Attack on Titan, özünde bir kurtuluş hikayesi gibi başlasa da aslında insanın kendi içindeki canavarla tanışmasının trajik bir portresidir. Duvarların arkasındaki o klostrofobik güvenlik hissi, dışarıdaki devlerin vahşetinden ziyade, insanın cehaletle ördüğü zihinsel hapishaneleri temsil eder. Seri ilerledikçe "düşman" kavramının fiziksel bir canavardan, karşı kıyıdaki "öteki" insana dönüşmesi, izleyiciyi ahlaki bir boşluğa sürükler; çünkü anlarız ki devler sadece bedensel birer büyümedir, asıl devleşen şey ise yüzyıllardır beslenen kolektif nefrettir.
Eren Yeager’ın dönüşümü, kurgu tarihinin en sarsıcı trajedilerinden biridir. Özgürlüğü her şeyin üzerinde tutan bir çocuğun, bu uğurda tüm dünyayı (ve kendi benliğini) bir yıkım makinesine dönüştürmesi, determinizmin soğuk nefesini ensemizde hissettirir. Eren, geleceği gördüğü an aslında özgürlüğünü tamamen kaybetmiş, kendi yazdığı bir kaderin tek mahkumu haline gelmiştir. Onun attığı her adım, kaçmaya çalıştığı o "vahşi ormanın" içinde daha derin bir karanlığa batmasına sebep olurken, bizlere şu soruyu fısıldar: Bir canavarı durdurmak için başka bir canavara dönüşmek, gerçekten bir zafer midir?
Finaldeki o buruk sessizlik, savaşın ve şiddet döngüsünün insan doğasının ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğiyle bizi yüzleştirir. Isayama, çocukların o karanlık ormandan çıkarılması gerektiğini savunsa da, tarihin tekerrürden ibaret olduğunu hatırlatarak umutla nihilizm arasında ince bir çizgide yürür. Attack on Titan, sadece bir savaş destanı değil; aidiyet, günah ve sevginin en saf ama en yıkıcı hallerine dair bir ağıttır. Sonunda geriye kalan ne bir kahraman ne de bir kurtarıcıdır; sadece rüzgarda savrulan küller ve bitmek bilmeyen o trajik döngünün yankısıdır.