Benim Adım Kırmızı

·
Okunma
·
Beğeni
·
22.994
Gösterim
Adı:
Benim Adım Kırmızı
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
472
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754707111
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Baskılar:
Benim Adım Kırmızı
Benim Adım Kırmızı
Benim Adım Kırmızı
Orhan Pamuk'un “en renkli ve en iyimser romanım”, dediği Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında İstanbul'da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca, o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı'nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadırlar. Aralarından biri öldürülünce, Şeküre'ye aşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul'da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken, geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar sivri dilli bir meddahın anlattığı hikayelerle eğlenirler. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt.

(Arka kapaktan)
552 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
Öncelikle Orhan Pamuk’a bu kitabı yazma cesaretinden dolayı hayranlığım daha da arttı ve sevilmemesinin, kendisine karşı oluşturulan önyargının ve karalama kampanyasının başlamasının en büyük sebeplerinden birinin kitap içindeki bazı kısımlar olduğunu belirtmek isterim. Neler var mesela bu kısımların içinde: Kur’an’a uymayan hadislere yaptığı göndermeler, 4 hak mezhep diye kendilerini tahtta oturtmuş ve kendilerine biz hak mezhebiz diyen mezheplerin aslında kendi aralarında olan tutarsızlıklarını, uyuşmazlıklarını kurgu içinde başarılı cümleler içinde göstermesi ve bunları da Kur’an’dan ayetler ile çürütmesi takdire şayan gerçekten. Bir köpeğe bile Müslümanlar ve Kur’an arasındaki bağı, ilişkiyi aslında olan uzaklığı çok güzel örneklendirmiş ve tabii ki de bu örneklerini ayetler ile kuvvetlendirmiş. Maalesef ülkemizdeki belli bir kesim Müslüman olmasına rağmen, uydurmalara, dogmalara, hurafelere inandığı için karşısına ayetler ile ispatlar sunulunca rahatsız olurlar; ama uydurmalara vs. inandıkları için de başka bir uydurmadan yola çıkılarak bir roman yazarının da, Salman Rushdie ‘nün Şeytan Ayetleri isimli kitabı için ölümünü hak görürler hatta ülkemizde de çevirisini yapmak isteyen büyük bir kişiyi de Sivas’ta otelde “Allah’ım bu senin ateşin” diyerek yakmayı kendilerine hak görürler, keşke bu düşüncelerden kurtulabilsek de yazarlar da belki o zaman düşüncelere dokundurma gereği duymazlar.

Benim Adım Kırmızı, 1591 yılının kış aylarında, zamanın İstanbul sokaklarında, bir kahvehanesinde, bir evinde hatta sarayın hazine odasında geçen 9 günlük bir hikâye. Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı kitabını en iyimser kitabı olarak tanımlıyor ama acaba sonradan en iyimser kitabı Kafamda Bir Tuhaflık olmuş mudur onu da ayrı merak ediyorum, Benim Adım Kırmızı da denildiği kadar içinde fazlası ile iyimserlikler bulunduran bir kitap, ki ülkemiz ve dünya için de böyle olacak ki Orhan Pamuk’un en çok dile çevrilen kitabı, en çok hayranlık duyulan kitabı ve edebiyatımızın en güzel modern edebiyat örneklerinden biridir şüphesiz. Kitap içinde çok güzel edebi cümleler barındırıyor hatta Orhan Pamuk bu cümlelerinde köpeği, ağacı, parayı, kırmızı rengini hatta Şeytanı da konuşturarak (şeytan bölümündeki tespitler çok iyiydi) kurguyu bizlere sunuyor ama bu güzel cümlelerin içinde de üreme organlarının argodaki isimlerinin hiç beklenmedik anlarda yazılmasına gerek var mıydı diye de düşünmeden edemiyorum; bir taraftan bu kısımları karakterlere yakıştırırken bir taraftan da romana yakıştıramadım. Kitabın bir başka güzel yönü de bu derece edebi boyutu yüksek kısımları heyecanlı bir şekilde okutabilmesi çünkü kitaba bir nevi polisiye roman da diyebiliriz, aslında kitabı okurken katili de arıyoruz ve katili ararken aslında gizliden gizliye de Orhan Pamuk bizimle dalga geçiyor, alttan ve çaktırmadan bak katil bu derken sonra “yok hayır bu kişi kesinlikle katil olamaz” dedirtiyor, acaba Orhan Pamuk günümüzde geçen saf bir polisiye roman yazsa nasıl olurdu?

Roman konusu gereği içinde bolca resim ve nakkaş sanatına yer veriyor ve bu nakkaşların da farklı farklı düşüncelerini bizlere okutuyor. Osmanlı nakkaşlarının, bir kısmının kendilerine Acem Diyarı’ndan geçen belli başlı resim sanatından uzaklaşmalarını, minyatür sanatına duyulan ilginin yavaş yavaş azalması ile beraber Rönesans resim anlayışına ve Frenk ressamlarına özenen nakkaşların, kimi nakkaşlara göre de Frenk ressamlarını taklit etmelerini anlatıyor. İşte bu bölümlerde Acem resim sanatının artık geride kaldığının belirtilmesi ve Frenk resim sanatına duyulan ilginin başlaması ve artmasını konu etmesi ve konu etme şekli de kimi eleştirmenler tarafından Orhan Pamuk’a oryantalist tanımlaması yaptırmıştır hatta bu kitabın bizlere değil de batı için yazıldığı fikrini ileri sürüp batıda da kazandığı ödülleri göstererek görüşlerini ispatlama gereği duymuşlardır ama minyatür sanatının gerçekte de bitip Rönesans dönemi resimlerinin artık topraklarımızda yaygınlaşmasından da belli olacağı üzere bu ifadelerin aslında Orhan Pamuk’a sadece birer hakaret olduğu açıkça kendini belli etmektedir. Orhan Pamuk bunları anlatırken de zamane nakkaşlarının sorunlarına değinip kurgu içinde düşüncelerini ve kararlarını bizlere okutuyor, nedir mesela zamanın nakkaşlarının en büyük sorunları: resim sanatının en büyük günahlardan biri olarak görülmesi, nakkaşların yaptığı eserlerde bireysel tarzlarının olamaması ve bununla beraber Frenk ressamlarında yükselişte olan bireyselliğine ve tarzlarını resimde belirtebilmeleri denilebilir. Mesela dikkat edersek eğer resim sanatına az çok ilgi duyanlar özellikle eski ressamların eserlerine baktığında kimin eseri olduğunu tahmin edip bilebiliyorlar, benim en rahatlıkla tanıyabildiğim ressam içindeki karamsar havadan dolayı Hieronymus Bosch’tur ama tarihimizdeki minyatür sanatı maalesef böyle değildir, ders kitaplarımızdan tutun da birçok yerde müzelerde vs. minyatür eser görmüşüzdür ama hepsi sanki bir tek fırçadan çıkmış gibidir, çizenin herhangi bir bireyselliğini bırakma, tarzını belirtebilme özelliği minyatür sanatında yokmuş maalesef ve aslında düşününce de bu durum sanatçı için gerçekten de acı bir durumdur, kitapta da karakterimizin ağzından okuduğum “Üslup diye tutturdukları şey, kişisel bir iz bırakmamamıza yol açan bir hatadır yalnızca” cümle ile bu acıyı daha da kuvvetli hissedebildim.

Kara Kitap’ta uzun cümle örnekleri ile gördüğümüz Orhan Pamuk bu kitabında özellikle iki cümlede bu özelliğini daha da arttırmış ve 186. sayfada başlayan bir cümleyi 364 kelime ile 188. sayfada sonlandırırken, 291. sayfada başlayan bir cümleyi ise 199 kelimede aynı sayfada sonlandırmış. Kitabın bir de radyo tiyatrosu olarak uyarlaması mevcutmuş ve hala bulamadım maalesef.

Kitabın son cümlesi ise ayrı bir güzeldi, sırf son cümlesi için bile okunması gereken bir kitap.

Orhan Pamuk'u daha yakından tanımak için:
https://www.youtube.com/watch?v=AHNm0ptOMnA
472 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Nihayet Orhan Pamuk ile tanıştık. Geç mi erken mi? Bana göre tam zamanında. Bu zamana gelene kadar çok direndim ama okumayacağım diye. Sevgili Ayşe* ve NigRa bir yandan bastırırken oku diye, ben diğer yandan ayak diredim hep bu zamana. Bu tanışma da Yıldız Ecevit’in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar da etkisi yok değil tabi. Son zamanlarda kuram okumalarım devam ederken, adını sıkça duyduğum ve şiddetle okuma isteği hissettiğim Yıldız Hocanın kitabını edindim en son. Kitap açıklamalarını daha önceden yazılmış eserlerden yapıyordu. Bu eserlerden birisi de Benim Adım Kırmızı. Okuyacağız artık çare yok.

Okumaya başladım. Kapak yazısı. Aşk mı polisiye mi? Aman Allah’ım. Bir an camdan aşağıya atıvereyim şu kitabı dedim. Neyse kitap bu atılmaz ya. Aldık da hem, okumak lazım. İç sayfalara geçince ne olduğunu şaşırdım bir an. Konuşan ölüler, nefesini yüzünüze soluyan bir katil, meddahlar, nakkaşlar, bilinmeyen yerler… Kitabı 100-150 sayfa okuduktan sonra ancak taşlar yerine oturdu.

Kitap da ben anlatıcı kullanılmış. Romandaki olaylar bir yandan akarken bir yandan da sırayla romanın karakterleri kendi gözlerinden size yaşadıklarını anlatıyor. Bu karakterler arasında öldürülen bir şahıs var ve sizden katilinizi bulmanızı bekliyor. Katil de aynı zamanda bu anlatıcı karakterler arasında. Gördükleri ve düşünceleri üzerinden sizinle konuşuyor. Roman boyunca katilin peşinden koşuyorsunuz. Tabiki bu o kadar da kolay değil. Yazar ve katil sizinle dalga geçiyor. Yazar romanın içine bir de güvenilmez anlatıcı yerleştirerek okuyucunun işini iyice zorlaştırmış. Tam katil bu dediğiniz an da bir kişinin düşüncelerini öğreniyorsunuz ve tüm düşündükleriniz alt üst oluyor.

Romanının ana kurgusu bu şekilde ilerlerken yan kurgu da bir de aşk hikayesi ilerliyor. Bu kadarla da sınırlı değil tabiki. Romanda geçen olaylar 1591 yılında yaşanıyor. Ana karakterler nakkaş ve olaylar nakkaşhane etrafında dönüyor. Nakkaşların sanatlarına bağlılıklarını, nakkaşhane kültürünü soluyorsunuz. Aynı zamanda bu nakkaşlardan bir çok eski üstadın çizdiği minyatürlerin hikayelerini öğreniyorsunuz.

Daha neler neler. Meddahlar, saray hazineleri, tasavvuf, ölüm, şeytan, yaşam, sanat.. Bunlar çok güçlü bir dil ve gerçekçi olarak anlatılmış. İki, üç sayfayı bulan cümleler var bazı bölümler de. Kitap bazı okuyuculara zor gelebilir ama bence dili o kadar da ağır değildi. Benim edebiyat için bir düşüncem vardır; cümleler, kelimeler okuyucuyu yormamalı, okuyucuyu yazarın anlattıkları yormalı, diye. Bu kitabı da tam bu düşünce üzerine buldum.

Kitapla ilgili bir diğer düşündüren konu da anlatılan hikayelerin ve kişilerin doğru olup olmadığı olduğu. Postmodernizmde tarihin yeniden yazımı çok kullanılır. Bazı kişileri araştırdım ve gerçekten yaşadıklarını öğrendim. Yazarın resme derin ilgi duyduğunu biliyoruz. Bu hikayelerin tamamını doğru ve bir kültürün öğeleri olarak kabul edebiliriz. Yine de roman bu, doğruluktan yazarın sorumluğu yok. Postmodernizmle ilgili bir diğer konuda kadim hikayeler ve dinsel öğeler üzerinden yapılan ironidir. Dini bilgime göre, yazar bu topa hiç girmemiş ki , birçok düşünce içinde kitabın içinde kaynak vermiş.

Kitap da bir okuyucu ne isterse hepsi var. Aşk, polisiye, sanat, bilinmez diyarlar, roman sanatının yenilikleri, kadim hikayeler, okuyucu konuya dahil etme, edebi doygunluk, güvenilmez anlatıcı. Biraz zor okunuyor ama her okuyucunun eserden keyif alacağını düşünüyorum.
--------------------------- Yoğun Spoiler içerir---------------------------------

Neyse genel bir tanıtım yazısı yazdık. Bundan sonra kitabı okuyanlarla dertleşelim biraz. Yahu şu katil olayı beni mahvetti. Hele şu üçkağıtçı Kelebek yok mu, ne pis adammış ya. Keşke katil o çıkaydı. Ben Zeytin’i sevmiştim. Gariban kendi halinde bir adamdı.

Dedim ya kitabı 100. Sayfada anlamaya başladım diye. Hemen bizim üç nakkaşın bölüme döndüm. Tek tek okudum. Beni kitapta en çok çarpan bölümlerde onlar oldu. Şu kelebeğin dediğine bakın;

“Onun bakışı ve idraki ile sınırlanarak beni anlamaya çalışmayın ve size doğrudan ben
söyleyivereyim kim olduğumu. Elimden her şey gelir. Eğlenerek ve gülerek, Kazvinli eski
üstatlar gibi çizer, renklendiririm. Gülümseyerek söylüyorum: Herkesten iyiyim Ve sezgilerim
doğruysa eğer, Kara'nın buraya geliş nedeni olan müzehhip Zarif Efendi'nin kaybolmasıyla
benim hiç mi hiç alakam yoktur.” s. 81/Kelebek

ve hemen arkasından söylediği cümle;

“Çok çalışırım ve severek çalışırım. Mahallenin en güzel kızıyla yeni evlendim.
Nakşetmiyorsam onunla deliler gibi sevişiriz. Sonra yine çalışırım. Demedim bunları. Büyük
bir meseledir, dedim. Eğer nakkaşın fırçası kâğıdın üzerinde harikalar döktürüyorsa, karısına
girince aynı şenliği kopartamaz, dedim. Tam tersi de doğru olup, karıyı mutlu ediyorsa
nakkaşın kamışı, kâğıdın üzerinde öteki kamış sönük kalır, diye ekledim. Nakkaşın hünerini
kıskanan herkes gibi, Kara da bu yalanlara inanıp sevindi.” s. 81 / Kelebek

Tam bir güvenilmez anlatıcı var karşımızda. Bildiğin yazar okurun kafasını allak bullak etmiş. Sinirli bir de bu Kelebek, tam profesyonel katil.

“Bu kıskanç nakkaşlar kalabalığının iftiralarını, sırf ciddiye aldığı için, bu budala Kara'nın, o
Çerkez kafasına hokkayı indirmek geldi içimden.” s. 82/Kelebek

Sonra Zeytin’e geçtim. Zeytin’inde son cümlesi efsane. Hiçbir katil söyler mi bunu. Zarif Efendi’nin öldüğünü duyduğunda verdiği tepki.

“Allah’ım sen bizi koru.” s. 97/Zeytin

Allah’ı var Leylek bir pislik yapmadı. Bu konuşmalardan sonra Zeytin’i kenara koyup, Kelebek’i birinci plana yerleştirdim. Katille ilk karşılaştığımız bölümü tekrar okudum. Şu iki cümleden katili üsluptan yakalayacağımızı anladım.

“Üslup diye tutturdukları şey, kişisel bir iz bırakmamıza yol açan bir hatadır yalnızca.”

“Kar, benim imzam olarak görülebilecek bütün izleri örtüp yok etmiş. Bu Allah’ın da üslup ve
imza konusunda benimle ve Behzat'la aynı fikirde olduğunu kanıtlıyor. “

Tekrar Kelebek’e geldim. Şu cümleden imzaya önem verdiği anlaşılıyor ama nasıl güveneceksin.
“Çünkü hakiki yetenek ve hüner, altın ve ün sevgisiyle bile bozulmaz. Hatta, doğrusunu
söylemek gerekirse, bana olduğu gibi, para ve ün hüner sahibinin hakkıdır ve onu aşka
getirir. “ s. 76 /Kelebek

Aklımda deli sorular. Devam ettim okumaya. Leylek’in savaşla ilgili birçok resim yaptığını biliyoruz ve eniştenizin ölmeden önce okuyucuya attığı kazığa bakın.

“... senin de gençliğinde çizimine katıldığın topların, tüfeklerin, çadırların hepsi;.... hepsi,
hepsi yok olacak."s. 197/Enişte

Leylek de yeniden devreye girdi derken Üstat Osman neyseki yeniden imdada yetişip bizi üslup konusuna geriye döndürdü.

“ Çok gururludur; bu da, imza atacak kadar kendini küçük görebiliyorsa bunun görülmesini ve
bilinmesini ister, attığı imzayı saklamaz anlamına gelir.” s. 295/Üstat Osman - Zeytinin
Sıfatları

“ Musavvir Günahkâr Mustafa Çelebi diye imza attığını gördüm. Çünkü bir üslubum var mı,
yok mu, olmalı mı, varsa imzayla ortaya konmalı mı, eski üstatlar gibi saklamak mı,
alçakgönüllü imza atmayı mı atmamayı mı gerektirir gibi meselelere kafayı takmadan
imzasını gülümseyerek ve bir zafer duygusuyla atar.” s. 300/Üstat Osman - Leylekin Sıfatları

Yine Leylek devreden çıktı ve nihayet at çizimi. Hiç düşünmeden çizen Kelebek, üçkağıt yapan Leylek ve kuşkuyla farklı bir çizim yapan Zeytin.

“Atı çizişimden kim olduğumu anlayabildiniz mi?
Bir at çizmem istendiğini işitir işitmez, yarışma olmadığını, çizdiğim attan beni teşhis etmek
istediklerini anladım. Kaba kağıda yaptığım at alıştırmalarımın zavallı Zarif Efendi'nin
cesedinin üzerinde kaldığının farkındayım. Ama bir kusurum, bir üslubum yoktur ki benim
çizdiğim atlara bakıp kim olduğumu bulabilsinler. Bundan emindim emin olmasına, ama yine
de atı çizerken bir telaşa kapıldım. Enişte'nin atını çizerken, kendimi ele verecek bir şey
çizmiş olabilir miydim? Şimdi farklı bir at çizmeliydim. Bambaşka şeyler düşündüm bu sefer, "kendimi tuttum" da kendim olmadım.
Ama ben kendim kimim? Nakkaşhanenin üslubuna katılmak için kendi içindeki harikaları
saklayan biri miyim ben? İçindeki atı bir gün zaferle çizecek biri mi?”s. 321/Katil

Tam 321. Sayfada netleştirebilmişiz katili. Hala içimizde bir şüphe olmasına rağmen artık başka bir veri yok gibi. Sonradan öğrendik ki “Allah’ım sen bizi koru.” İnancının kaybetmiş. İronini kralı değil de ne bu? Aynanın diğer tarafına baktığınız da bambaşka bir anlam. Yine katilin konuşmalarından önceden savaş resimleri çizdiğini de öğrendik.

Bu kitap aklıma geldiğinde iki şeyi hatırlayacağım ilk önce. Birisi bu ironi ikincisi de güvenilmez anlatıcının katil ben değilim deyişi. Bunlar efsane işler. Ustalık böyle bir şey heralde.

Herkese Keyifli okumalar dilerim.
  • Masumiyet Müzesi
    8.2/10 (1.912 Oy)1.800 beğeni6.805 okunma1.726 alıntı44.767 gösterim
  • Kar
    8.0/10 (905 Oy)912 beğeni3.582 okunma1.049 alıntı18.874 gösterim
  • Baba ve Piç
    7.8/10 (1.407 Oy)1.236 beğeni6.284 okunma641 alıntı21.023 gösterim
  • İnce Memed 2
    9.3/10 (1.586 Oy)1.781 beğeni4.752 okunma1.254 alıntı15.397 gösterim
  • Kafamda Bir Tuhaflık
    8.4/10 (1.169 Oy)1.139 beğeni3.770 okunma912 alıntı20.489 gösterim
  • Karamazov Kardeşler
    9.1/10 (1.859 Oy)2.204 beğeni5.847 okunma8.037 alıntı57.865 gösterim
  • Ustam ve Ben
    8.3/10 (1.146 Oy)1.122 beğeni4.357 okunma471 alıntı15.413 gösterim
  • Gazap Üzümleri
    9.0/10 (1.867 Oy)2.156 beğeni5.979 okunma3.646 alıntı63.961 gösterim
  • Anna Karenina
    8.8/10 (1.797 Oy)2.148 beğeni6.887 okunma4.840 alıntı55.231 gösterim
  • Madame Bovary
    7.7/10 (1.379 Oy)1.249 beğeni6.698 okunma2.061 alıntı41.153 gösterim
552 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Orhan Pamuk'un 60 dile çevrilen romanı. Bu şekilde tanımlarsak daha mı etkili olur bilemiyorum. Ancak, ben kitabın ilk cümlesi ile etkilemek isterim okuyacakları;
"Şimdi bir ölüyüm ben, bir ceset, bir kuyunun dibinde."
Unutulmayacak bu cümle ile okuyucuyu selamlayan, içine çeken, meraklandıran ve kendisine hayran bırakan bir kitap Benim Adım Kırmızı.
Konuya kısaca giriş yapmak niyetindeyim. Çünkü romanı neresinden anlatırsam anlatayım özetlemiş gibi olacağım. Bu nedenle olayların başlangıcından bahsetmek yeterli olacaktır okuyacaklara bir fikir vermeye.
Bu kez 1591 yılından sesleniyor Orhan Pamuk, İstanbul'un karlı dokuz gününden. Kitap, en iyi nakkaşlardan Zarif Efendi'nin öldürüldüğünü kendi ağzından anlatmasıyla başlıyor. Ve bu kısa ama etkileyici giriş sonrası asıl konu olan katili aramaya başlıyoruz.
Dört yıl önce savaşa giden kocasının dönmesini bekleyen iki çocuklu Şeküre artık umudunu yitirmiştir ve yeniden evlenmek ister. Bu nedenle babası Enişte Efendi tarafından Osmanlı Padişahı için yapılacak gizli bir kitap hazırlığına yardım eden ünlü nakkaşları (Zeytin, Leylek ve Kelebek) gizlice izlemeye başlar. Bu esnada Enişte'nin yeğeni Kara İstanbul'a geri döner. Kara, gençliğinden beri Şeküre'ye aşıktır. Zarif Efendi'nin ölümü sonrasında nakkaşlar arasında büyük bir korku olur. Herkes bir şüpheli bulma derdindedir. Ancak kimsenin gizlice hazırlanan kitaptan haberi yoktur...
Eserde herkesi konuşturuyor Pamuk. Herkesin düşüncelerini, duygularını okuyoruz; Şeküre'nin, Kara'nın, Zarif Efendi'nin, bir ağacın, kırmızının hatta katilin bile! Bu da daha heyecanlı bir hale getiriyor kitabı emin olun.
Renklerle görmenin nasıl olduğunu da benimsetiyor okuyucuya yazar. Öyle ki kitabın adını da uzun süre düşündüğünü, ilk düşündüğü ismin İlk Resimde Aşk olduğunu (okuyanlar neden bu ismi düşündüğünü anlayacaktır) ve sonra Benim Adım Kırmızı'ya karar verdiğini anlatıyor bir röportajında.
İslamda yasak tabusunu da korkusuzca ve açık yüreklilikle yazıyor, Batı'nın resim anlayışını ayrıntılarıyla okuyucuya sunuyor, İslami kültürden alıntılar yapıyor Orhan Pamuk. Ve bunu yaparken karakter kurgusu ile de büyülüyor.
Bir aşk romanı olduğu düşünülse de elinize alınca öyle olmadığı anlaşılan; dini, ihaneti, sanatı, resmi ve daha fazlasını içtenlikle konu edinen güzel bir roman okuyacaksınız..
520 syf.
·10 günde·Beğendi
Ocak ayından beri #heraybirorhanpamuk okuyoruz. Tanımaya çalıştık, kimi eserlerinde sınırlarımızı zorladık algılamak için, ama eminim güzel bir yol aldık. Yorum videom :
https://youtu.be/w2urX_97k18
Temmuz ayı kitabımız benim lisedeyken ilk okuduğum Orhan Pamuk kitabı ‘Benim Adım Kırmızı’ idi. Ve şimdiye kadar en çok sevdiğim, bir üçüncüye tekrar okurum dediğim bir eseri oldu
İstanbul’un eski sokaklarında, 1590’lı yıllarında geçen, tarih, sanat ve cinayet çemberinde kurgusu olan bir eser. Ortaçağ İslam minyatür ve resim sanatına dair, o zamanki evlerde kullanılan eşyalara, yiyeceklere dair birçok satırla mest oldum. Özellikle sanat tarihine ilgisi olanların çok seveceğini düşünüyorum.
Padişahın sipariş verdiği kitabı nakışlarıyla süsleyen nakkaş ustaları, aralarındaki ilişki, merkezinde bir cinayet ve suçluyu arama, hatta bir aşk romanı da diyebiliriz. Yine Orhan Pamuk’un zengin hayalgücü ile yoğrulmuş, birçok araştırma ve okumanın ürünü olan aynı zamanda da dünya çapında en çok okunan eseri.
Bence Benim Adım Kırmızı ile Orhan Pamuk’a bir şans verin
Youtube kanalım : https://www.youtube.com/user/ayseum
552 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Sizlerde benim gibi büyük beklentilerle başladıysanız muhtemelen 'hayal kırıklığı' ile sonuçlanacaak olan kitap. Olaylar özenle seçilmiş fakat olay kurgusunun yavaşlayıp hızlanması insanı kitaptan soğutuyoorr.Kitabı övgülerin çokluğu nedeniyle, sıkıla sıkıla, ama sonuna kadar okudum.
Üsluba diyecek yok fakat ben söylediğim nedenlerden ötürü sevemedim.. Okuyup bitirebilenini tebrik ediyorum
552 syf.
Orhan Pamuk'u sadece medyadan, haberlerden bilirdim. Okuduğum tarza çok uzak bir yazar ve ben de arada tarzımı değiştirip farklı kitapları okumaya çalışırım. Ama sanki polisiye kitabı okudum ve ustalıkla yazılmış. Katili tam buldum diyorum yok o değilmiş. Bu defa hııh buldum işte diyorum o da değil sonuçta ben bulamadım :) Önemle söylemek isterim ki gerilim ve polisiye en sevdiğimdir. Çok başarılıydı Pamuk. Anlatımı, kurgusu müthişti.

Bu okuduğum ikinci kitabı oldu ve devamı gelecektir benim için. Her ne kadar düşüncelerimiz farklı olsa da ben onun yazarlığına saygı duyuyorum ve devam diyorum.

Kitapta ayetler bulunmakta ve bu ayetlerle hurafe dediğimiz veyahut çelişkiler var deriz ya mesela mezheplerde. Pamuk sanki bir din alimi gibi Kuran-ı Kerim'den Allah'ın kelamı ile ne güzel örneklerle cevap vermiş. Bu kısımda da çok başarılı buldum. Öz güven bu olsa gerek...

Kitabın dili biraz ağır bu sebeple okurken ilk başlarda zorlandım fakat sonradan arap atı gibi koşmaya başladım. Kitabı bir ayda bitirmeme bakmayın çünkü aynı anda 5 - 6 tane kitap okurum. Son zamanlarda ağırlık verip bitirdim.

Ağaç konuşur, İblis konuşur, kelebekler konuşur... Konuşanlar konuşana kitaba çok güzel farklılık katmış bence. Osmanlı döneminde geçiyor olaylar. Bakalım sizler katili bulabilecek misiniz? ;) Edebiyat okudum çok şaşırıyorum kendime :)) Adam bu işi çok iyi biliyor.

Özetle, kitabın dili biraz ağır fakat hikayesi, kurgusu harikaydı. Gizemli polisiye gibi bir kitap ve edebi daha ne olsun...
552 syf.
·26 günde·8/10
Benim adım mathmazel. 1k dan sesleniyorum sizlere. Dili ağır olsa da gayet akıcı olan bu romanı okumalısınız. Şeytanı kendi dilinden,katili kendi dilinden,öleni kendi dilinden dinlemelisiniz. Ve herkesin kendince haklı sebepleri olduğunu anlamalısınız. Gereksiz muhabbetler olsa da kitapta ( hani film izlersiniz pat diye saçma sahneler girer değiştirmeye çalışsanız da artık olan olmuştur aynen öyle :) ) yine de şans vermelisiniz.

Holiganlaşmanın getirdiği çatışmaları yaşayanların ve kurbanların dilinden dinlemelisiniz. Ve doğru diye tutturduklarımızın aslında başkaları için pek de doğru olmadığını farketmelisiniz. Kendi doğrularımızla kendi uslubumuzu oluşturduğumuzu, ve bu uslup kıyafetinin sadece bize uyan bir kıyafet olduğunu keşfetmelisiniz. İnandığımız dinin, benimsediğimiz ideolojilerin, okuduğumuz kitapların, anlattığımız hikaye ve masalların aslında kendi benliğimizle şekillendiğini ve herkeste farklı durduğunu görmelisiniz. Her insanın, her mahlukun, her şeyin aslen küçük bir kainat olduğunu kavramalısınız. Bana benzeyen bendendir demek yerine benden farklı olanlar ile biz ruhunu yaşamalısınız.

Kainatı yaradanın gözü ile aslında bizden ne istiyor görmelisiniz. Yaradanın dünyaya bakısı ve aşkını farketmelisiniz. Yarattığı biz eserlerinin hangi puzzle parçası olduğunu aramalısınız. Ve kainatın iyisi ve kötüsü, artısı ve eksisi, edepli ve edepsizi, sevgisi ve nefreti ile yaradanın resminin bir parçası olduğunu dikkatle ve hayretle izlemelisiniz. Ve bu harika esere baktıkça kendi sonsuzluğunuza açılan kapıdan girmelisiniz. Ölümünüzün yeniden doğuş olduğuna şahit olup ham bir meyvenin olgunlasma süresini beklediği gibi ölümü hasretle beklemelisiniz.

Benim adım mathmazel.gerçek adımın ne önemi var. Ben bu resimde bir yerlerdeyim. Yerimin neresi olduğunu bir tek ben bilsem yeter. Birgün bu meyve de olgunlasıp düşecek. Ölümüm olgunlaştığım gün olsun.
552 syf.
·22 günde·7/10
Okumaktan nasibini alamamış kız kardeşimin proje ödevi olan bu kitaba başlama mesuliyetini istemeyerek de olsa aldığımda ona iyilik mi yoksa kötülük mü etiğimi bilmiyordum. Kendim için de daha önce Orhan Pamuk'un herhangi bir kitabını okumadığımdan tedirgindim, çünkü bu modern Türk klasiği edebiyatına ait kitabın; ağır dilli, eski dönemlerde geçen, Orhan Pamuk'un "benim en renkli ve en iyimser romanım" dediği fakat benim için pek de öyle olmayan okurken çok zorlandığım, çok sıkıldığım, biter misin artık diye sorular yönelttiğim bir kitap oldu ve kitaba hissettiğim bu duyguların kesinlikle kitabın bir eksikliğinden değil de benim seçme kitaplarımdan çok farklı olduğundan kaynaklandığının farkına vardım. Ben daha çok fantastik veya bilimkurgu veya daha hafif dilli edebiyat ürünlerine kendimi verdiğimden bu biraz fazla geldi belki ilerde tekrardan okuduğumda bu incelemeyi okur ve her günün insanın dünya görüşünü ve hobisini, zevklerini değiştiren bir etken olduğunu fark ederim ve şimdiden öyle olacağını biliyorum. Zaten kitaba başlamadan geçen araştırma süresince okuduğum yapılan inceleme ve yorumlarda da dilin ağır olduğunu, pek de ilgi alanıma girmeyen tarihi bilgilerle donatılmış olduğunu herhangi birinin okumakta zorlanabileceği gibi şeyler yazıyordu ve ben Orhan Pamuk ile ilk tanışma eseri olarak bunu seçtiğimden tam da okuduklarım gibi oldu ama işte abla yüreği... Başlarken sararsa devam ederim olmazsa bırakırım fikriyle girdiğimden ilk cümlesi tarafından fethedildim. " ŞİMDİ BİR ÖLÜYÜM BEN, BİR CESET, BİR KUYUNUN DİBİNDE." İşte böylece anladım ki beni ağır ama bir o kadar da heyecanlı bir polisiye kitabı bekliyor böylece devam ettim, başladığım işi bitireyim dedim. 21 karakterin, hepsini ayrı ayrı kendi dillerinden, okumak ki - üslup bir hata idi- yazması kadar zor oldu sizi temin ederim. At'ı kendi dilinden, Ölüm'ü kendi dilinden, Şeytan'ı, Kadın'ı, Ağaç'ı, Köpek'i, Katil'i, Ölü'yü ve hepsini kendi dilinden, kendi iç dünyasından okurken her birinin üslubunu tanımıştım ki artık 59 bölümlük bir kitabın herhangi bir kısmını açıp okuduğumda kimin olduğunu, o anda kimi dinlediğimi az çok çıkarabiliyordum. İstanbul doğumlu yazarımız Orhan Pamuk için, okumak ve yazmak dahil olmak üzere her işin bir zorluğu var mesela bunlardan biri de nakkaş... Nakışın getirdiği zorluklardan daha çok nakkaşlığın getirdiği zorluklar var.. Birbirini küçüklüğünden beri tanıdıkları halde kötülüğünü isteyen, kıskanan, öldüren, kibrinden herkesi küçük gören bu çeşit çeşit nakkaşa yer ayıran bu kitapta; yapıların ve duvarlaın süslemesinden sorumlu bu ustaların, dilinden Allah kelimesini düşürmedikleri kadar Allah'ın yasakladığı çoğu şeyi de elini kolunu sallaya sallaya yapıyorlar oluşu ile bu ikili karakterleri konu alıyor işte Benim Adım Kırmızı. Zetin, Kelebek ve Leylek. Kitabın gerçek karakterleri. Yakın arkadaşlarından Zarif'in esrarengiz ölümünden mesul tutulan insanlar- nakkaşlar. Polisiye kitabı okumanın verdiği heyecandan olsa gerek kitabımın araları hep kağıtlar ile doluydu bol bol karakterler hakkında not alıp KATİL DİYECEKLER BANA kısmındaki cümlelerle kıyaslamak için. Gerçekten sağ gösterip soldan vurmak bu olsa gerekti hep masum, namuslu bir adamı suçladım kitap boyunca - son kısımlara kadar. Bu üçlünün en fazla AT resmederken sonda kullandıkları cümleleri ile aşk yaşadım kitabın en anlamlı kısımlarıydı bana göre. At resmedilmesi istenen bu üçlüden Zeytin atı resmedikten sonra "HARİKA BİR AT ÇİZERKEN O HARİKA AT OLURUM BEN." sözü, yine Kelebek'in "HARİKA BİR AT RESMİ NAKŞEDERKEN HARİKA BİR AT RESMİ NAKŞEDEN BAŞKA BİRİ OLURUM BEN." sözü ve Leylek'in "HARİKA BİR AT RESMİ ÇİZERKEN ANCAK KENDİM OLABİLİRİM BEN." sözü katili bulma yolunda büyük bir ipucu idi yani en azından benim için öyle oldu. Kitanın okuduğum 8. baskısının sonunda yazarın sonsözü ve sanat-tarih krnolojisi bulunması belki işin meraklıları için anlamlı olabilir ama dürüst olmak gerekirse ben orayı okumadan kitabı sonlandırdım. Kitabın ön kapağında bir nakkaş nakış yapıyor arka kapağında ise Firdevsi'nin Şehname'sini süslemek için Şah Tahmasp tarafından yaptırılmış bir adam ile bir kadının minyatürü var. İncelememi kitaba başlarken endişelendiğim sorunun cevabı ile sonlandırmak istiyorum ve kesinlikle kardeşimin yerine okumakta iyi yapmışım! Benim şahsi fikrim olarak lise 3 öğrencisi için ağır olan bu kitabın okunmasını beklemek zaten ayrı saçmalık birde işin içine bu kişinin doğru düzgün okumadığını da katarsak. İyi ki ben okumuşum ve yıllar sonra şuan ki fikrimce otuzlu yaşlarımda tekrar okuyacağım bu kitapta bakalım o vakit hangi duygular ile dolacağım.
552 syf.
Gençlik yıllarımda var olan Orhan Pamuk antipatim nedeniyle okumakta yirmi yıl kadar geç kaldığım bir roman oldu Benim Adım Kırmızı. Kitabın YKY baskısını okudum. Bunu söylememin sebebi, kitabın sonundaki Pamuk’un sonsözü. Bu sonsöz kitabın konusuyla ilgili ayrıntılar içermiyordu ama kitabın yazılış hikayesini anlatıyordu. Bir romancı gözüyle baktığımda 1590’larda geçen bu kitapta bile Pamuk’un hayatından biyografik pek çok şeyi barındırdığını okuyuverdim. ( 1590-1950 ), Anne Şekure, çocuklar Şevket ve Orhan, British Library'de geçirilen zamanlar, resim ve ressamlık macerası vs. )

Girişte söylemiştim; uzun yıllar Pamuk’tan nefret edenler ( ve okumayanlar ya da eleştirmek için okuyanlar ) taifesindendim. Artık öyle değilim. Elbette her fikrine, her roman tekniği ve diyaloğuna katılmamakla birlikte gayet başarılı bir romancı olduğu kanısındayım.

Gelelim, Benim Adım Kırmızı’ya…

Tipik bir postmodern roman var karşımızda. Ölülerin ve eşyaların dahi konuştuğu, bir bölümü anlattığı bir roman. Roman tekniği ve akıcılık adına başarılı bir roman. Devrin özellikleri ( bazı abartılarla birlikte ) iyi verilmiş. Ancak cinsellik konusu ölçüsünü aşmıştı diye düşünüyorum.

Pamuk'un İslam ve resim gibi zor bir konuya girdiğini söylemem lazım. Aslında İslam ve resim yerine Müslümanlar ve resim de denebilir. Zira, dinimizin resme bakışı ile asırlar boyunca Müslümanların resme bakışı farklı şeylermiş gibi düşünüyorum. Bugün resme, kitaptaki Erzurumiler gibi bakacak olursak dünya hayatından silinip gitmemiz, kabile misali, ilkel bir hayat yaşamamız gerekir.

Bir yazarı kendi eserleri arasında yarıştırmak gibi bir durum söz konusudur. Bu anlamda Benim Adım Kırmızı, Pamuk’un iyi romanlarından birisi...
552 syf.
·Beğendi·10/10
KAMU SPOTUDUR

Sigarayı bıraktıktan sonra tek bir sigara içmeden, İstanbul’da ,elle ve dolmakalemle yazılmış bir roman.( Ben aksine artırdım okurken . Kamu spotudur: Sigara sağlığa zararlıdır.)
Bir ceset sesiyle başladı her şey, şaşmayın çünkü bir ağaç da anlattı kendini , bir köpek de, ben “şeytan” diyerek araya giren şeytan da ,katilin kendisi de ( katil diyecekler bana diyerek ve onu teşhis edemeyişimizle eğlenerek )
Üç nakkaş Kelebek, Zeytin ve Leylek ... Onlar da anlattılar cinayeti, diğer nakkaş Zarif’in başı kesilerek öldürülüşünü. Ben en çok “kırmızı”nın olayı anlatmasını sevdim: “ Kırmızı olmaktan ne de mutluyum! İçim yanıyor; kuvvetliyim; fark edildiğimi biliyorum; bana karşı koyamadığınızı da...... Seyredin beni; ne güzeldir görmek. Yaşamak görmektir. Her yerde görünürüm. Hayat benimle başlar, her şey bana döner, inanın bana. “ Ben tabi ki inandım , saflığımdan değil en sevdiğim renk kırmızıdır da ondan
Romanın kalbini de unutmayalım : Şeküre... Bohçacı Ester’le Kara’ya mektuplar yollayan,güzel, fettan kadın, esas kadın
Postmodern okumak böyle uzun sürer işte, hele O. Pamuk’sa, yersiz ve gereksiz tek sözcük bulmazsınız, doldurma cümleler asla yoktur, şu cümleyi atlasam diyemezsiniz, anlatım kusursuz, kurgu mükemmel...
Orhan Pamuk eleştirerek hadsizlik ettiğimin elbette ki farkındayım
552 syf.
·6 günde·Beğendi
"Şimdi bir ölüyüm ben, bir ceset, bir kuyunun dibinde. Son nefesimi vereli çok oldu, kalbim çoktan durdu, ama alçak katilim hariç kimse başıma gelenleri bilmiyor."
Bu satırları her nerede okursanız okuyun, kendinizi bir filmin sahnesinde veyahut bir rüyada kurban seçilmiş olarak görebilirsiniz. Gerçek olan ile hayal arasında sürüklenen bir insan gibi nefes alan karakterler ,ilk satırından nerede ve ne halde olduğumuzu az çok kestirmemize sebep olan, ama bir yandan da mantığımızın sınırlarını zorlayan bir kitaba hoşgeldiniz.

Metinler arasında bir oyunseverlik olarak algılayabileceğimiz kitapta, 19 karakter ve her birisinin ağzından kendi hayatlarını, doğrularını, aşklarını, hırslarını görebiliyoruz. Öyle bir kitap düşünün ki sizi bütün karakterler üzerinden ilmek ilmek işleyerek katili bulmaya sevkederken resimlerin içine girerek kendini kaybeden renkler alemine sürüklesin. İçinde kaybolacağınız aynı zamanda kendinizi bulacağınız bu dünyada kimler yok ki.. Köpekler, şeytanlar, katiller ve hatta ölüler. Yani artık sayfaları çevirdikçe hem ölü, hem köpek hem de katil olabilirsiniz. Çok karakterin olması sizin gözünü korkutmasın aksine sizi sürükleyecek tek bir renk vardır o da; kırmızı ki kitabın sayfalarını çevirdikçe karşınıza çıkacak renklerden birisidir. Siyah beyaz dünyanın içinde asıl tonunu arayan renk, Osmanlı nakkaşlarının elinde özünü bulacaktır.
Ah ne kadar güzeldir çocukken haksızlığa uğrayıp, yatağa yatıp ağlaya ağlaya uyuyakalmak.
Ne kadar çok seversiniz sevin, insanın hiç görmediği bir yüzü yavaş yavaş unutacağını da anladım...
Bir mektup, diyeceğini yalnız yazıyla demez. Mektup, tıpkı kitap gibi koklayarak, dokunarak, elleyerek de okunur. Bu yüzden akıllı olanlar, oku bakalım, mektup ne diyor derler. Aptallar ise oku bakalım, ne yazıyor derler. Hüner yalnız yazıyı değil, mektubun tümünü okumakta.
Orhan Pamuk
Sayfa 47 - İletişim Yayınları
Bir an önce cesedimi bulsunlar, namazımı kılıp, cenazemi kaldırıp beni gömsünler artık! Daha önemlisi katilim bulunsun! O alçak bulunmadıkça istiyorlarsa en muhteşem mezara götürsünler beni, huzursuzluk içinde mezarımda döne döne bekleyeceğimi, hepinize inançsızlık aşılayacağımı bilmenizi isterim. Katilim olacak orospu çocuğunu bulun, ben de size öte dünyada göreceklerimi tek tek anlatayım! Ama katilimi bulduktan sonra ona mengene aletiyle işkence edip kemiklerinden sekiz onunu, tercihen göğüs kemiklerini, yavaş yavaş çıtırdatarak kırmanız, sonra da o iğrenç ve yağlı saçlarını, işkencecilerin bu iş için yapılmış şişleriyle kafatasının derisini delerek, tek tek ve bağırtarak yolmanız gerekir.
Orhan Pamuk
Sayfa 12 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Benim Adım Kırmızı
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
472
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754707111
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Baskılar:
Benim Adım Kırmızı
Benim Adım Kırmızı
Benim Adım Kırmızı
Orhan Pamuk'un “en renkli ve en iyimser romanım”, dediği Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında İstanbul'da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca, o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı'nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadırlar. Aralarından biri öldürülünce, Şeküre'ye aşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul'da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken, geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar sivri dilli bir meddahın anlattığı hikayelerle eğlenirler. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt.

(Arka kapaktan)

Kitabı okuyanlar 4.303 okur

  • Dilan
  • Elif GÜRSES
  • Başür Güney Acat
  • Gökhan
  • Mustafa Çiftçi
  • Volkan şirci

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0.1 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları