Sınır boyunda yankılanan o uğursuz haberle her şey saniyeler içinde anlamını yitirdi. Kornişlerde asılı solgun mavi perdelerden süzülen güneş, artık odayı aydınlatmıyor; sadece içerideki devasa boşluğu yüzümüze vuruyordu.
Ağabeyimin ölümü, sadece bir canın gidişi değil, ailemizin üzerine serilen o ağır ve karanlık sessizliğin başlangıcıydı.
Ben, kendi bedensel noksanlığımla gölgelerde yaşamaya alışmışken, kendimi bir anda ağabeyimin mirası, törelerin dayatması ve Leyla'nın donuk bakışları arasında buldum. Ama bu hikâyede asıl trajedi, bir kısırlık raporunun yırtılan parçalarında ve meşelerin bile feryatları duymayacağı o Issız yamaçta gizliydi.
Sadakat, ihanet ve sahte babalıklar arasında sıkışan bir adamın; gerçekleri elleriyle parçalarken, yalanlara sığınarak kurduğu o puslu dünyanın öyküsü...
"Herkes kendi içine döndü ve bu ağır yükün altından bir an evvel kurtulmak istedi. Ama bazı yükler vardır ki, insanı mezara kadar takip eder"