1877-1927 yılları arasında yaşamış Amerikalı dansçı Isadora Duncan’ın yaşam öyküsünü okudum.
Günümüzde modern dans olarak adlandırılan sanat dalının hiç bilinmediği bir dönem.
Kaskatı korse giyilen, ağır şapkalar takılan kadın giyiminin karşısında uçuş uçuş tüller içinde sahnede yalın ayak doğaçlama dans eden, kafasını Antik Yunan mitolojisine, Hellenistik kültüre takmış, doğadan ilham aldığını söyleyen genç bir kız.
İrlanda göçmeni yoksul, babasız bir ailenin en küçük kızıdır Isadora. Kardeşlerinin çaldığı piyano eşliğinde dans ederek ve büyük bir sanatçı olmanın hayalini kurarak geçer çocukluğu.
Anne, parasızlıktan dört çocuğunu toplar, Avrupa’ya kapağı atarlar.
Paris’te beş parasız, derme çatma pansiyon odaları, sefil tiyatro kumpanyaları ve turneleri.
Isadora’nın içindeki ışık, hani ne denir, yıldız ışığı, kolayca dikkat çekmesini sağlar.
Sahneye çıkar.
Kısa sürede şöhret olur.
Dönemin en önemli entelektüel kesimi onu el üstünde tutar.
Paris’te Rodin’le tanışır.
Colette onu her gün izlemeye gelir ve ona hayranlık mektupları yazar.
Berlin’de Zweig, Nabokov, Gorki gibi isimlerle arkadaş olur.
Avrupa’nın büyük kentlerinde saygın bir konuma yükselir, küçük kız çocuklarına yönelik dans okulu açar, dans eğitmenliği yapmaya başlar.
Son derece sıra dışı bir kişiliktir Isadora.
Şöyle ki, yoksulluktan gelmesine rağmen aç gözlü değildir.
Bayağı zevklerden uzak, doğuştan entelektüel bir yapısı vardır.
Özgür yetiştirilmiştir.
Dansın, kadın özgürlüğünü temsil ettiğini savunur.
Ayrıca dansın bale gibi kalıplara sokulmasından hoşlanmaz.
Evliliğe tamamen karşıdır.
İki çocuğunu da evlilik dışı dünyaya getirir.