Metin Üstündağ’ın kalemiyle tanışanlar bilir; o, az sözle çok yara açmayı, en basit kelimeleri en derin kederlerin hizmetine sunmayı çok iyi başarır.
Zemheri, ismine yakışır bir ayazı taşır içinde. Ancak bu soğuk, dışarıdaki kardan değil; insanın içindeki o bitmek bilmeyen, bazen bir özlemle bazen de bir gidişle mühürlenen ıssızlıktan gelir.
Bu kitap, sadece bir şiir toplamı değil; bir insanın en savunmasız anlarında kendi kalbine tuttuğu bir aynadır. İşte bu hüzünlü yolculuktan ruhuma değen, sızısı baki kalan bazı duraklar:
Metin Üstündağ, bu eserinde kelimeleri adeta birer kış gecesi fısıltısı gibi kullanıyor. Okurken insan, paltosunun düğmelerini ilikleme ihtiyacı hissediyor; çünkü dizeler doğrudan doğruya çıplak kalan umutlarımıza üflüyor.
Herkesin bir kışı vardır,
bazısınınki hiç bitmez.
Bu dizeyi okuduğumda, takvimlerin ne dediğinin bir önemi kalmıyor. İnsanın içinde öyle bir mevsim yerleşiyor ki, dışarıda çiçekler açsa da o içindeki kar tanelerini dindiremiyor. Üstündağ burada, kronolojik zamandan kopup duygusal zamana hapsolmuş ruhları anlatıyor. Kayıpların, gidişlerin ve telafisi olmayan özlemlerin dondurduğu o meşhur hiç bitmeyen kış...
Sesin nerde kaldıysa yankın orada ölsün.
Belki de kitabın en can yakıcı, en sitemkar ama bir o kadar da kabulleniş içeren dizesi bu. Birine seslenmekten yorulmanın, o sesin karşılık bulmamasının yarattığı yorgunluk... Yankının ölmesi, bir umudun sessizce defnedilmesidir.
Şair, burada gururla karışık bir kederi, bir vazgeçişi o kadar yalın anlatıyor ki, okurken insanın boğazında bir düğüm oluşuyor.
Kendi sesimden üşüyorum.
Bazen yalnızlık öyle bir boyuta ulaşır ki, insan kendi sesini bile yabancı bir rüzgar gibi algılar. Bu dize, mutlak yalnızlığın tanımı gibidir. Kişinin kendinden başka