artık hayatının başka bir evresindeydi. bir süreliğine, üretken vatandaş rolünü oynamaktan gurur duymuştu. insanların onda bıraktığı parçalardan kurtulmuş, gerçeklerle ilgilenmeye başlamıştı. sonbaharda, bir seçimde oy kullanmıştı. her sabah evinin verandasına gazete bırakılıyordu.
genç robinson'ın kaldığı oda washington meydanı'na bakıyordu. bir koridor gibi dar ve uzundu. enoch'un hikayesi aslında bir insandan ziyade, bir odanın hikayesiydi.
o akşam, enoch odasına çıktığında arkadaşları onu ziyarete gelmişti. çok konuşmayı seven tipik sanatçılar olmaları dışında göze batan pek özellikleri yoktu. herkes bu sanatçı tiplemesini az çok bilir. dünya tarihi boyunca bu insanlar odalarda toplanıp sürekli konuşmuşlardır. sanat eserlerinden büyük tutkuyla, bazı zamanlar da hararetle bahsederler, bu eserlere olduğundan çok daha fazla anlam yüklerler.
sandalyelerine gömülüp, kafalarını bir sağa bir sola sallayarak saatlerce konuştular. çizgiler, renkler ve kompozisyon hakkında, defalarca konuşulmuş şeylerden bahsettiler.
...sonra başına bir şey geldi. elbette başına bir şey geldi. bu yüzden winesburg'e döndü ve biz de bu yüzden onu tanıyoruz.
başına gelen şey bir kadındı. böyle bir şey olması gerekiyordu. fazla mutluydu. onu new york'taki odasından çıkmak zorunda bırakan bir şey olmalıydı. akşamları, güneş wesley moyer'ın ahırının ardından batarken ohio sokaklarında bir oraya bir buraya yürüyen silik, ufak bir figür olarak yaşamaya başlamasına sebep olan bir şey olmalıydı.