Mor Şemsiye bizi 1930’ların Atina’sına, çocuk gözlerinden görülen bir dünyaya götürüyor. Küçük Eleftheria’nın yaşamı, ailesi, kardeşleri ve çevresindeki insanlar aracılığıyla o dönemin atmosferini sade ama etkileyici bir şekilde anlatıyor.
Okurken beni sarsan bir cümleye rastlamasam da, kitabın sıcak dili ve samimi anlatımıyla keyifle ilerledim. Yoksulluk, umut, aile bağları ve çocukça hayaller iç içe geçmişti. Özellikle “mor şemsiye”nin sembolü, hayal gücü ve özgürlük hissini güzelce yansıtıyordu.
Bir çocuğun iç dünyasına bu kadar doğal bir şekilde girebilmek, yazarın en güçlü yönü bence. Sayfalar su gibi aktı, sanki geçmiş bir zamandan anlatılan bir hikâyeyi dinliyormuşum gibi hissettim.