• Rowell bebeğimin bir kitabını daha bitirmiş bulunmaktayım ve Rowell bebeğim beynimi bulamaç ettiği için günlerdir bu kitabın incelemesini nasıl yazsam diye düşünüyorum çünkü bu kadın beni deli etti.

    Deli etmesi hem iyi hem de kötü mana da. Biraz düşünmem gerekti çünkü kitabı sevmeme rağmen bir şey eksikti bunda diye düşündüm. Eksik şeyi düşündüm ve emin olamamakla birlikte sanırım birkaç fikre de sahip oldum.

    1-) Kitap tüm Rowell kitapları gibi aşırı akıcı olduğu için eğlenceli de zannettim ama ben kitabı okurken eğlenmek yerine genel olarak sadece üzüntü hissettim. Bu bir eksiklik değil ama aynı zamanda eksiklikte. Buna az sonra değineceğim.

    2-) Konu gerçekten havada asılı kaldı. Bunun seçtiği konuyla da ilgisi var elbette.

    3-) Bu zamana kadar okuduğum ve beni en sinir eden sonlardan biriydi. (Ki bunu okuduğum tüm kitap genellemeleri içinde söylüyorum.) Kitabın kapağını öfkeyle kapattım…

    Şimdi bu üç temel şeyi göz önüne alaraktan konuşacağım. Fizikte Takyonik Antitelefon denen bir şey var ve bu telefon sayesinde geçmişinize mesaj bırakabiliyorsunuz. Bunu biliyorum çünkü fizik performansım için bu konuyu seçtim. Ve bu konuyu arkadaşlarımla sürekli tartıştık. Yani böyle bir telefonumuz olsa ve geçmişimize mesaj bıraksak ne olacak? Ne değişecek? Sonuçta geçmişimizdeki biz şimdiki biziz yani hayatımızda ne değişebilir ki? Çok tartıştık ve sonuç bir hiçe çıktı. Tabii internette yazan bilimsel şeyleri henüz okumadım ama kendi aklınızla bir mantık yürüttüğünüzde sizde bu sonuca çıkarsınız büyük ihtimalle. Hiçbir şey değiştiremeyiz.

    ‘Şimdi ne alaka bu?’ diyeceksiniz ama çok alaka. Çünkü kitapta olan buydu. Georgie, yoğun iş temposu yüzünden uzun bir süredir ailesine vakit ayıramadığı ve bu Noel’de de Neal ve çocuklarla birlikte Omaha’ya gidemediği için (yine işi yüzünden) bu bardağı taşıran son damla oluyor ve Neal ile evlilikleri tehlikeye giriyor. Sonra Georgie annesinin evinde gençliğinden kalma sabit hatlı telefonunu buluyor ve ondan Neal’ı aradığında bir bakıyor ki, geçmişteki Neal ile konuşuyor.

    Daha sonra bu telefonu Neal ile olan aşklarını kurtarmak için kullanmaya karar veriyor. Yani geçmişi değiştirebileceğini düşünüyor.

    Bu telefonun varlığından haberdar olduktan sonra bunun Rowell’ın kitabında karşıma çıkması açıkçası beni çok heyecanlandırmıştı. Onun yorumunu ve kitabın sonunu, ne değişeceğini çok merak etmiştim. Hem de fizik performansımda yardımı olur diye de düşünüyordum. Ve büyük hevesimin üzerine eklenen büyük bir hevesle daha okumaya başladım kitabı.

    Ama umduğum gibi olmadı.

    Şimdi ilk maddeye geçiş yapıyorum.

    Bu kitabın tamamının eğlenceli olmasını beklemezdim çünkü Rowell her kitabını eğlenceli yazmak zorunda değil. Ben Rowell’a bu yüzden sinirlenmiyorum zaten. Ki buna hakkımda yok. Ben sadece kitapta sadece Georgie’ye ağırlık verdiği ve diğer tüm karakterlerini heba ettiği için sinirleniyorum ona. Georgie’yi aşırı derece de çok sevdim. Rowell yine harika bir karakter yaratmış. Georgie’nin Neal için hissettiği tüm o duyguları, sıkıntıları ve korkuları taa içinizde sizde hissediyorsunuz. Georgie Neal’ın onun aramalarına geri dönmesini beklerken sizde heyecanlanıyorsunuz. Sizde bekliyorsunuz.

    Ama bu sanki monolog okuyormuşsunuz gibi. Georgie, Georgie ve daha fazla Georgie. Rowell romantizm ustası ve keşke, keşke Neal ile daha fazla sahne olsaydı. Çünkü Ben Georgie ve Neal ikilisini çok sevdim. Onların birbirini sevişlerini, Neal’ın Georgie’yi sevişini ve yaptığı tüm fedakarlıkları çok sevdim. Keşke demekten başka elimden bir şey gelmiyor…

    Ve Seth. Seth bu kitapta daha iyi biri olabilirdi. Georgie ile gençliğinden beri arkadaş ama işlerine özel hayat karıştırmama kanunundan dolayı hiç o kadar yakın olamamışlar gibi hissediyorsunuz. Yakınlarmış gibi hissettiğinizde Rowell, “Hayır, onlar yakın değiller. İnanmayın buna” der gibi araya giriyor gerçekten. Ben kesinlikle Seth’in bunu hak ettiğini düşünmüyorum. Georgie ve o daha güzel, derin ve komik bir arkadaşlığı hak ediyordu. Seth bir pislikmiş gibi yazılmayı hak etmiyordu.

    Cidden… çok yazık olmuş.

    Bunlar kitabın gidişatını benim için o kadar çok etkiledi ki, anlatamam. Kitaba kendimi kaptırmıştım ama bunlar beni her daim rahatsız etmeye devam etti. Seth’den hiç hoşlanmadım. Ve bu beni rahatsız etti. Rahatsız etmekten çok, böyle olsaydı ne olurdu sanki diye içim içimi yedi.

    Ayrıca birde öyle bir son okuyunca, iyice deliye döndüm. Çoğu kişi Rowell için hep ucu açık sonlar yapıyor, son yazmayı beceremiyor gibi yorumlarda bulunuyordu ve ben Eleanor ve Park dışında bu yorumlara katılmıyordum. Onun sonu da cidden rezaletti. Ama kitabı sevmediğim için pekte umurumda değildi. Evet, belki açık uçlu yapıyor olabilirdi ama bence güzel sonlar yazıyordu. Ama bu… bu kabul edilemez gerçekten. Hiçbir şey anlamadım. Konu yeterince havada asılı kalmamış gibi öyle bir son yazınca, ben ne okudum o zaman, tüm yaşananlar neydi? Diye bir kalıyorsunuz. Bu kadar açık uçlu da olmaz ki be Rowell.

    Bu kitapta tek sevdiğim şey, karakterler ve onların özellikleriydi. Gerçeklikleri ve duyguların karşı tarafa iyi geçirilmesi. Beş puanı sırf bundan dolayı verdim. Çünkü ne dersem diyeyim Georgie’nin hissettiklerinden etkilenmediğimi inkar edemem. Ve evlilik konusunda bana bazı yeni görüş açıları da kattı. Bunu da göz ardı edemem.

    Kitabı okurken hissettiğim hafif üzüntü çok güzeldi ama üzgünüm Rowell.

    Bu sefer olmadı… (kırık kalp)

    Dipnot: Ayrıca Pegasustan ilk defa bu kadar kalitesiz bir kitap çıktığını görüyorum. Kitabın altları bembeyaz oldu, soyuldu hep. 33 TL VERMEMİŞ OLSAM GERÇEKTEN HİÇ PROBLEM OLMAZ AMA. O kitaba o kadar para verdim ve bir zahmet iki gün elimde tutunca ölmesin dimi. Kazıkçı Pegasus. Neyse yine de sen en sevdiğim yayın olduğun için seni affediyorum.
  • Buraya kitap hakkında düşüncelerimi yazmak istiyorum yalnızca. Bu yüzden inceleme başlığı altında paylaşmak benim için biraz fazla kaçıyor ama şu düşüncelerimi paylaşmak istedim.
    Bu kitapta ki her bir sayfa da yoğun yoğun bulunan ölüm, hayat ve bunların anlamlarının sorgusu; benim de son zamanlarda içinde bulunduğum sorgunun hemen hemen aynısı. Kitabın bir çok cümlesi benim düşüncelerimden alınıpta yazılmış gibi olmasından; özellikle de cümlelerin altını çizmeye kalksam kitabı baştan sona çizmek zorunda olacağımı fark ettiğimde bir kitap ancak bu kadar her şeyi anlatabilir dedim. Ve bir çok insanında sorduğu ya da soracak olduğu sorular olduğunu fark ettim ve bana bu kitap insanlığın kitabı ve işte bu yüzden klasiklerde dedirtti. Klasikleri daha yeni yeni okumaya başlamış olan ben için de kesinlikle iyi bir ilk adım olmuş oldu. Hepsi bu kadar mükemmelse beni - hiç olmazsa kitaplarda - bekleyen anlamlı ve bir dolu dünya var. Sırf bu düşünceden dolayı yaşam daha anlamlı.
    Bu yüzden okuyun efendim. :)
  • Peki biz ne demek istiyoruz bununla? İnsanın taştan ya da masadan daha değerli olduğunu mu söylemek istiyoruz yoksa? Şunu demek istiyoruz: İnsan varolur önce. Bir geleceğe doğru atılan ve bu atılışın bilincine varan bir varlık olarak ortaya çıkar. Bir yosun, bir karnıbahar ya da çürümüş bir nesne değildir o, öznel olarak kendini yaşayan bir tasarıdır. Bu tasarıdan önce anılacak hiçbir şey yoktur. Gökyüzünde hiçbir şey anlaşılmaz ondan önce. İnsan, nasıl olmayı tasarladıysa öyle olacaktır. Olmak isteyeceği şey değil, tasarlayacağı şey yani. İstemek deyince bilinçli bir kararı anlıyoruz biz; aramızdan birçokları için kendi kendine oluştan sonra gelir bu. Bir partiye girmek, bir kitap yazmak, evlenmek isteyebilirim; ama bütün bunlar irade denen şeyden daha köklü, daha kendiliğinden bir seçmenin belirtisidir.
  • Zor bir kitap. Okuması veya anlaması değil, okuduktan sonra anlatılması zor olan bir kitap. 238 sayfanın içinde birçok olay, birçok geçmiş ve birçok kişi okunuyor. Her bir geçmiş de kaderin cilvesi olarak bir şekilde ana konuya bağlanıyor haliyle, kimi konuyu etkiliyor kimi ise ana konunun yanında kalıyor. Bu geçmişlerin bir güzelliği ise içinde az da olsa mizahi taraflar barındırması. Bu kadar çok yan hikâyeler olmasına rağmen de konudan uzaklaşmak yerine aksine konunun içine daha çok girebiliyor ve merakımız daha da artıp kitaba ve karakterlere olan bağlantımız daha da kuvvetleniyor. Aslında İhsan Oktay Anar bunu kitabın daha giriş kısmında yapıyor. Eski kelimelerle ve farklı betimlemelerle çok basit bir şeyi, sadece hangi şehirde kurguya başladığımızı söylüyor ama kolay bir şekilde de vermiyor. Tabir-i caizse lafı evirip çevirip, eski kelimelerle süsleyip bulunduğumuz şehri ancak söylüyor. Anlıyoruz ki sonucu İhsan Oktay Anar kolay bir şekilde vermeyecek bize, yan hikâyelerle ve geçmişlerle anlatıp bize verdiği kurgu gibi birçok betimlenen öğeyi de kolay yoldan vermek yerine yine farklı kollara ayrılarak, geçmişlere giderek verecek. İki düşünce geliyor insanın aklına, “Kitap hep böyle mi?” ve “Farklı bir şey okuyacağım” gibi. Farklı bir şey okumanın yanında bazı betimlemelerin birden fazla okunması gerektiği de bir gerçek. Cümleler yer yer oldukça uzun, eski kelimelerin kullanılması da ve bu tekrar okumaların da hiçbiri sıkmıyor, aksine hem o kullanılan kelimelerin kuvvetine ve anlamına vakıf olma isteği oluşuyor hem de betimlemeyi doğru anlayabilmek adına merakla beraber keyifle okunuyor.

    Dediğim gibi, 238 sayfa kadar az bir sayının içinde gerçekten de çok fazla unsur var kitabın içinde. Bu kadar çok şey anlatıp da bununla beraber ana kurguyu oluşturup ve kitaptan okuru sıkmadan aksine akıcı bir şekilde yazmak, okuru kitaba bağlamak bana göre büyük bir başarı. Bir şey de dikkatimi çekti ama kitapta ya da anlayamadım, kitabın içinde sürekli uyuma veya uyuyamama ve apış arası yoklama takıntısı var gibi. Benzer cümleleri birden fazla okuyunca bunları birbirine bağlayan bir şeyler mi var diye düşünüyorum ama sebebini anlayamadığım için de merak etmeden duramıyorum.

    Kitabın sonu da çok güzeldi, yani içindeki olaya sebebiyet veren, karakterler tarafından ulaşılmak istenilen sonuçlar ve bunların açıklanması da çok iyiydi. Kitaba her ne kadar fantastik bir havası da var desek özellikle “boşluk” için yazılanların bir gerçek olması, zaman için yazılanların da Einstein’ın izafiyet teorisinin bir nevi tarih uyarlaması dersek ve bunların yanına kıyameti de eklersek bu kısa ve çok katmanı olan kitabın aldığı başarının sebebini de öğrenmiş oluruz. Kitabın geçtiği zamana ve tarihin elindeki bilgilere göre bence çok başarılı bir şekilde ele alınmış. Geçen teoriler de hem açıklanış olarak hem de karakterlerin karşılıklı konuşmasında verilen örnekler ile bu konulara ilgisi olan veya olmayan tarafından anlaşılabilinmesi en basite indirgenmiş.
  • Aslında kitap hakkında herhangi bir inceleme yazmak niyetinde değildim, ta ki bitirene kadar. İçim biraz buruk bitirdim kitabı. Keşke biraz daha sürseydi... Bazı satırları okurken kalbim şimşek çakarcasına hızlı ve şiddetli atıyordu. Raskalnikov’un içinde bulunduğu ruh hali ve bu hallerin değişimini gözler önüne getirmek çok olağandı. Başka bir kitapta; “yazarın yazdığı eseri okumak sayesinde, yazar hakkında bir şey öğreniriz.” Burada okuduklarımız, Dostoyevski hakkında olan biten ve duygu düşüncelerini açıkça gördüğümüzdür. Raskalnikov, Dostoyevski’nin kendisini kitaba uyarlamış karakteridir! Dostoyevski’nin satırlarıyla bitirelim incelemeyi:

    Bir insanın yavaş yavaş yenilenmesinin, yeni bir hayat bulmasının, bir dünyadan başka bir dünyaya geçmesinin, hiç bilmediği yepyeni bir gerçekle tanışmasının öyküsü… ve bu öykü yeni bir kitabın konusu olabilir. Bizim şimdiki öykümüzse burada bitiyor
  • Bir kitap yazmak isterim bazen
    Yalnız zamanla ilgili bir kitap
    Zamanın nasıl da olmayışı,
    Gelecek ve geçmişin nasıl da
    Sürekli bir şu an oluşuyla ilgili.
    Düşünürüm ki herkes - yaşayan
    yaşamış
    Ve yaşayacak olan herkes- canlıdır şimdi.
    Bu meseleyi didik didik etmek isterim
    Tüfeğini boşaltan bir asker gibi.


    Yevgeny Vinokurov
    John Berger
    Sayfa 10 - YKY
  • Sapiens...

    Normalde bu kitaba inceleme yazmak istemiyordum. Ama daha okurken içimde durup dururken beliren insansal dürtü hadi yaz hadi yaz dedi. Geçenlerde bir arkadaşım bu kitabı okumak için geç kaldığı söyledi :) herkes okumuş ve hatta sıkılmış kitaptan. Herkes paylaşmış paylaşacağını konu edilmiş, tartışılmış, alıntılar üzerinde uzun methiyeler ve ağır yergiler almış ve bana da bir şey kalmamış. Klasik cümleler kurmak istemiyorum işte kitabın her insanda bıraktığı izlerin farklıligindan falan... Okuyanların içine düşen şey neyse ben de onu hissettim. Türk Eğitim sisteminin bir ürünü olarak onca zaman öğrendiğimiz ve hatta şu an öğretmen olarak öğrettiğim şeyler o kadar uzak ki İnsanlık tarihinden ve insansal bilgilerden. Nedendir bilmiyorum kitabı okurken kendimi acayip cahil hissettim. Evet bir cok şeyi yaşıyoruz biliyoruz. Geçmişimizi biyolojik tanımımızı... Ama bunları kanıksamadığımız için kendimize has yani insana has bir üstünlük bir bilmişlik her şeyi görmüş geçirmişlik karakteri içinde yaşıyoruz. Hayatı hep aynı ve hep tek bir pencereden yorumluyoruz. Ne bilimin penceresine ne çevremizdeki ne de dünyadaki insanların gözünden görme gibi bir gayretimiz yok. Dahası kendimize bile başka pencereler açmıyoruz. İçimiz dumanla doluyorsa da o dumanla yaşamaya razı oluyoruz.

    Yani bu kitap hem bana pencere açtırdı hem de baska pencereleri de aralayıp ne görüyorlar diye bakma fırsatı edindim. Keşke daha açık ve on yargısız okuyabilsek kitapları ve bakabilsek pencerelerden. Evet belki mümkün değil tam manasıyla anlamak öğrenmek bilmek. Ama penceremizin perdesini dalgalandırsa kafidir sanırım.

    Yazım incelemeden daha çok bir kişisel eleştiri oldu ama olsun. Tonlarca inceleme yazılmış benim ki de böyle olsun...

    Iyi okumalar...