Bahçeye çıktığımızda, yönünü batıya çeviren güneş narenciye ağaçlarının arasından süzülerek yüzümüzü ısıtıyordu. Hakan’ın elimi tutuşu, buz tutmuş ruhuma tesir etmiyordu. Yasemin’in ölümü, göğsümde açılan bir uçurum gibiydi – dipsiz, karanlık, soğuk… Ansızın bacaklarım kontrolüm dışında hareket etmeye başladı. Koşmaya başladım, ama nereye? Gözlerimdeki yaşlar dünyayı bulanıklaştırırken, kulaklarımda yalnızca kendi kalbimin çılgın çarpıntısını duyuyordum. Hakan’ın “Sema! Dur!” çığlıkları, suyun altından gelen boğuk sesler gibi ulaşıyordu bana. Ayaklarımın altındaki toprak sürekli yer değiştiriyor, her adımımda yeni bir çukur açılıyordu. Omuzum birine çarptı, belki de bir ağaca… Fark etmedim. Koştum… Koştum… Sanki Yasemin’in intiharının gerçekliğinden kaçabilirmişim gibi. Sanki yeterince hızlı koşarsam, zamanı geri sarabilirmişim gibi. Ama biliyordum ki ne kadar koşarsam koşayım, o karanlık gerçekten asla kaçamayacaktım.