Nasıl başladı 300 sayfayı nasıl bir anda bitirdim inanın anlamadığım bir kitap oldu öyle sürükleyiciydi ki Şeker Portakalında Zeze'yi nasıl kardeşim gibi sevdiysem Momo'da da o sıcaklığı hissettim bazen ona koşmak sarılmak onunla oyun oynamak istedim kitabın ana fikri bence diğer çoğu kitaba göre aykırıydı ve bu benim çok hoşuma gitti :) zaman değerli zamanımız kıymetli ve başıboş şeylere ya da değmeyecek insanlara vaktimizi vermemeliyiz kabul çoğu kitapta vaktimizi nasıl değerlendireceğimize dair sürüyle şey anlatılır ;) Momoyla Michael Ende ise zamanımızı farklı kullanmanın da etkisini anlatmış bize :) bir baba çocuğuyla oyun oynayabilir çok sevdiğimiz bir evcil hayvanımızla saatlerce vakit geçirebiliriz anne ve babamıza vakit ayırmak israf değildir işimize sahip çıkmak ince eleyip sık dokumak ziyan değildir çocuklarla eğlenmek şarkı söylemek karşıdan karşıya geçerken birine selam vermek zamanımızdan bir şey götürmez ️ Mutluluk bulaşıcıdır siz hayata gülerseniz hayat size kahkahasıyla cevap verir :D bunca zaman neden kitaplığımda beklettigimi sorguladığım bir kitaptı kalın gibi gözükse de saatler içinde bitirdim herkese öneririm zevkle okuyacağınıza inanıyorum
  • Bir fikri açıklamak, hangi araçla olursa olsun, içten ve kişisel bir çabayı gerektirir; işte bu noktada, televizyonla basılı kitap arasındaki ortak zemine geliyoruz. Bir konfe­rans ya da bir sinema gösterisinden farklı olarak, televiz­yon kalabalığa seslenmez. Bir odadaki iki üç kişiye, yüz yü­ze konuşuyormuş gibi hitap eder. Tıpkı kitapta olduğu gibi, çoğunlukla tek yanlı bir söyleşidir bu, ama sade ve her şe­ye rağmen, Sokratvari bir söyleşi. Bilginin felsefî kaynaklarıyla derinden İlgilenmiş biri olarak televizyonun bana en çekici gelen yanı budur; televizyonun bu yanı, kitap kadar ikna edici, entelektüel bir kuvvet haline gelebilir.
  • Kaan
    Kaan Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu'yu inceledi.
    750 syf.
    Andrew Mango'nun bu eserini, Atatürk'ün hayatıyla ilgili en başarılı biyografilerden biri olarak duymuştum. Ben bir 'en' belirleyecek kadar biyografi okumadım ama oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Bunda baş etken yazarın son derece objektif yaklaşımıdır. Kitabin her yerinde yazarın bir bilim insanı yaklaşımıyla konuyu ele aldığını görebiliyoruz. Buna ek olarak tabiki kendi yorumları ve analizleri de vardır. Ben yazarın bu yorum ve analizlerini beğendim; büyük ölçüde de kendisine katıldım okurken. Atatürk'le ilgili özellikle yabancı birinin bakış açısını okumak istiyorsanız direkt bu kitabı tercih edebilirsiniz diyebilirim.

    Kitaba gelecek olursak yazar, girişte Osmanlı Devlet ve toplumunun halini ortaya koyarak başlamış. Bunu özet şeklinde yapmıştır. Burada özellikle gayrimüslim ve Müslüman halkın durumlarının karşılaştırılması önemlidir. Devletin Batıdaki gelişmeleri takip etmemesi, kendi içinde bilimsel ve felsefi gelişim saglamamasi, giderek dinin devlet üzerindeki etkisinin artması, bu iki halkın ekonomideki ve sosyal hayattaki konumları gibi nedenlerden dolayı gayri müslim halkın özellikle ekonomik ve kültürel durumu Müslümanlardan daha iyi bir hale gelmiştir. Bunlarla birlikte dünyaya hükmeden bir imparatorluk ve dünyanın en üst kültürel gücü olmaktan üst üste yenilgiler alan hasta adam haline geliş ve kültürde, fende ve her türlü gelişimde geri kalmış hale gelmenin ezikliginin de etkisiyle Müslüman halkta devletin son zamanlarinda, gayrimuslimlere karşı düşmanlık duyguları artmaya başlıyor. Gayrimuslimlerin bir kısmı özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde rahat bir yaşamları vardır; daha kirsaldaki azınlıklar ise Fransız devriminden yayılan milliyetcilik akimlariyla ve Osmanlının içinde ikinci sınıf vatandaş olmak istememeleri, reform vaatlerinin de etkili olmamasi gibi etmenlerle ayrılmak için büyük devletlere yakinlasmaktadirlar. Bu noktada yazarın şu sözleri durumu özetler niteliktedir:

    "Müslümanların beynini kemiren soru, ülkenin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği değil, kendilerinin bu ülke içinde yaşamlarını sürdürüp sürdüremeyecekleridir."

    Büyük Savaşta Osmanlı mağlup olur. Ama Çanakkale'de M. Kemal'in yıldızı parlar. İmzalanan ateşkesten sonra İstanbul'da önemli makamlara gelerek bir kurtuluş çareleri bulunabilir mi fikri çerçevesinde bir süre arayışta geçer ama bir yandan da yakın arkadaşlarıyla Anadolu'ya geçmenin ve oradan bir hareket düzenlemenin planları yapılır. En sonunda üst düzey yetkilerle Samsun'a ayak basarak Kurtuluş Savaşı'nı başlatır. Onun savaş boyunca temel stratejisi "düşmanı bölmek yabancı dostlar edinmek" olmuştur. Yani önce politikacı sonra asker olmak durumundaydi. Her ne kadar meclisteki çoğu insan ısrarla onun hep ordunun başında olması gerektiğini düşünseler de... Meşhur bir söz vardır "Savaşta her şey mübahtır," diye ve Muhammed'in sözü "Savaş hiledir," diye; M.Kemal de savaş boyu hem yabancı güçlere karşı hem de kendi halkına, destekcilerine ve muhaliflerine karşı bu iki sözün doğrultusunda hareket etmiştir diyebiliriz. Buna birkaç örnek verelim: Atatürk'ün sanırım dini siyasette kullandığı tek zaman İstiklal Savaşı yıllarıdır. Meclisi cuma günü açıyor. Açılmadan evvel camiye gidiliyor, peygamberin sancağını tutan hocaların arkasında yürünüyor, kurbanlar kesiliyor ve bunların yurdun her yanında yapılması isteniyor. Ayrıca İstanbul Hükümetinde Şeyhülislamin İstiklal Savaşını yapan kadro hakkında çıkardığı bunlar kafirdir, katli vaciptir fetvasına karşılık Ankara'da Börekçi önderliğindeki hocaların karşı fetvasindan faydalaniliyor. Benzer şekilde M.Kemal konuşmalarında dine olumlu vurgular yapıyor. Bu tavrı 1924'e kadar devam edecek. Burada bir dipnot olsun; M.Kemal, Çanakkale Savaşı sırasında yazdığı mektuplarda askerlerinin manevi gücünü artıran dinsel inançlarından bahseder. Bir başka mektupta da Nuri(Conker)'ye verdiği bir cezadan bahsederken cennet konusunda espri yaptığı görülür(-Corinne'e yine şaka yaptı: "Allahtan cennette kendisi(Nuri) için yapılan, fakat henüz inşa halinde bulunan köşk temennisiyle bitinceye kadar sabretmesi için verdiğim nasihatlere kulak verdi"-)
    Diğer bir örnek; askeri ve mali yardım için Sovyetlerle ilişki kuruluyor. Bu esnada mecliste komünizm yanlısı bir kesim oluşuyor ve savaş sırasında hemen komünizme geçilmesi isteniyor. Çerkes Ethem gibi başıbozuk ama o sıralar askeri güç konusunda önemli olan bir kesim de bu gorustedir. Başlarda M.Kemal de buna ses çıkarmıyor hatta bu görüşte olan Ali Fuat'a bir mesajında "Yoldaş" diye de sesleniyor. Sovyetlerle sıkı ilişki kuruluyor lakin her zaman bu ilişki bir mesafede oluyor, yani M.Kemal, Sovyetlerin fikir ihracına mani oluyor. Nitekim dengeler değişirken mecliste, komünist kesimden birtakım isimler denize atılıyor. Çerkes Ethem tehlikesi de hallediliyor. İngilizleri yalnız bırakmak için Fransizlarla anlaşma yolları her fırsatta aranıyor. Bunun gibi bir sürü örnek verilebilir. Savaş sırasında M.Kemal düşmanın verdiği fırsatlardan da en iyi şekilde faydalanmasini biliyor. Bu konuda en önemli iki örnek; Yunanlilarin İzmir'i işgali (M.Kemal 1924'te "Ahmak düşman buraya gelmeseydi belki bütün memleket gaflette puyan kalırdı") ve İtilaf güçlerinin resmi olarak İstanbul'u işgali ve akabinde Meclisi Mebusan'ı basmalari. M.Kemal ilk hata sayesinde halkın bilinçlendirilmesini sağladı. İkinci hata ile de meşru siyasi ve askeri gücün Ankara olduğunu kabul ettirdi.

    Düşman kovulup yurt kurtarildiktan sonra ise M.Kemal kültür devrimine başlıyor. Öncelikle 1922'de Saltanat kaldırılmışti. 1923'te Cumhuriyet ilan ediliyor. Bundan kendilerini haberdar etmediği için birtakım arkadaşlarının tepkisini çekiyor. Ayrıca bu arkadaşları savaş boyu da onun liderliğini kabul etseler de ilerisi için onun hedefleri konusunda endişe duymuslardi. Şimdi de bir savaş kahramanı, yurdu kurtaran unvanlarin verdiği güçle otoriter tek güç olmasının, ve hedeflerini yapmasının önünde hiçbir engel kalmadigindan dolayi daha çok endişe duymaya başladılar. Saltanat tepki çekmeden kaldırılmıştı lakin 1924'te hilafetin kaldırılması tepki çekti. Öyle ki muhaliflerden ülkenin başına halife geçmeli diyenler bile çıkmış. Yani herkes hilafetin kaldirilmasindan yana değildi. Lakin kaldırıldı. Bunla beraber artık muhaliflerin endişeleri din konusunda yapılacaklara geldi. M.Kemal 1922-23'lerde İslam dinini de tasarılarına koymaya cabaliyordu diyor yazar ve onun konusmalarindan birkaç örnek veriyor: "Dinsiz kimse olmaz. Bu genelleme içinde şu din veya bu din demek doğru değildir," "İslam ise bütün dinlerin en olgunu, en mantıklısıdır ve bilgi peşinde koşanların davranış biçimini saptar," Balıkesir'de vaaz verirken "Allah birdir, şanı büyüktür," diye başlayıp çağdaş islamcilarin görüşlerini aktardı: camilerin işlevi ve Türkçenin dinde öneminin artırılması vs. Askerliği sırasında dinin, halkı üzerindeki gücünü görmüştü. Savaşta bunun çokça faydasını görmüştü. Bu güç, devrimleri sırasında yani savaştan sonra da işe yarayabilir miydi; daha önemlisi İslam ile bilim(kendi hedeflerindeki ülke) bütünleşebilir miydi? Savaştan sonra da bu nedenle bir süre buna çabaladı ama bundan vazgectigi görülebiliyor. Karabekir, M.Kemal'in halife olamayacağını anlayınca bundan vazgectigini söylemiş ama yazar buna katılmıyor; vazgecmesinin nedeni "dini duyguların, projesinin gerçekleşmesini engellediğine karar vermesi" diyor. Nitekim 1924'ten sonra onun yayınlanmasını desteklediği kitaplar materyalist ve determinist ideolojileri destekleyen kitaplar olduğu, M.Kemal'in dine açıktan olumlu vurgularinin bittiğini ve akabinde de 1928'te İslam'da reform fikrinin tamamen rafa kalktığını ifade etmiş. Zaten Atatürk'ün çevresindekilerde hakim olan görüşün, "İslam'da yapılacak bir reformun, kuru bir dalı aşılamak kadar yararsiz olduğu yönündeydi," olduğu belirtilmiş.

    M.Kemal her ne kadar yurdu kurtaran savaş kahramanı itibari olsa da yapmak istediklerini rahat bir şekilde yapamiyordu. Özellikle muhaliflerin artması ciddi sorundu. Açıkçası muhaliflerin hayatı, dünyayı ve halkı M.Kemal gibi goremedikleri çok bellidir. Bir örnek sadece, M.Kemal laikliği getirmek istiyor ama muhalifler daha ılımlı bir çalışma olmasını, M. Kemal kadınlara özgürlük istiyor ve bunun için medeni kanunda keskin değişim planlıyor, muhalifler ılımlı, ve dine de yer açılmasını istiyor. Muhaliflerin aslında ne istediği ve istediklerinin de gerçek düzlemde bir karşılığı olduğu belli degil; aslında belli, gerçek düzlemde bir karşılığı yok. Dine yer açılsın diyorsan; İslam'daki hukuk geçerli olacaksa kadın özgür olamaz. Kadına vereceğin her özgürlüğe karşı şiddetli bir ses çıkar ve ileride de mutlak bu özgürlük elinden alınabilir. Yani bir kültür devrimi için minnosluk, ılımlı, şirin pozlar değil M.Kemal'inki gibi keskin ve kararlı bir tavır ve planin uygulanmasi gerekir. Yazarin bu konuya örnek olacak bir analizi vardir; "Atatürk ile yurtiçinde kendisine muhalif olanlar arasındaki en temel fark, onun dış dünyadan korkmamasina karşın otekilerin korkmasiydi,". M.Kemal, bu gerçekçilikten uzak aşırı romantik ve dogmatik fikirlere sahip insanların arasında yalnizdi ve halkını ve ülkesini uygar yapabilmenin tek yolunun kendisinden geçtiğine inanmışti. Bunun için de daha güçlü olmalıydı ama bu güç istemi amaç değil aracti. İşte buna giden yolda iki önemli olay etkili oldu. Bunlardan biri Şeyh Sait isyanı ve akabinde çıkarılan Takdiri sükun kanunu diğeri de izmir suikastıdır. M.Kemal daha otoriter konuma yükseldi ve devrimler de hızlandı.

    Ancak M.Kemal'in idealinde bir diktatörlük yoktu. Halkına bir diktatörlük yapısı bırakmak istemiyordu. Bırakmak istediği ileride demokrasiye dönüşebilecek bir düzendi. Ancak demokrasi için şartlar uygun değildi. Nitekim iki dünya savaşı arasında uygar dünyada bile demokrasilerin düştüğü durum ortadayken Atatürk'ten o yıllarda şu anki gibi Parlamenter demokratik bir yapı getirmesini beklemek ultra polyyanacilik olacaktır. Bırak 1920-30'lu yılları 2020'ye gelmişken kimi ülkeler kendi elleriyle parlamenter demokrasilerini mahvettiler. Yazar da bu konuda şu sözü ediyor; "Atatürk ardında bir diktatörlük değil, bir demokrasi yapısı bırakmıştı." Ülkesine komünizm, faşizmin girmesine mani oldu. Yönetiminde tek bir defa borç alarak büyük bir ekonomik ve sosyal gelişim sağladı. İslam birliği veya Turk birliği gibi hayallere kapılıp ülkesini Enver gibiler gibi maceralara sürüklemedi. Kadınların özgür ve uygar dünyaya uygun bir konuma gelmesini sağladı. Yazarın da dediği gibi "İslamiyet medeni kanuna hukmettikce, tam eşitlik olanaksizdi ve kadın özgürlüğünde herhangi bir ilerlemeye karşı cikilabilir ve tam tersine cevrilebilirdi. TÜRK KADINI ELDE ETTİKLERİ HAKLARI ATATÜRK'E BORÇLUDUR." Atatürk merkeze laikliği koyduğu bir kültür devrimi yaptı. "Ülkesini tamamen bağımsız, uygar ülkeler topluluğunda saygın bir üye yapma amacını gerceklestirdi" ama devrimleri yurdun her yanına, her kesime ulaşmadı. Erken ölümü, ardından gelenlerin ABD'ye yanaşmakta aşırıya giderek Soğuk Savaş'ta ABD idealleri için pompalanan dini politikalara kendilerini kaptirdilar. Komünizm yuvası diye köy enstituleri önce islevsizlestirildi, sonra kapatildi; yerlerine imam hatipler açıldı. İhtiyaçtan fazla camiler yapıldı, ilahiyat fakülteleri açıldı sürekli, Diyanet İşleri kuruluş amacından sapti ve başta ayrılan bütçeden çok daha fazlasını almaya başladı; aydın din adamı değil yobaz din adamları yetistirildi. Kapatılan tarikatlar açıldı, ortalıkta yedi yaşındaki kızla evlenilmedi diye deprem oluyor; zina olduğu için başımıza bela geliyor, kadınlara ... km uzağa kendisi gitmemeli, laiklik şeytan işidir, dine göre yonetilmeliyiz, diyen hocalar, insanlar türedi. Ve bunlar ilk tavizle başladı. Sanildi ki Atatürk'ün laik merkezli kültür devriminde dine de yer açılabilir. Ancak siyasal islama elini veren kolunu kaptırir. Bazı ülkeler şu an başka yerlerini de kaptirdi ama kimilerinin hala bundan haberi yok. Bazen dışarıdan bakan bir insan çok daha iyi görüyor ve analiz edebiliyor. Yazardan bir pasajı aynen aktaracagim. Oldukça haklı ve doğru bir analiz, tespit: "Mantık açısından bakınca Fransız laisizmi Müslüman bir topluma uygulanamazdi. Dinin kişiye özel olduğu ilkesi İslam Tarihi açısından tutarlı değildir. KURAN YALNIZCA AHLAK İLKELERİNİN TOPLAMI DEĞİL, AYNI ZAMANDA HZ.MUHAMMED'IN YARATTIĞI DEVLETİN MEDENİ HUKUKU VE CEZA HUKUKUYLA ANAYASASIDIR. KURANLA BİRLİKTE PEYGAMBERİN SÖZ VE EYLEMLERİ(SUNNETI), TOPLUMSAL VE BİREYSEL DAVRANIŞ BİÇİMLERİNİN AYRINTILARINI AÇIKLAYARAK MÜSLÜMANLIĞIN TEMELİNİ OLUŞTURUR. Açık kafalı din düşünürleri kutsal yasaları farklı yorumlayabilir ve açıklayabilir ama bunların gecerliligini yadsimak, bir Müslüman için devrimci bir harekettir. Atatürk, 1924 yılında hilafeti kaldirdiktan sonra işte bunu yaptı." Ve peşine yazar şunu ekler; "Falih Rıfkı Atay, Kemalizmi İslamiyetin reformu olarak tanımlarken, dinin ibadet kuralları dışındaki bütün kurallarını iptal eden bir reform olduğunu söylemişti." Şu an da zaten Türkiye'deki müslümanların çoğunluğu bu doğrultuda bir Müslümanlık yaşar. Yani Atatürk, bir zamana kadar dinle yapmak istediklerini uyusturabilecegini düşünüyordu. Ancak bir yerden sonra bunun mümkün olmadığını anladı ve dini bir kenara koydu. Yoluna öyle devam etti. Nitekim 1928'de yabancı bir yazarın (çünkü eleştirel kitapları ancak yabancı yazarlar yazabiliyor) islam tarihi kitaplarını okuyor ve özellikle 'cariye' ve 'beni kureyza katliamı' gibi noktaların altını çiziyor, notlar alıyor. Buna benzer şekilde (ama bunu ne zaman okumuş bilmiyorum) 'Allahın mevcudiyeti inkar edilebilir mi?' adlı Türkçe bir inceleme/kitap da okuyor ve bu kitap konusunda "Din düşünürleri kurallarını güçlendirmek için bilim ve felsefeyi birbirine karıştırmak konusunda ellerinden geleni yapmışlar," notunu düşüyor. Bir zamana kadar 'gerçek islam bu değil," şeklinde de düşünmüş ancak sonradan fikri değişmiş de olabilir. Ancak nihayetinde vardığı yol, devlet işlerinden dini tamamen çıkarmak, buna ek olarak halkın dinin kaynaklarına bizzat ulasabilmesi için kuran ve hadisleri Türkçe'ye çevirmek; Islamı ibadetleri edilen ve kişinin salt vicdanına ve özel hayatına bırakılan hale getirmek oluyor. Türkçe çeviri ve türkçe ezan vs konusunda Atatürk, İslam'ı olabildiğince Turksellestirmeye çalışmış olması da muhtemeldir. Ayrıca Atatürk'ün kendi kişisel olarak vardığı noktada da benim görüşüm ki yazar da aynı görüşte; dinden uzaklaştıgi ve çıktığı yönündedir. Bu konuya örnek olarak birçok sözü vs verilebilir. Ancak bunu dememin nedeni salt bir sözü değil, onun sözlerini, yaptıklarını kronolojik olarak izledigimde bunu görüyorum. Ama illa örnek verilecekse; Atatürk'ün evrim hakkında da çokça kitap okuduğu bilinir, bunlara aldığı notlarda olsun başka çalışmalarındaki açıklamaları olsun(Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitapta, "Her durumda, hayata, herhangi bir tabiat harici etkenin müdahalesi olmaksizin, dünya üzerinde tabii ve zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek gerekir") hayatı, insanın ve dinin oluşumunu evrimsel ve salt doğa içinde kalarak açıkladığı görülür. Keza parti programı için sarfettigi sözler ki hayatının sonlarina aittir; "Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardir. Fakat, bu prensipler, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalidir. Biz ilhamlarimizi gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz." Kendi kaleme aldığı medeni bilgiler kitabının İslam ve Muhammed'le ilgili kısımları olsun ve 1928'de Grace Ellison'in 1926-27 yıllarında Atatürk'ün kendisine söylediği sözlerini aktardığı pasaj olsun ("Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasini istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar, zayıf yöneticilerdir; adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini, ve bilimin ogretilerini öğreneceklerdir. Batıl inançlardan vazgecmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol acmalidir") gerekse dönemin ABD elçisine gizli kalması şartıyla söylediği sözleri olsun; birçok örnek verebilir. Ama dedigim gibi salt bir sözünden değil sözlerinin, hayatını, işlerini kronolojik olarak analiz edince bu sonuca varıyorum. Nihayetinde onun şahsi inancı ve onun vicdanına kalmış bir durumdur. Bunları belirtmemin nedenleri; kitapta yazar sık sık bu konuya deginmistir ve nihayetinde ben de bu kitabı inceliyorum; konuyla ilgili kendi fikrimi beyan etmek istemem ve adamı zorlaya zorlaya yedi yaşında hafizdi, on iki yaşında hacıydı gibi absürd sözlerle ve kutsal metinlere yapilagelen orda onu demek istemiyorculugu adamın kendisinin cekinmeden söylediği sözlere de uygulamaları ve sonuçta da (bence) tarihi bir hata(kimilerinki bilerek çarpitma) yapılıyor olmasıdir. Bu çabaların iki nedeni var: Bir kesim onu dinsel inancıyla halkın gözünden düşürmeye, hatta Deccal diye göstermeye çalışması; diğer kesim ise bunlara bir yanıt olarak onu ekstra dindar(bir dine mensup vs) göstererek halkın ondan sogumamasina calismalaridir. Bir kesim de gerçekten onunla ilgili dindar diye de düşünüyorlardir, bu da normaldir; bir sözüm yok. Lakin Atatürk bu halk için hem askeri hem kültürel, ekonomik, sosyal, siyasal, toplumsal yönde bu kadar önemli işler yapmışken, onu yeniden dünya saygı gören bir konuma taşımışken ve asirlardir üzerinde taşıdığı ezikligi ve ölü toprağını, cehaleti üzerinden atmasını saglamisken onu sevmenin ve daha önemlisi ona saygı göstermenin kilit noktası, şartı onun dinsel inancı ve bu konulardaki şahsi fikirleri olmamalıdır. Şu eleştiri gelebilir bana da; sen dine inanmiyorsun ondan dolayi onu zorla böyle gösteriyor veya niteliyorsun; ben açıkçası kısa bir zaman dışında dine mensupken de onun bir dine inandığını düşünmüyordum şimdi de düşünmüyorum. Yaniliyorsam da ve bir zaman makinesi olsa da gitsem sorsam ve ben Müslümanım veya başka bir dine mensubum dese de benim ona sevgi, saygı veya ona bakışımda bir değişim olmaz.

    Bu noktada yani iki farklı yaklaşımın neden onun şahsi özellikleri üzerinden tartışmaya girdiginin nedenini söylemek gerekiyor. Yazarın çok iyi açıkladığı gibi, Türkiye'deki devrimler Atatürk'le yani kişiyle bütünleşmiştir. Haliyle de devrimlerden yana olanlar ile olmayanlar da tartışmayı onun şahsı üzerinden yapabiliyorlar.

    Şahsi özellikleri demişken de Atatürk; hayvan ve doğa sevgisi yüksek bir insandır. Çocukları çok seven, kadınlara çok değer veren bir yapıya sahiptir, kadınlar konusunda utangaç olduğu da belirtilmiş. Buna karşın aşk hayatında mutlu olduğu soylenilemez. Zaten buna da ne kadar zamanı oldu ki. Bir çocuğunun olmaması ve başka nedenler, kendisini halkının babası olarak görmesine neden olmuş olabilir. Tartışmayı ve kendi görüşünü mantık düzleminde diğerlerine kabul ettirmeyi seven biridir. Düzeni seven ve bu yönde sert de olabilen biridir. Yönünü uygarlığa, bilime, fene ve bu yönde olduğunu gördüğü Batıya dönen ama bunu yaparken hiç sorgulamadan ne varsa alayım mantığında davranmayan biridir. Bu parafı konuyla ilgili yazarın iki pasajini alintilayarak bitirecegim:
    "Atatürk yetenekli bir komutan, kurnaz bir politikacı ve son derece gerçekçi bir devlet adamiydi. Hepsinden öte, Aydınlanma çağının bir insanıydi. Ve Aydinlanmayi yaratanlar evliyalar değildi," ve "Atatürk'ün verdiği mesaj, Doğu ile Batının evrensel laik değerler ve karşılıklı saygı temelinde bir araya gelebileceği, milliyetcilikle barışın uyumlu olabileceği, insan aklının yaşamdaki tek gerçek rehber olduğudur. Bu iyimser bir mesajdir ve geçerliliği her zaman kuşkulu olacaktir. Ama saygı gösterilmesi gerekilen bir ilkedir."

    Bir önceki parafla ilgili bir şey daha Atatürk bir Türk milliyetçisidir. Bunu yeni bir parafta yazmamin nedeni, bunun peşine hemen Dersim olayları ve Kürtlere yönelik uygulanan şeyler gelmesidir ve bunlara da yeni bir parafta deginmenin daha mantıklı olmasıdır. Atatürk olsun ve o devrin insanları olsun etkilendikleri yer Fransız aydınlanmasidir. Keza Atatürk'ün etkilendiği bir isim olan Namık Kemal'in 1878'de "Ülkemizde Türkçe dışındaki bütün dilleri yok etmeye çalışmalıyız... Ulusal birliğe karşı dil belki de dinden daha sağlam bir engel oluşturur," sözleri verilmiş. Sonuçta;
    Atatürk de çevresindekilerin de tahayyullerindeki devlet yapısı; tek dili olan tek bir ulustan oluşan üniter bir devlettir. Etnik kimliklerin/gecmislerin özel hayata itilmesi istenir. Atatürk'ün savaş sırasında Kürtlere özerklik sözü verdiği ve bu esnadaki konusmalarinda Kürtler diye bahsettigi ama hep Türklerle Kürtlerin ayrılamaz kardes oldukları vurgusu yaptığı belirtilmis. Ancak savaştan sonra Atatürk'ün konusmalarinda Kürtlerden açıkça ismen bahsedilmedigi belirtilmiş. Keza uygulanan politikalara kısaca deginilmis. Yazar, "Kürt sorununun sürüp gitmesi, Türk milliyetciliginin Atatürk'ün paylaştığı, ama başlatmadigi hatalı bir yaklaşımın sonucu" olduğunu söylüyor. Özerklik tanimamasinin olası nedenleri olarak; az önce belirtildigi gibi düşünsel yön, Kürtlerin o dönemde kendi aralarında savasmalarinin buna uygun olmayacağı ve çağdaşlaşma yolundaki reformlara mani olabileceği etmenleri verilmiştir. Nihayetinde de Atatürk'ün bu sorunun çözümünü kendinden sonrakilere ve zamana bıraktığı belirtilmis.


    İyi okumalar
  • 136 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Mark Twain (denizcilikte karşılığı iki kulaç derinlik olan bir terim) gerçek adıyla Samuel Langhorne Clemens, Amerikalı mizahçı ve roman yazarı. Yazdığı kitaplardan Tom Sawyer’ın Maceraları dışında okuduğum yoktu, ki Tom Sawyer’ı da küçükken okumuştum. Yazar, İnsan Nedir'de genç bir adamla yaşlı bir adamın karşılıklı sohbetini ele alıyor. Genç adam aceleci ve ön yargılı iken, yaşlı adam tersine olgun ve ihtiyatlı. Yaşlı adam insanların bir makineden fazlası olmadığını iddia ediyor, genç adam ona itiraz ederek konuyu örneklendirmesini ve desteklerle sağlamlaştırmasını istiyor. Sohbetleri boyunca insan ile ilgili bir çok şeyden bahsediyorlar ve okura üzerine düşünülecek bir çok konu sunuyorlar.

    Kitabı okurken çoğu yerin altını çizdim ve üzerine düşündüm. Hala da düşünüyorum. Kitapta insana makine muamelesi yapılması; cesaret,merhamet, sadakat gibi duyguların aslında sadece isim olup bir değeri olmadığı gibi çok çarpıcı iddialar var. Hatta çoğu iç karartıcı ve "iğrenç" geliyor insana. Ancak yazarın bunları desteklerken kullandığı örnekler o kadar güzel ve isabetli ki, insanı gerçekten "Dur bi' dakika, bu gerçekten doğru olabilir mi?" düşüncesine itiyor ve kitabın işlediği fikri daha derinden düşünme ihtiyacı doğuruyor. Zaten "bir fikri anlamanın aydınlığına varmadan önce onun karanlığı ile savaşmalısınız" derler ya -aslında derler mi bilmiyorum az önce kitap hakkında düşünürken ben uydurdum:)- tam olarak öyle. Özetle, sohbet tadında yazılarak okuru da olaya dahil eden bu kitabı çok sevdim. Altını çizdiğim yerleri de daha detaylı araştıracağım. Okumak isteyenlere de kesinlikle tavsiye ederim.
  • 146 syf.
    ·7/10
    Hocanın Pakistan'da yaptığı konuşmalardan derlenmiş bir kitap. Ses kaydından yazıya geçirilmiş. Kendi notlarından da yardım alınmış. İslamın yükselişi derken, fikri olarak, fenni olarak bekliyordum ben. Fakat islamın nasıl yayıldığını ne şartlarda teblig edildiğinden bahsediyor. İlk müslümanlardan, yaşanılan acılar, hicretler, çocukluk, gençlik, evlilik dönemi, sahabeler gibi. Okunabilir.