Genç yaşımda, yalnızlığın ve güçsüzlüğün ağır yükü altında iç çekiyorum. İlerlemek için attığım her adım, bir çıkmazın eşiğine getiriyor beni; mirasımı devam ettirme umudu ise giderek soluyor. Kendi değerim, bu denli derin bir çöküşü hak edecek kadar silik mi? Geçmişin kıymetli izlerini çiğnemiş olmanın bedelini mi ödüyorum? Belki de bu, gerçekten bir lanetin gölgesidir üzerimde...
Sessizliğin ve karanlığın kuytusunda, saatlerce düşüncelere dalıyorum. Zaman akıp giderken, zihnimin karanlık dehlizlerinde kayboluyorum. Artık kendimi üstün insanlarla kıyaslamaya cesaret edemiyorum. Onların öğretilerini kirletmemek adına, kendi ruhumla hesaplaşıyorum; gerçek benliğim, ancak gecenin en koyu saatlerinde uyanıyor. Artık rüyalarımda dağların doruklarına tırmanıyorum. Ufka uzanan sonsuzluğa bakıyorum. Ve bazen derin vadilerde, sarmaşıklardan örülü bir el bana doğru uzanıyor.
“Dikkatli ol,” diye fısıldıyor gizemli bir ses, “vadilere düşersen, bir daha asla yükseklere çıkamazsın” diye haykırıyor! Her sabah uyandığımda, sırt üstü yatıp gözlerimi tavana dikerek düşünüyorum. İçimdeki belirsizlik hâlâ dağılmış değil; aydınlık bir yanıt bulmak için hâlâ karanlıkta yolumu arıyorum.