Yani nasıl desem, Blood Meridian üzerine düşündükçe ilk aklıma gelen şey, bunun bildiğimiz anlamda bir roman olmadığı; daha çok insan zihninin sınırlarını zorlayan, içine girdikçe yön duygusunu kaybettiren bir tür karanlık deneyim olduğu. Cormac McCarthy burada hikâye anlatmaktan çok dünyayı soymuş gibi; dekoru, güven hissini, ahlaki rehberi, hatta bazen anlamı bile ortadan kaldırıp geriye sadece çıplak bir varoluş bırakıyor. Bu yüzden metni okurken “ne olacak” sorusu zamanla önemini kaybediyor, onun yerine “burada ne tür bir gerçeklik var” sorusu kalıyor. The Kid bu dünyanın içinde tuhaf bir şekilde merkezde gibi görünse de aslında merkezsizliğin kendisini temsil ediyor; yani o bir kahraman değil, bir sabit nokta hiç değil, daha çok olayların arasında sürüklenen bir bilinç parçası gibi. Onun pasifliği bile aktif bir seçim gibi değil, sanki dünyanın yapısı gereği mümkün olan tek duruş gibi hissediliyor. Bu durum beni sürekli şu düşünceye itiyor: McCarthy aslında karakterleri yazmıyor, onları bir tür kozmik mekanizmanın içine bırakıyor ve o mekanizma kendi mantığıyla çalışıyor. Bu mekanizmanın en rahatsız edici yüzü ise Judge Holden. Onu anlamaya çalışmak bile başlı başına bir kayma hissi yaratıyor çünkü o bir insan karakter gibi davranmıyor; daha çok fikirlerin bedene dönüşmüş hali gibi. Onun konuşmaları bir tartışma değil, bir tür ontolojik baskı. Sanki dünya onun söylediklerine göre şekilleniyor ya da en azından o öyleymiş gibi davranıyor. Burada şiddet sadece fiziksel bir eylem olmaktan çıkıyor ve bilginin, dilin ve hatta varoluşun kendisine karışıyor. Bu noktada Friedrich Nietzsche’nin düşünceleri zihnimde otomatik olarak yankılanıyor çünkü Nietzsche’nin değerlerin mutlak olmadığı fikri burada çok daha uç bir yere taşınmış gibi. Ama önemli fark şu: Nietzsche’de bu