• Kitapta en çok etkileyen Rasulullah aleyhisselatu vesselam'ın çocukları ağlatmamak için yaptıkları ve bu konudaki tavsiyeleri oldu. Bizler "Çocuktur ağlar." mantığındayken O'nun bunca uğraşının mutlaka kişilik eğitimde bir sebebi vardır. Çocuklara Peygamberimizin gözüyle ve öğütlerinin yoluyla bakmamızı sağlayacak güzel bir kitap olmuş ancak daha kapsamlı olabilirdi düşüncesindeyim.
  • “Bütün mesele müthiş bir şekilde gelişen ve 800 yıl insan akıl tarihinde büyük bir rol oynayan bir medeniyetin mensubu olan insanların, bütün bunların nasıl olduğunu düşünmesi, bu medeniyeti geliştiren insan tiplerini tanımasıdır. Bir Birûni’yi bir İbni Sinâ’yı tanımalarını, nasıl çalıştıklarını bilmelerini istiyorum.”


    Batı’nın empoze ettiği, sorgulama ve araştırma ihtiyacı gütmeksizin kabul edilen bir şey vardır: Müslümanlar sanatta, mimaride ve daha önemlisi bilimde tarihin her safhasında geri kalmış, insanlık adına önemli bir katkıda bulunamamıştır. Sezgin’in dediği gibi, “İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak, batılılara anlatmaktan daha zor…” gerçekten de bu acı önyargının her geçen gün bilinçsizce büyümeye devam ettiğini görmek, insanların, ülkesine ve medeniyetine sahip çıkmadığını da gözler önüne seriyor aynı zamanda…


    Konuşulan yabancı dilden, modaya, ilgi alanlarından, gidilen mekanlara kadar her şey dört gözle takip edilir. İzlenilen bir filmden sonra “kahraman ekol” bilince egemen olur; her yerde bir kurtarıcı moduna girer, böylece hayat onun için bir film penceresi haline gelir. Ilımlılığını buhar edip sürekli bir şeyleri yerme hevesine kapılır. “Böyle yapmakla ileri gidiyorsun.” “Şurada yanlış yaptın.”ların yerini, Amerikan hegemonyasının ürünleri olan, “Bu sersem herif ne yaptığının farkında mı?” “Bu bir aptallık, canı cehenneme!”gibi çok cesur görünen fakat perdenin arkasında korkakça söylevler duyulur. Dört gözle izlenilen bu üstün insan motifinin çok somut bir şey üretmesine gerek de yoktur, yalnızca mensubu olduğu milliyetini bile kendi özgün düşüncelerinin önüne geçirebilir ve hiçbir şeyi süzgeçten geçirme ihtiyacı duymaz. Kendi yetenek ve bilincinin farkında olan bir kişinin başka uygarlıkların üstünlük ve getirilerini bu kadar kolay kabul etmesi çok acınılası bir durum. Önünde yiyeceği olduğu halde başka yerlere dadanan kargayı andırması gibi, sürekli kendinde olanı “yabancı” bulur. Benliğini, kültürünü ve değerlerini unutarak aşağılık kompleksine giren bir insan, ya yozlaşmayı kabul etmiştir ya da kast gururunu içinde taşıyordur…


    “(…) Oradaki bilgiyi yabancı bulmadığım için bende bir aşağılık duygusu yok onlara karşı. Bir Müslüman iyi şartlar içerisinde çok iyi çalışabilirse, çok büyük neticelere varabileceği inancı var bende. Onun için milletimden Türk milletinden, Müslümanlardan böylesi bir davranışa sahip olmalarını isterim. Artık Türkler korkak ve taklitçi bir millet olmaktan kurtulmalıdır. Türkler yaratıcı olmalıdır.”

    _______________________________________


    MÜSLÜMANLARIN GERİLEMESİNE TARİHSEL BİR BAKIŞ
    İnsanların sosyal ve bireysel yaşamlarında iniş çıkış dönemleri olabileceği gibi devletlerin ve medeniyetlerin de tarih sahnesinde bu dönemleri geçirerek çöktüğü, ayağa kalktığı ya da silindiği anlarını oluşturan yaşamları vardır, fakat, 70 - 80 yıl yerine ‘asırlar’ olarak görürsek bu şekilde değerlendirebiliriz. Buna, büyük kültürlerin ve medeniyetlerin kaderleri açısından bakmalıyız. Bu medeniyetler, zamanı geldiğinde bulundukları konumlarını, yükselişlerini, kendilerinin hazırladığı ardılı olan medeniyete vermek zorundadır. Bütün uygarlıklarda olduğu gibi, onların da kısa veya uzun bir süreden sonra yıpranmaları, aşınmaları, yaşlanmaları, yerlerini bir veya birkaç ardıla bırakmaları tarih sahnesinin bir gereği haline gelir. Yaşlının bir zamandan sonra önderliğini gence bırakması gibi tarihin bir gerçeği vardır. Müslümanların bu alanda tarih sahnesinden çekilmesi Portekizlilerin Afrika’nın bakir topraklarına işgaliyle beraber Hint Okyanusu’na yaptıkları seferler ile başlar; Müslümanlardan elde ettikleri deniz kılavuzlarıyla yeni rotalara keşifler yaparak bir anlamda fitili ateşlemiş olurlar. Coğrafi keşifler ve akabinde gelen Rönesans hareketleri bayrağın kimde olduğunun tescili haline gelir…


    Bir bölümde “Din bilime engel değil.” cümlesiyle iddialı bir teze varıyor Sezgin. Hakkında bir kitap yazılabilecek, belki en az 10 satırla altı doldurulabilecek cümlenin açıklaması olarak yine cümlenin kendisini görüyoruz. Müslümanların gerilemesiyle ilgili bir geçiştirme yolunun izlenmesi ise eserin, dolayısıyla söyleşinin getirdiği bir diğer diğer eksi yön olarak görebiliriz.

    Asırlar önce bir insan düşünün ki sayısı 100’leri bulan eserlere imza atsın ve bu eserler Avrupa’da yüzyıllar boyu ders kitabı olarak okutulsun. İbn Sina’dan Fahreddin Razi’ye, El Biruni’den, İbnü’l Heysem’e kadar birçok İslam müfessiri, bilgini, filozofu ve gökbilimcisi, sayılamayan birçok vasfı icra etmiş, bilimlerde "öncü" olarak birçok şeyin temelini atmışlardır... Bütün bu hakikatin yok sayılmasına mı üzülür insan, yoksa bilinip de hatırlanmayışına mı? Haklarının teslim edilmemesine mi, yoksa hiç isimlerinin bilinmiyor oluşuna mı? Gülhane’deki İslam Bilim Tarihi Müzesi’nde hep bunu sordum kendime… Kalıplaşan önyargılar ve geçmişi öğrenmenin ancak malumat şişkinliği getireceği düşüncesi çok kez tırmaladı zihnimi. Okudukça ve daha yakından gözlemledikçe, geçmişe dönük tamamen bir asimile ürünü olan bilgi kirliliğini daha net görebilmiş oldum…


    “Ben, 60 yılımı verdim. Milletler için zaman, bir insanın ömründen ibaret değildir. Bugünkü Avrupa medeniyeti, İslam medeniyetinin muayyen şartlar içerisinde, muayyen bir devirden sonra, başka iktisadi ve jeopolitik şartlar altında ortaya çıkan devamından ibarettir.”


    Sayfaları çevirdikçe dil öğrenmenin önemine vurgu yapıldığını görüyoruz çok kez. Sezgin'e göre dil masa başında öğrenilmeli. Anadilimizin bile çok iyi konuşulmadığı ülkemizde, İlkokul düzeyinde sunulan bir yabancı dil öğreniminin hepimizin bildiği üzere işe yaramadığı hatırlatılıyor. Arapça öğrenebilmek için her gün 7 saat masa başında çalışıp bunun sonucunda 7 ay gibi bir sürede öğrenebilen bir insan görüyorsak, bu işin eğitim ile değil, sebat etmek ile mümkün olduğu tasdik edebiriz... Fakat her şeyi çok kısa sürede elde etmek gibi tezcanlı olmaktan ötürü istediğimizle kalıyoruz. Artık klişe haline gelen kötü sistemsellik gibi laflardan sıyrılıp çamuru üzerimizde aramak gerekir. Sezgin’in bu konudaki tavsiyeleri oldukça umut verici. “Bir dil öğrenmekle insan bir medeniyetin mirasına konar. Ancak Türklerin gramer bilgileri olmadığı için yazmak konusunda sorun yaşıyorlar. Bu bizim milletimizin en büyük problemlerinden biri.”


    “Yaşadığımız çağda bilgiye ulaşmak elimizin altındayken, insanların bilgiden bu kadar uzak oluşlarına şaşırmamak elde değil.” Paketlenmiş hazır bilginin kolay edinimi insanı tembelliğe sürüklemesinin ana sebebi. Zor insanı yoğurur, derine inmesini sağlar, uğraşmak karşılığında güç getirir; daha önemlisi öğrenmeyi keskinleştirir, yeni zorlara hazırlıklı kılar. “Yaşadığımız çağda insanların bilgiye ulaşması zor bir şey iken, bilgiye bu kadar yakın olmalarına şaşırmamak elde değil.” diye zamanı geri sararak uyarlayalım cümleyi. Salt internet ortamında ulaşılan ne idüğü belirsiz bilgiler şunu demeye vardırıyor: “Her zaman, her şeye fazla çabalamadan ulaşabilirim.” Elde tutma düşüncesi insanı uyuşturduğu gibi insanın kendi kendini kandırmasından da başka bir işe de yaramıyor maalesef. Yarın, yarın, yarın, hep yarın…

    _____________________________________


    ORYANTALİZM VE TEFRİKA OYUNLARI
    Batı oryantalistliği, İslami ilimler başta olmak üzere birçok alana bulaştırdıkları birtakım fikir ve tefrika oyunlarıyla rotasından saptırma girişimini amaçlayan bir oluşumu amaçlar. Bir nevi gizli ajan rolüne soyunmak da denilebilir. Arabistan’lı Lawrence’ın ektiği fitne nasıl ussal bir düşünce olarak kabul edildiyse, batıl inanç kabul edilen birtakım unsurlar da oryantalistlerin farklı bir yoldan izlediği tefrikaların ürünüdür. Doğruyu yanlış, yanlışı doğru kabul ettirmek için Müslüman kimliğine bürünüp sahte fikirlerini aşılayan şeytanımsı ideolojilerdir bir nevi…


    Müslümanların bilimler tarihindeki hazinelerini keşfetmeye çalışan Sezgin, Batılılardaki intihalle İslam kültüründeki rivayet zincirini kıyaslarken hem Avrupalıları hem de Müslümanları eleştirir. Sezgin, kaynak zikrederek ilim yapma geleneğinin tarihte belki de ilk defa İslam medeniyetinde teşekkül ettiğinin altını her zaman çizme gereği duyar. Söyleşisinde çok kez yineler bunu.
    İslam prensiplerinin başında ‘Hak’ gelir. İster ecnebi hakkı, ister ateşe tapan hakkı olsun, kaynak zikretmede gereken dikkat verilmiyorsa hırsızlığa düşülmüş olur. “Müslümanlar ecnebi hocalardan öğrendiler, onlarla birlikte çalıştılar, komplekse kapılmadılar, aşağılık duygusu hissetmediler. Bilgiyi Aristo’dan alınca Aristo’yu düşman görmediler. Ondan büyük üstat diye bahsettiler.” Sezgin’e göre, Batılı birçok düşünür, İbn Rüşd, El Cezeri ve İbnü’l Heysem’den aldıklarını eserlerinde zikretmez, intihalcilik yaparak kaynak isimleri göstermezler. Dolayısıyla İslam’da kaynak zikretme diğer kültür diyarlarında olduğundan daha fazla özen gösterilmesini Sezgin’den öğreniyoruz. Bir zamanlar o üstün Müslümanların, Hak ile bilimi yoğuran o büyük insanların, Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmemesi beklenemezdi zaten…


    Geçtiğimiz Haziran ayında aramızdan ayrılan Fuat Sezgin’i, gelecek nesillerce okunup, eserleriyle çokça hatırlanacak bu güzel insanı rahmet ve minnetle anıyorum. Geride bıraktığı eserlerle daima akıllarda olacak…


    Perdelenmiş birtakım gerçekleri ortaya çıkarmak için İslam Bilimler Tarihi alanında bir ömür adayan Fuat Sezgin'in bizlere bıraktığı bazı tavsiyeleri...
    -Dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek!
    -Allah korkusunu tüm şuurumuzda hissetmek.
    -Masa başında oturmak ve okumak.
    -Dil korkusunu yenip hemen gramere sarılmak.


    Kitaplarla ve gerçeklerle kalınız. İyi okumalar…
  • Basım tarihiyle ilgili olabilir ama bazı fikirleri eski moda ve cinsiyetçi buldum. Buna karşın bazı naif tavsiyeleri de mevcuttu. Ne yazık ki tavsiye edilebileceğim bir kitap değil.
  • Merhaba Değerli Okurlar...

    Şimdiye kadar gözümden kaçan, ama haberdar olduktan sonra bağımlısı olduğum kitap türü: Distopya. Tabi okuduğum kitapların içine bir miktar alegori türü de kaçmış olabilir, ama hem distopik kitaplar hem alegorik kitaplar, insana dair psikolojik, sosyolojik, felsefik kavramları çok güzel eleştirdiği için ikisi arasında bir ayrım yapmadım. Okuduğum kitapların listesini, beğeni sırasına göre değil de okuma sırasına göre paylaşacağım. Aralarında hayran kaldıklarım olduğu gibi, bekletimin altında kalanlar da var. Sizden ricam, benim okuduklarım haricinde bildiğiniz, güzel sistem eleştirisi yapan distopik ya da alegorik kitaplar varsa beni haberdar etmenizdir. Keyifli okumalar dilerim... :))

    (Not: sizden gelen tavsiyeleri, ayrı bir liste olarak iletiye ekleyeceğim)

    01. Dönüşüm
    02. Hayvan Çiftliği
    03. Fahrenheit 451
    04. Cesur Yeni Dünya
    05. Dava
    06. Ada
    07. Otomatik Piyano
    08. Hayatta Kalma Güncesi
    09. 1984
    10. Uyandığında
    11. Biz
    12. Körlük
    13. Demir Ökçe
    14. Damızlık Kızın Öyküsü
    15. Mülksüzler
    16. Şato
    17. Zaman Makinesi
    18. Swastika Geceleri
    19. Gün Ortasında Karanlık
    20. Sineklerin Tanrısı
    21. Beni Asla Bırakma

    Okurlardan Gelen Tavsiyeler

    01. Aeden
    02. Saatleri Ayarlama Enstitüsü
    03. Katip Bartleby
    04. Don Quijote
    05. Görmek
    06. Labirent: Ölümcül Kaçış Serisi
    07. Gökteki Göz
    08. Vulcan'ın Çekici
    09. Gökdelen
    10. Seçilmiş Kişi
    11. Maymunlar Gezegeni
    12. Asi
  • Anne olmak dünyanın en mükemmel duygusu. Ama aynı zamanda dünyadaki en zor şeylerden biri. Hele ki ilk çocuksa ve yardım edip, yol gösterecek kimse yoksa...
    Yüzme bilmeden okyanusa dalmak gibi. Bata çıka, çırpına çırpına öğreniyorsun. Yoruluyorsun, pes ediyorsun bazen. Ama bir şekilde başa çıkıyorsun.
    Sonra anlamaya başlıyorsun yavaş yavaş. İşte asıl o zaman tadına varıyorsun.
    O zaman anlıyorsun ne harika bir varlığın sana emanet edildiğini.
    O miniğe doğruyu göstermek, hayatı öğretmek senin en önemli önceliğin. Çünkü onun için yalnızca sen varsın. Bu dünyadaki şansı da, şanssızlığı da sen olabilirsin.
    Umuyorum ki ben oğluma layık bir anne olabilirim.
    Onun iyi kalpli, güzel niyetli, bilinçli bir birey olabilmesi için elimden ne gelirse yapmak istiyorum. Herşeyden önce annelik konusunda kendimi geliştirmek...

    Bilinçli çocuk yetiştirmek adına bazı kitaplar alıp okumaya başladım. Evet, annelik içgüdülerim bana doğru olanı yaptırıyor, ama büyüdüğünde o içgüdülere dayanarak bunların üstesinden gelebilecek miyim bilmiyorum. O yüzden kendimi mümkün olduğunca hazırlamaya çalışıyorum. Kimi kitaplar gerçekten birşeyler katıyor, kimisi de anne olduktan sonra daralan ve kıymetlenen zamanımı boşa harcamama vesile oluyor.

    Eyvah Anne Oldum, bana gerçek anlamda birşeyler veren, çocuğumu yetiştirirken tekrar tekrar dönüp bakacağım bir kitap.

    Yazarı, zaten kitabı okumadan sempatimi kazanmıştı. Kendisi "Susam Sokağı"nın yazarlarından biri :)
    80 kuşağı hazır mıyız? Linke tıklayarak kısa süreliğine çocukluğumuza geri dönüyoruz :))

    https://youtu.be/xjcJuKfZGdI

    Annelerimizin kaçırmadan izlediği "Ferhunde Hanımlar" dizisinin de senaristi aynı zamanda.
    Ve aynı zamanda bir anne!
    Galiba bu yüzden gerçekçi çözümler buldum ben de kitapta.
    Her bölümde farklı bir sorun ele alınıyor. Bu sorunlara da okyanus adını vermiş ve okyanusu masallarla aşmak mottosu ile yola çıkmış. Kendi yaşadıklarını da baz alarak, çocukların belli bir durum karşısında istenmeyen bir tavır sergilemesi halinde nasıl davranılması gerektiğinden bahsediyor. Sonrasında her bölümü duruma uygun masallarla bitiriyor. Böylece yalnızca anneyi değil, çocuğu da eğitiyor.
    Çocuk bir yandan masalı dinlerken bir yandan da zihnine o tavsiyeleri sokuyor.

    Keyifli bir kitap aynı zamanda. Anneler ve anne adaylarına tavsiyedir. Sindire sindire, faydalanarak okuyun, okutun efenim :)
  • Bir süredir sosyoloji okumaları yapmak niyetiyle buradan ve bölüm mensuplarından başlangıç için kitap tavsiyeleri istedim. Hepsinin çok faydalı olacağına eminim, fakat kullandığım kütüphanede -Orhan Kemal HK- bunlar mevcut değildi. Raflara göz gezdirirken bu kitaba rastladım, ismine kısmen aşinaydım, Bu Ülke'sinden övgülerle bahsedilirdi. Hem de ders notlarıydı, içindekilere baktım, anlayabilirim diyerek tereddütsüzce aldım.
    Peki neden yarım kaldı? Bilemiyorum, başlangıç için yanlış bir seçimdi herhalde. Meriç normalde de çok konudan konuya atlarmış, bir de konuşma dili olunca iyice bağlantı koptu bende. Tamamen katıldığım noktalar da oldu, tespitinin yanlış olduğuna inandığım da. İkisine de mecbur değiliz neticede. Bazı tekrarları beni sıktı. Bıraktım, yine elime aldım, yine bıraktım. Ama en azından geldiğim sayfaya kadar değindiği yazarlarla bana bir kitap listesi daha hazırlattı. Hiç huyum olmasa da yarım kalmış vaziyette rafa kaldırıyorum. Belki bir gün bitirmeyi denerim.
  • Kitap tavsiyeleri?🤗