Sınıfıma girdiğimde her sabah karşılaştığım o pırıl pırıl gözler, aslında her biri birer istikbaldir. Bir öğretmen için çocuk, sadece bir öğrenci değil; bir annenin duası, bir babanın umudu ve vatanın yarınıdır.
Nihal Olçok’un, oğlu Abdullah Tayyip ve eşi Erol Olçok’un ardından kaleme aldığı bu eseri okurken, bir eğitimci olarak değil, bir evlat yetiştiren olarak sarsıldığımı hissettim.
Bu kitap; bir yas günlüğü değil, bir onur vesikası ve en önemlisi, bir annenin yarım kalan ama tamamlanmış hikayesidir.
Evladını kaybeden bir anneye ne denir? 'Başın sağ olsun' mu? Benim başım sağ değil ki, yarım kaldı.
Biz öğretmenler, sınıfta bir çocuğun parmağı kanasa içimiz cız eder. Nihal Olçok’un bu cümlesi, kaybın sadece bir boşluk değil, bir eksik kalma hali olduğunu o kadar çıplak anlatıyor ki...
Bir sınıf listesinde bir ismin üzerinin çizilmesi değil, o ismin sonsuza dek kalbin en derin odasına mühürlenmesi bu.
Ben onu vatanına aşık, bayrağına sevdalı büyüttüm. O da bu sevdayı canıyla mühürledi.
Sınıflarımızda verdiğimiz Vatan Sevgisi dersinin, bir gencin şahsında nasıl ete kemiğe büründüğünü görüyoruz burada. Abdullah Tayyip, henüz bir üniversite öğrencisiyken, babasının elini bırakmadan ölüme yürürken aslında en büyük dersi verdi. Bizim müfredatlara sığdıramadığımız o sadakat duygusunu, o gece bir evlat bizzat yaşadı.
Erol, Abdullah'ı bana değil, vatanına emanet etmişti aslında. Ben emanete iyi baktım mı, onu tarih söyleyecek.
Bir öğretmen olarak her yıl yeni emanetler alırım. Ama bu cümledeki emanet kavramı çok daha kutsal bir boyutta. Kitap boyunca Nihal Olçok’un o metaneti, evlat acısını bir şehadet gururuyla harmanlaması, bizlere sabrın ve vakarın en yüksek mertebesini gösteriyor.
Şehitoğlu Şehit, sadece 15 Temmuz’u anlatmıyor; bir annenin