“Ağabey, kendini okurlara tanıtman lazım” dediler.
Kendimi sosyal medya hesabından şöyle tanıtmışım;” Para kazanmak için doktor, keyif almak için gezgin, dünyaya iz bırakmak için yazar.. Hayvansever, insansevmez, yardıma gönüllü, sıradan biri..”
Ana özelliklerim bunlar işte.
Onun dışında ne yazabilirim?
Birbirini çok seven ve bu sevgi için gelenekleri bir kenara atıp birbirine kaçan bir anne babanın son çocuğuyum. Benim küçüklüğümde televizyon yoktu- daha doğrusu bir yerlerde belki de vardı ama bizde yoktu- elektrik yoktu, musluktan akan su yoktu, fırından ekmek yoktu ama gaz lambasının titreyen ışığı altında, çatlaklarından ateşlerin duvarda dans ettiği bir teneke sobanın üstünde palamutlar vardı, o palamutlar patlarken televizyon yerine muhteşem masallar anlatan bir baba, hayallerimiz ve sevgi vardı.
O hayallerden çokça hikayeler çıktı.
Yazmaya lise dönemimde başlamıştım aslında. Ama başladığım pek çok iş gibi onu da tamamlayamadım. Belki o dönemde yazmayı bırakmamış olsaydım bugün Türkiye’nin en büyük roman yazarlarından biri olabilirdim. Ama eğer bugün edebiyat camiasında ‘Deniz Arslan’ damgası yoksa, benim yerime Nobel’i başkaları alıyorsa, tembelliğim ana sebeptir.
Kırkından sonra doktorluk bana artık keyif vermemeye başlayınca, İzmir’de yayın hayatına başlayan İlkses gazetesinde, serbest yazar olarak yazmaya başladım. ( Serbest yazar; para almadığı için canı istediğinde yazan kişidir) Oradaki Genel Yayın Yönetmenim Erdal Erek’in üzerimde emekleri çoktur. Keskin uçlu yazılarını yuvarlaması, “Hocam şurası şöyle olsa..” diye nazikçe düzenlemeleri, “Hocam, tüm gazete dört gözle yazınızı okumak için bekliyoruz” şeklinde motivasyonları beni “her gün düzenli yazan, çalışkan biri” haline getirdi. O sayede de daha kolay yazmaya başladım.
İlk kitabım olan “Afrika’da bir Deniz”in yazım hayatımda iyi bir başlangıç olmasını diliyorum.
Kendi hakkımda söyleyeceklerim bu kadar. Umarım sizleri tatmin etmişimdir.