ESRA ERDEM -SIR ÜÇGENİ
Bu kitap aslında sıradan bir "geçmişten gelen sırlar" hikâyesi gibi başlıyor ama ilerledikçe çok daha derin bir yapıya dönüşüyor. Olayların merkezinde Mine, Sinan ve Aylin üçgeni var. Yazar, karakterlerin geçmişte yaptıkları seçimlerin ve sakladıkları sırların bugünü nasıl etkilediğini oldukça akıcı bir dille aktarıyor. Kitap, Mine'nin hayatındaki rutin sessizliği bir anda bozan karşılaşmayla açılıyor. Mine'nin uzun yıllar boyunca üzerine toprak attığı, unutmaya çalıştığı sırlar bir bir ortaya çıkmaya başlıyor. Özelikle Sinan'la karşılaştığı sahne çok önemli; çünkü o sahne sadece bir eski sevgiliyle karşılaşma değil, yıllardır gömülü kalan bir geçmişin gün yüzüne çıkışı aslında.
Sinan'ın dönüşüyle birlikte Mine'nin sakladığı gerçekler teker teker çözülüyor. Bu noktada yazar, okuyucuyu geriye dönüşleri besliyor. Mesela, Mine'nin Sinan'ı neden yarım bıraktığını ve o dönemdeki korkularını öğrendiğimiz kısımlar çok etkileyici. Bu anlarda karakterin iç dünyasındaki çatışmalar öyle canlı anlatılıyor ki, okuyucu kendi hayatındaki pişmanlıkları ile bağ kurabiliyoruz.
Aylin'in hikâyeye dahil oluşu olay örgüsünü daha da derinleştiriyor. Mine'nin yanında masum bir arkadaş gibi görünen Aylin'in aslinda içten içe taşıdığı sırların ve duyguların varlığı ilerleyen bölümlerde ortaya çıklyor. Örneğin, Aylinin yüzündeki gülüșün ardında gizlediği kırgınlıkların ve yalnızlığın anlaşılması, Mine ile kurduğu dostluğun da daha dramatik bir hâl almasına yol açıyor.Kitap boyunca bir mezar sahnesi var ki, burası olay örgüsünde bir dönüm noktası. O mezarın başında dile getirilen cümleler, sadece kaybedilen bir insan değil, yıllarca konuşulmayan, içte saklanan duyguları da temsil ediyor. 0 sahnede hem Mine hem de Sinan'in içsel yüzleşmeleri okura geçiyor.
Son bolümlerde