Bu bir roman değil, insanın kendi ruhsal anatomisine yapılan soğuk, derin bir keşif yolculuğu. "Zâfir," klasik bir hikâye anlatımından uzak duruyor; aksine, bütün olay örgüsünü ve gerilimi Zâfir Apartmanı adını taşıyan o devasa, sur benzeri yapının atmosferi üzerine kuruyor. Benim için bu kitap, modern insanın içine düştüğü döngüsel zamanın ve bilincin hapishanesini anlatıyor.
Apartman içindeki yaşam, olaylarla değil, her gün tekrarlanan psiko-ritüel döngülerle akıyor; adeta her şey önceden yazılmış ve biz sadece bir kere daha yaşıyoruz. Kitabın ilk birkaç bölümünde bu durağanlık hâkimken, Hasan'ın kaçışıyla birlikte akış, dış dünyanın cazibesine ve tehlikesine doğru kayıyor. Yeni tanıştığı Saliha figürü üzerinden yozlaşmış olsa da canlı bir hayata geçiş yapan Hasan, varoluşsal arayışın sadece duvarlar içinde değil, yeni kimlikler ve ahlaki seçimler arasında yaşandığını görüyor.
Kitap, tutsaklığın duvarlarla değil, insan ilişkileri, arzular ve ihtiraslarla da kurulabileceğini gösteriyor.
Bu yapıttaki figürler, bildiğimiz anlamda derinlikli karakterler değil; onlar, yazarın ele aldığı felsefi hâllerin vücut bulmuş halleri.
Hasan, düzenin ve rutinin temsilcisi; kaçış planları kurarak tutsak akla meydan okuyan, en sonunda da eyleme geçen figür.
Halil, isyanın ve yaratıcılığın mimarı; kendi kurduğu düzene başkaldırarak kendini gösterme arzusunu haykırıyor.
Savaş ise ebedi mücadelenin arketipi; onun için yaşam, durmaksızın devam eden bir ölüm ve yeniden doğuş döngüsü.
Zâfir, tüm bu kaosun ve düzenin yöneticisi, mekânın sisli otoritesini temsil ediyor.
Dış dünyada tanıştığımız Saliha ise, arzu ve tehlike üzerine kurulu bir yaşamı, dış dünyanın cazibesini ve acımasız kurallarını simgeliyor.
Zambak'ın sonsuz acısı, Faruk'un seçici şifacılığı ve İbrahim'in döngüsel tedariki