Monitöre uzun uzun baktım. Nerden başlamalıyım? Sadece yazıyla değil sesle de soruyorum. Duyacak kimse olmasa da sesimi kendime dikte ederek yankıdan medet umuyorum. Hani "Bi yerden başlamak lazım!" deriz ya! Zaten her yazı kendi içerisinde yüzlerce başlangıç içerir. Kimi hangi satırda yakalarsa yazı, o kısım, o kişi için başlangıçtır. O halde daha fazla yormuyor, başlıyorum.
Yıllar evvel başka bir kitabı okurken "Şairdir, tez ölür!" başlığı altında Nilgün Marmara, Kaan İnce, Zafer Ekin Karabay ve İlhami Çiçek'le (isimleriyle de olsa) tanıştım. Bu şairlerin ortak yanları erken yaşta intihar ederek ölmeleriydi. İntiharlar oldum olası beni sarsar. Yazıya yalnızca İlhami Çiçek'in fotoğrafı konulmuştu. Hâlâ bir canlı gibi ruh taşıyan fotoğraftaki bakışlar içime işledi. Bir an Cahit Zarifoğlu'nun çok sevdiğim bir fotoğrafını hafızamdan çekip yanına koydum. Bir aynılık vardı. Hızlıca ismini yazıp şiirine; Satranç Dersleri'ne ulaştım. Ne yalan söyleyim, Cahit Zarifoğlu'nun şiirlerinde adını koyamadığım, beni ele geçiren ne ise bir benzeri karşımda duruyor beni kıskıvrak yakalamak için fırsat kolluyordu. Korktum.
O gün bugün şiirin baş tacı edildiği her ortamda İlhami Çiçek'i andım. Ruhuna selam edip bir Fatiha bağışladım. Onu, şiirini öylece çok yakınsı bir yabancılıkla, anlamadan, anlamaya çabalamadan, derinlemesine nüfuz etmeden bir sarhoşlukla sevmek yetti. Yetmiş olmalı çünkü ona yaklaşmaya çalışmadım. Ta ki ona muhabbetim olduğunu bilen büyük bir edebiyatçı ağabeyimin bana "İlhami Çiçek Türk Şiirine Buruk Bir Armağan" kitabını hediye edene kadar. İnsan hakikatte yalnızca kendine kırılır. Öyle mahcup sordum kendime: Neden bu kitaptan haberin olmadı? Dur, coşma hemen, şimdi olduysa böylesidir iyi ve doğru olan. Bir şeyde, ilk, yanlış olanı ayrımsama hastalığı da baş