İşte ondan, görüntüleri hep kendime saklarım. Bırakırım sesler havalansın içimden, sesler uzayın boşluğunda kendine yer bulsun. Ama görüntüler yalnız benim; yalnız benim gözlerimde çoğalan.
Sonunda oldu; hiç değilse bir kez olmasını istiyordum; kendimle karşılaştım. Ne zamandır yitirmişim. Geçmişim ve geleceğim birbirinden kopmuştu. Sonunda oldu; buldum ayak izlerimi.
Eve girer girmez lavaboya koşup ağladım.
Binlerce yıldır süzülüp gelen yaşamın, acının, sevincin ve aşkın coğrafyası mı beni bu duygulara itiyor, yönlendiriyor bilmem ki? Kalıtım yoluyla ele geçirmiş olmalıyım bu belli belirsiz hüznü.
Gitmiş.
Unuttuğu bir şey var; beni de alıp götürmeliydi buradan.
Seslerin ve titreyen görüntülerin arasında gözleri buğulanmış bir kadın kaldı. Mırıldanıyor işte gidenin peşinden: “Sen mutlu olmayı bilmiyorsun.”
“Biliyorum: Mutlu olmak yetinmektir. Yetinmekse ölmekten farklı değil. Onun için gidiyorum. Seni ve sesini unutmaya, kendi sesimi çoğaltmaya gidiyorum.”
“Boş ver,” dedi Hasan, “aldırma. Acı evrenseldir, zaman zaman hepimiz duyarız. Önemli olan, onu içimizde gerektiği gibi ağırlayabilmek, karşısında yenik düşmemektir bence…. Hem de bir inanç uğruna olunca….”