• Haluk Ipekten tarzında Ahmedi incelemesi için kitap önerisi yapabilecek biri var mı?
  • ''ZATEN GÖRÜLEN VE GÖRÜLMEYEN BÜTÜN DÜŞLER, BU KARANLIĞIN TA KENDİSİ DEĞİL MİYDİ''?

    Bu pus, bu sis, esrarengizliğin atlası olabilir miydi, ya da düşlerimin pusulası mıydı? Taşların arasından sızan ışıkta, etrafı görmeye çalıştığım mağaranın içinde kaybolmuşken, zihinsel ve ruhsal açıdan yaşamamı sağlayabilecek, karanlığı soğuğu ve yalnızlığı bana unutturacak olan tek şey sanırım ya rüya görmek olurdu, ya da düşlemek...İşte tam da kitabın havası, hissi, okuyucuyu besleme noktası buydu. Peki ya yaşananlar? Hangisi rüya, hangisi gerçek? Kitabın arka kapak yazısında geçtiği gibi ‘’Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah evet dünya bir masaldır’’…

    Aslında kitaptan bahsetmek istediğim nokta, kitabın kurgusu, karakterler arası bağlantısından ya da olay örgüsünün gerçeklik kısmından ziyade, soyutta kalan kısımları ve okuyucuda bıraktığı ruhsal doyum. Çünkü herkes iyi ya da kötü bir kurgu yazabilir ama o kurgudaki soyutluğu düşünce hislerini aktaramaz. Puslu Kıtalar Atlası'nın bunu başarabildiğini düşünüyorum.

    Sayfaları çevirip, kitabın içselliğine dahil oldukça, kitabı yazıp yön veren, İhsan Oktay Anar mı yoksa, kitap karakterimiz Uzun İhsan Efendi mi diye keyifli git geller yaşadım. Kitabın dili ilk başta ağır gibi gözükse de akıcılığı ile birlikte kitabı yaşamak ve yazılanlar arasında düş mü gerçek mi soruları, dilinin o yer yer ağırlığını ortadan kaldırdı. Zaman zaman kendimi sorguladığım yanlar da oldu, aslında kitaptaki esrarengiz havanın tadının bozulmayışı da bundan olsa gerek. Kendimi sorgulamak…

    Bilime yapılan vurgular da ilgimi çekti. Kubelik adlı karakterin insan anatomisinin haritasını oluşturmak adına, cesetleri kaçırıp heyecan ve hevesle incelemesi de keyif aldığım kısımlardan bir bölümdü benim için. Kitabın fantastik, gerçeklik, tarih ara ara din konularında düşündürmeye sevkeden yönünün yanında, sonlara doğru kitapta başından beri aradığım Descartes’ı buldum. Başından beri sayfaları çevirdikçe şu meşhur söz olan ‘’düşünüyorum öyleyse varım ‘’serüveni içerisinde yön bulmaya çalıştığım bu atlasta, düşünmeye yol açan karışık gibi gözükse de bir çok anlam barındıran kısımla bitirmek istiyorum.

    ‘’Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkartıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum’’.
  • bu uzun zamandır yaptığım en kötü kitap incelemesi olabilir. kitabı seven kişilerden şimdiden özür dilerim.
    kitap baştan sona hastalıklı düşüncelere sahip, kinci, nefret besleyen, saplantılı bir adam olan Heathcliff ile ilgili. olaylar tamamen ona bağlı şekilleniyor. Catherine Linton ise tamamen dengesiz ve şımarık hareketler içerisindeki kız ve Heathcliff ile (kime göre bilmiyorum ama bana göre değil) bir aşk içerisindeler ve kitap bundan ibaret. kitaptaki kimden bahsetsem hepsi ayrı kötü. hiçbirinin hareketlerine anlam veremediğim, sadece yarıda kitap bırakmaktan nefret ettiğim için usana sıkıla okuduğum bir kitap oldu. sanırım benim için tek samimi karakter olan Heraton oldu. tüm kararterler bir buzdağı ve samimiyetten yoksun geldi bana. kötü tesadüfler, gereksiz korkular, anlam veremediğim hareketler.
    kitaptaki şey aşk değil arkadaşlar, malesef.
  • DİKKAT: Bu inceleme, 1K incelemelerinden alıntı (veya çalıntı deyin bilemiyorum) içermektedir. Spoiler içermemektedir rahat olun, çünkü kitabı spoiler verecek kadar kendim de anlamadım zaten.

    "İncelemeye başlamadan önce sizinle bu kitapla ilgili çok şaşıracağınız, sıra dışı bir bilgi paylaşmak istiyorum: Goethe bu kitabı tam 65 yıl boyunca, yani neredeyse hayatı boyunca yazmış ve........ 

    Kızmayın hemen, küçük bir şakaydı arkadaşlar... :) Bu kitap hakkında konuşurken bu bilgiyi vermeyenleri Sibirya'ya kürek cezasına gönderiyorlarmış... "*

    Kitapla ilgili en önemli bilgi buydu ve sizinle paylaşmış oldum. Aklımda kalan diğer bilgi, Faust'un şeytanla bir anlaşma yapması. Ki bu bilgiye kitabı okumadan önce de sahiptim, değişen pek bir şey olmadı. Bu konuyla ilgili pek çok eserin olduğu söyleniyor. Ben bu konuyu anlatan bir kitap okumamıştım. Sinema olarak aklıma Bradd Pit'in baş rolde olduğu Joe Black, komedi yapımı Şaşkın filmleri geliyor. Yerli yapım olarak da Mazhar Alanson ve Ali Poyrazoğlu'nun oynadığı "Arkadaşım Şeytan". Eserin ilk bölümü merak içerisinde kendini okuttururken, ikinci bölümde ilgi ve alaka seviyem oldukça düştü. Bu durum, yazım şeklinin değişmesinden kaynaklandı bence. Nasıl mı, hemen örnek vereyim:
    Yapraklar: Dallarda tutunuruz üzerimize kar tanesi düşer.
    Kar taneleri: Göklerde uçuşuruz, yaprağa düşüp eririz.
    Koro: Kalbimiz kırıldı, nelere mal oldu bu aşk.
    1k korosu: Anlat şu kitabı anlatacaksan yoksa anket sorularını cevaplamaya gideceğiz haydi...
    Bu örnekle kitaptan aklımda kalanları anlatmaya çalıştım. Oldukça da başarılı olduğumu düşünüyorum (!)

    Gördüğünüz üzere kitapla ilgili incir çekirdeğini dolduran bir bilgi veremedim.
    1k koro:  "Ne diyorsun sen ya?
    Ben: Ne bileyim herkes uzun uzun yazıyor ben de biraz uzatayım dedim hepsi bu. Okuyun diyorum bu yazarı mutlaka okuyun!"**

    Son olarak kitabı okuyan, beğenen ve okumayı düşünenler için bir sözle bu enfes incelememe bitiriyorum: Mefistonuz bol olsun:)

    ALINTILAR: * : Necip G. Kumarbaz kitabı incelemesi ( #28750305 )
    ** : Uğur Ukut Dişi Kurdun Rüyaları kitabı incelemesi
    ( #34959419 )
    Alıntıları üye arkadaşlarımızın affına sığınarak paylaştım. Telif hakkı almadım, özür dilerim kendilerinden, umarım kızmazlar:(
  • Hiç bir güç bana sabahın 4’ünde kitap incelemesi yazdıramazdı.
    Ama bırak incelemeyi 9 senedir aşkla yaptığım uğruna iki üniversite okuduğum mesleğimi sorgulattı, ömrüm bilgisayar başında çizim yaparak mı geçecek, adam gezmiş arkadaş.
    Adam yaşamış ulan!
    Sokak çocuklarından, Avrupanın gözdesi olmuş ressamlarına ulaşmış hepsinin gönlünü kazanmış bu adam!
    Hangi birimiz gecekonduya böyle anlam yükleyebilir?
    Hangi birimiz altını ıslatan sidik kokan çocukla arkadaş olur?
    Hangi birimiz!
    Bu kitaptan yaptığım alıntılara dönüp dönüp bakacam yarın sabah! Her birini ezberleyene kadar.
    Ha bu arada bir sorunun cevabını buldum, Yaşar Kemalin kitapları bitince ne yapacam ben diyordum, bu kitapta 7 defa Sait Faikten bahsedip övüyor onu. Sanırım Sait Faik’in Yaşar Kemal’e nasıl iz bıraktığını araştıracam.
    Kucaklıyorum hepinizi, kim bilir sizin anlatacak ne güzel hikayeleriniz vardır? İşte mesele dünkü kitapta anlattığı o güveni bulmakta.
    Sevgiyle kalın.
  • Uzun uzun ve detaylıca bir çok incelemesi mevcut zaten bu kitabın. Mevlana'nın öğütünden yola çıkılarak yazılmış olmasından dolayı dikkatimi celbeden bu kitabı okudukça meraklandım, meraklandırdı beni evet.!
    Karakterlerin birbirine karşı öğütleri ve konu akışından dolayı karşılaşılan karakterlerle ortak bağlarının çıkmasına da tamamım diyebilirim.
    Fakat;
    Olmadı sanırım. Yani benle alakalı bir durum da olabilir bilemiyorum.
    Kitap elimde süründü. Hatta bir arkadaşıma bi ara hediye bile edip sonrasında tekrardan aldım. Sonlarına doğru bitirmek için okudum. Ve farklı bir son vardı karşımızda. Karakterin hazine bulmak için çıktığı bu yolculuğunda ( buradan sonra da spoiler var...) Herşey merak uyandırıcı ve mesaj vericiydi ama o son direkt maddiyata bağlanmamalıydı bence. Ya da etkilenilen şey zaten karakterin Fatima adlı kızla karşılaşmasıyla son bulabilirdi. Ya da son bulmalıydı bence...
    Güzel, hoş ve nükteli hayata karşı direktifleri ve mesajları içeren bir kitap olmasına karşın ( ve biraz da sanırım okuma tecrübelerime ve yaşıma mütevellit diyebileceğim) çok da sevememedim.
    Popilerlik yakalamış olduğunu da düşünmüyor değilim. Ve sanırım bu kadar göz önünde bulundurulmasından dolayı onun büyüsüne kapılmış olduğumu düşünüyorum. Birazcık da özeleştiri yapmak gerekirse.
    Benim de önerim bu kadar. Alıp okuyabilirsiniz.
  • Yazacağım şeylerin bir kitap incelemesi niteliğini haiz olduğu tartışılır ama böylesi bir kitabı okumuş olmanın bende yarattığı şeyleri yazıya dökmenin gerekliliğinden de kendimi alıkoyamıyorum.
    Tarih kitaplarına hiç bir zaman ilgi duyamadım maalesef ama Serenad adeta sizi tarihin tozlu sayfalarında sıradışı bir aşk hikayesiyle gezintiye çıkarıyor. Yazar gerçekle kurguyu öyle güzel iç içe geçirmiş ki...
    Hem romanın bir kadın karakter (Maya) üzerinden anlatılıyor olması, hem de hukukçu olmam dolayısıyla aşina olduğum isimlerin bazılarının kurgusal da olsa hayatlarına dokunan bir eser olması bu kitabın bendeki yerini daha özel kılıyor.
    Livaneli şimdiye kadar okuduğum bir çok eseriyle beni etkilemiş bir yazar olmasına rağmen Serenad‘ı ayrı bir yere koymadan edemiyor insan.
    Romanın olay örgüsü Maya’nın 2001 yılının Şubat ayında hayatını değiştirecek insan olan Alman asıllı hukuk profesörü Maximilian Wagner’le tanışmasıyla başlıyor ve bir taraftan kendi yaşantısı, bir taraftan Maximilian’ın yaşadıkları üzerinden iki yönlü bir anlatımla ilerliyor.
    Wagner’in isteği, Struma’daki karısı Nadia’yı anmak ve karısının Şile açıklarındaki gemide ölmeden önceki son iki gününü öğrenmeye çalışmaktır. Romanın bu şekilde başlangıcını oluşturan bölümde, Maya’nın Struma ve konuk profesör ile ilgili yaptığı araştırmalar; Hitler’den kaçması, Türkiye’ye gelmesi ve İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunda büyük katkıları olan Yahudi asıllı bilim insanlarının öyküsüne yer veriliyor. Romanın ikinci bölümünde ise Maya Duran’ın kişisel öyküsüne yer veriliyor.