• Her insanın hayatında kesinlikle okuması için tavsiye ettiği kitaplar vardır. Bende bu kitabı bunların içine ekliyor. Mehmet Akif müthiş dil hakimiyetini vatan aşkına ve din anlatılarına zamanın sorunlarına değinerek anlatması beni çok etkiledi.
  • Atsız'ın kaleminin politik kitaplar ve katı makaleler yazma yeteneğini fantastik dalında da biz okurlara karşı büyüleyici bir anlatım daha sergilediği bir kitap. İncelemeye başlamadan önce tarih hocama selamlarımı göndermek istiyorum, ampulcu adama Ruh Adam okutup Atsız hayranı yaptım, alayım alkışları.

    Üstad'ın satırlar arasına çoban salatası üzerine tuz misali serpiştirdiği, elmas değerinde fikirleri fantastik kurguyu gölgelendirse de reenkarnasyon mükemmel bir şekilde işlenmiş.
    Askerliğe tapan, insanlık tarihini harp tarihinden ibaret sayıp 'savaş olmasa yeryüzünde milletler değil hırsız çeteleri türeyecek ve insanı hayvandan ayıran erdemler doğmayacak. ' deyip, zamanının subay ve halkının gözdesi cumhuriyete karşı çıkan ve fikirlerinin çok sonraları anlaşılacağını düşünen( Atsız'dan izler 1*) bir kralcı.
    Harp tarihi derslerinden birinde Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa için 'Türk harp tarihinin son büyük simasıdır.' demesiyle beraber gelsin linçler deyip her birine aduket çeken Selim Pusat kralcı olmasını birinci sınıf askerlerin padişahcılık altında yetişeceği gerekçesine dayandırmıştır. Plevne meselesini bir asker değil de politikacı edasıyla düzeltmesini söyleyen albaya karşı verdiği cevap ise tanıştığım her insana merhabadan sonra ruh adam'ı okudun mu dememe, Pusat'ın rüyalarıma girmesine sebep olmuştur.
    "Çanakkale ile Sakarya'nın askeri sonuçları değil, siyasi neticeleri mühim olmuştur. Plevne'de ise askeri bir netice vardır. Dersimiz harp sanatı olduğuna göre hükümlerimizi askeri zihniyetle vermek doğru olur kanaatindeyim!"

    Tarihi roman başlığı altında verilmiş olsa da Ruh Adam gittikçe derinleşen anlamları oluşturan bir sembolizm yuvasıdır.Bu kitap kendisiyle başbaşa kalmış bir yüzbaşının yine kendisiyle verdiği savaşı anlatır.

    İncelememe Selim Pusat'ın yasak aşkına yazdığı birkaç mısrayla son vermek isterim.

    Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
    Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
    Pervane olan kendini gizler mi alevden?
    Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu.
    (...)
    Mehtaplı yüzün Tanrı'yı kıskandırıyordur.
    En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.
    Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur;
    Kalbin işidir, zorla görülmez bu güzellik.

    Askeriyete tapıp aşkı gereksiz gören bir adamın aşktan yataklara düşüşünü de okurlara gösteren ironi ve sembolizmle dolu olağanüstü bir eser.
  • Halbuki ne şeytanı azizim ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması ... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey :"Hakikatleri görmekten kaçma itiyadı var..."
    Sabahattin Ali.... Her şeyi bu kadar nasıl muazzam dile getirmiş.. içimizdeki şeytanı,ihtiraslarımızı, acılarımızı, korkularımızı, sevinçlerimizi, yüzleşmekten korktuğumuz gerçekleri ve daha nice nice durumları... Kaçmaya çalıştığınız her şeyi, bahanelerin ardına sakladığınız gerçekliklerle yüzleştiriyor sizi, hem iyisiyle hem kötüsüyle önünüze seriyor tüm gerçekleri.
    Kitabın en can alıcı yönü de bu değil mi zaten? Herkesin 'İçindeki Şeytanı"okuyucuya sunması, acılarla yaşanan aşkı, olay kurgusu içinde titizlikle işlemesi, muhteşem karekter tahlilleri ile şaşırtmadı Sabahattin Ali...
    Oysa kolay olan şeyi herkes başarır. Mühim olan zorluklarla mücadele etmek değil mi zaten? Kitabı en baştan okuduğunuzda kendisinden bile aciz genç bir adamın "Aşkına, sevgisine" ihtirasları uğruna sahip çıkamayıp, sevdiği kadından vazgeçmek zorunda kalması anlatılıyor. Kendi kendime düşünmeden edemedim :"Bir insan nasıl bu kadar hata yapar ve yapmış olduğu hataları nasıl görmezden gelebilir?" Üstelik yapmış oldugu hataları tekrar tekrar yapmaya devam edecek kadar kör... Zavallı, zavallı Ömer... Duygularını uç yaşayan Ömer... Hayallere dalan ama hayallerinden öteye gidemeyen Ömer... Macide'ye en büyük haksızlığı yapan Ömer... Yapmış olduğu hataları "İçindeki Şeytanı" bahane edip kendi hatalarını görmezden gelmeye çalışan Ömer... Olaylar o kadar gerçekçi bir şekilde anlatılıyor ki, iliklerinize kadar yaşamanız mümkün. Karekterlerin acılarını o kadar yoğun hissediyorsunuz ki acılarına ortak oluveriyorsunuz. Bazen farkında olmadan gözleriniz dolabiliyor. Bu kadar acıya göz göre göre nasıl dayanılabilir diye aklınızdan geçirmeden edemiyorsunuz...Okuduğum en değerli kitaplar arasına eklemeden edemeyeceğim... Kitapta altını çizecek o kadar çok cümle var ki.. Acılar, çaresizlikler, hatalarla, dolu cümleler.... Okunmalı, yürekten okunmalı... Yüreğinizle okuduğunuz zaman bu kitabı işte o zaman çok iyi anlayacaksınız...
  • Büyük bir aile dramının içinde küçük bir aşk hikayesiyle karşılaşırken iç sayfalarında, anlatımının duruluğu ve akıcılığına kapılıyorum; İçimdeki Şarkı'nın.

    Büyük bir hüznü aktarmış olsa da satırların içinde, okudukça huzur buluyorum. Zihnime kısa bir es verip bu tür kitaplarda durulup durulup coşuyorum. Aslında bakmayın öyle huzuru yakalayıp sakin bir kafa bulduğuma.

    Öyle iç yaralayıcı hikaye ki bu; kimi yerlerinde kendimi buldum. Özellikle aile olmanın, birbirine tutkun olmanın, arkadaşlığın ve arkadaştan öte sevginin hafifçe dokunuşunu hissediyorum sayfalar arasında gezindikçe.

    Sevgili @oskeaydn ın o taze kalemiyle geçmişe gidip geldim. Bağlılığı, aşkı bir kez daha keşfettim.

    Hani bazen öyle şarkılar dinlersiniz de işte bu o şarkı, ruhumun şarkısı dersiniz ya işte o şarkıyı bir gün karşınıza çıkan hayatınızın aşkına sunarsınız. Sonra bir gün şarkının bir notasını içinizden çıkarır, 'benim şarkım; içimdeki şarkı' diye armağan edersiniz.

    O armağan tadında duygulu, yüreğe dokunabilen, acıtan bir kitap okudum. Ruhumdaki yara izlerini bir kez daha belirginleştiren.

    Mısra ve Funda'nın hikayesini anlatan bu duru kitabı çok sevdim. Özellikle son zamanlarda böyle kitaplar okumaya ihtiyacım varken.

    Yazmaya devam @oskeaydn. Takdire şayan bir adım atmışsın. Umarım bu vakitten sonra koşa koşa yazarsın.
  • Fantastik kitaplardaki ejderha aşkına katkısı büyüktür.Wattpad çıkışlı yazarlara bir önyargı oluşmuş olsa da kesinlikle dışında tutulmalı.Fantastik yazmak zor iştir.Keyifle okunan 4 kitaplık serinin ilkinde Renda ikizlerinin Üç Krallık Akademisine kabulü ile başlıyor.Kendilerine mühürlü hayvanları ile iletişimleri,kendilerini kesfedişleri,savaşları, etkileyici fantastik kitaplar arasında yer almalı.
    Serinin devamını büyük bir merakla bekliyorum.
  • { Dayak Arsızı }

    Her kitap bilinmez kapılara, yollara götürür; ben tamı yaşadım galiba bu kitapla. Sadece içime isli buğular bırakan bazı hisler var; yaz güneşinde üşüten duygular.. onlardan bahsetmek istiyorum. Ama çok da uzatmayacağım.
    Sonuçta, karakterlerin nasıl beni etkisi altına alıp " acaba, acaba olabilir mi böylesine deli ve filozof ruh, acaba böylesine ince ve naiflik ne derece sarabilirdi kişinin çevresindekileri? " vb. sorularımla kimseyi meşgul etmek istemem.

    Her kitabın bi' tokat atma şekli vardır. Kimi kitaplar agresif tokatlar atar, yanaklarınızı kızartır, iz bırakır. Kimi kitaplar naifçe çarpar yüzünüze. Suç ve Ceza benim için yeterince beklenmedikti. Ben sona ait büyük bi' çarpışma beklerken ilk yüz sayfada bilmem kaç kez tokatlandım. Ama kaçmadım da, kaçamadım. Gerçeklerin, duyguların; yaşamakta olan bizlerin duyguları ancak -bunu tüm kalbimle söylüyorum- ancak bu kadar "bilen gözlerle" ifade edilebilirdi.
    Sevdim ve arsızlaştım.

    Ben.. Dostoyevski'nin betimlemelerini, karakterlerini, olayların iç yüzünü nasıl ifade ettiğini, karakterlerin ardından nasıl çılgın ifa'lar yaratmış olmasını çok sevdim. Ama bunlardan kat be kat içime işleyen şey şu oldu:
    "İnsan" bizim "sakin" gördüğümüz olayların ardında aslında kendi hayatında cok sürüncemeli, fırtınalı, kendisini uçuran, kaçıran, öldüren pek çok olay yaşar. Ve tüm bunlara rağmen yaşar(!).
    Dostoyevski benim ancak korktuğum, karmaşasını kaldıramadığım parantez içindeki ünleme sığdırdığım tüm insani duyguları bu kitabında ortaya koymuş. Çekici olan şey bence şudur; duyguların, hislerin günlük olayların ardına bu kadar ustalıkla, bu kadar insan doğasını, ruhunu bilen bi' şekilde yerleştirilmesi.

    Sık sık ben ne okuyorum dedim kendi kendime. Kitapta, olayların içinde, duyguların derdinde o kadar saf, masum aynı zamanda içyüzü görmüş, arka planı deneyimlemiş parçalar vardı ki!.. Bence Suç ve Ceza pek çok tür içine girebilecek bi' tür. Olayların ardındaki o duygu deresine şöyle kuşbakışı bakarsanız tepeden harika bi' suret görürsünüz: insan doğası; isteği, hırsı, aşkı, pişmanlığı, derin hüznü, deliliği...
    Ama bırakın bunu, bırakın. Mikro inceleyin her şeyi ve bunu yapmanın en güzel yolu ise kitabı okumak.

    Bırakın kitap sizi dayak arsızı yapsın. Önce akıntıya kapılacak, sonra olaylara bulanırken, ruhunuz karakterlerin niyetleriyle yıkanacak. Tanıya tanıya, göre göre suçun ne olduğunu düşüneceksiniz. Rodya'nın o kendi tifil tifil, adım adım yürüyen, onu yarı ölü bi' adam yapan o hissiyatı varya, kendinizde duyumsamaya başlayacaksınız. Evet bi' suçu var onun ama hadi, Allah aşkına bırakın bunu, kimin suçu yok. O halde suç neye göredir? Esas suç insanı öldürmek midir.. tırnağının ucu kadar pişmanlık duymaz oysa Rodya.
    Suç "bir dakikada" oluverir; cezası ise bi' hayata bedel olur. Bu adaletsizlik. Suçun işlenmesi kişinin içinde kendi ruhunda cezasının kasvetiyle dönenmeye başlıyor. Bu dönenme hali, insanı kendi doğasıyla açıklıyor. İyi kalpli birinin gözünden, özü iyi olan birinin deliliğinden, hengamesinden, mahalle yürüyüşlerinden, köprü altı uykularından.. duygusal akışıyla açıklıyor. Biraz da delilik metnidir bu kitap.
    Bu serüven ki.. yaya başladık, arabaya bindik, uçakla uçtuk, balona bile bindik. Serüvenin sonunda eve döndüğünüzde başınız dönüyor olacak. Çünkü yorucu bi' serüvendi, ama kesinlikle unutamayacaklarınız arasında olacak. Çünkü böylesine daha önce rastlamadınız.

    Benim yanaklarım kıpkırmızı şu an. Ruhumsa rengârenk, ve bilirsiniz renkler karışınca karmakarışık bi' renk olur; galiba denge noktası o ton. Tüm duygular yeterince vurgulandı içimde çünkü, insanın tüm dansları..

    Bu ne tür bi' inceleme? Bu büyülenmiş birinin duygusal dökümanı. Ne olayların ardındaki ince yürüyüşlere ayak uydurabilirim ben, ne de size o matematiği, altın oranı anlatabilirim. Net net, bi' okur yeterince geride olan bi' okur olarak ancak okuyun diyebilirim. Okuyun, bırakın Suç ve Ceza sizi de tokatlasın.
    Bırakın sizi dayak arsızı yapsın.
  • AHMET ARİFLEYLİM LEYLİM

    20 Nisan akşamı elimde okuduğum kitaplar olmasına rağmen madem bugün Anadolu Ozan’ın doğum günü dedim o zaman elimde okunmayı bekleyen Leylim Leylim’i oku dedim.Bu arada oğlu Filinta Önal doğum gününün aslında 23 Nisan olduğunu açıkladı Nebil Özgentürk’ün hazırladığı belgeselde.Ben de kitabı Edebiyatist dergisinin 16.sayısındaki Filinta Önal’la ve yapılan söyleşi ve tabi ki kendi sesinden o muhteşem şiirleri eşliğinde okudum.Okuduktan sonra üzerine bir de belgesel izledim.Bıraktığı tat eşsizdi,hüznün tarifi imkansızdı.

    Gelelim Leylim Leylim’e Ahmet Arif’in 1954’ten başlayıp 1959 yılına kadar ve en sonda 1977 yazdığı mektuplardan oluşun bir kitap.
    Körkütük aşık Ahmet Arif sevdiği kadına yazmış bu mektupları,aşkına karşılık bulma umuduyla ve yaşama tutunma umuduyla.O yıllar halkına inanmış,inançları uğruna çok büyük bedeller ödemiş,işkencelerin en ağırından geçmiş yeterince değeri bilinmemiş büyük Ozan’ın unutulmaması adına kabul etmiş Mert kadın,yüce gönüllü Hasretinden Prangalar Eskitilen Leyla Erbil,mektupların yayınlanmasını.
    Mektupların ışığında o dönemin entelektüel ortamını yayın dünyasında ilişkileri olan Forum,Ufuk’lar,Pazar Postası,Şairler Yaprağı adlı dergilerdeki yer alma mücadelesini,aşk için yanıp tutuşurken bir taraftanda Ülkesinin sorunlarını dile getirişenide görüyoruz.”Niceleri giyotinleri,ateş yığınlarına,yırtıcı hayvanlara verilmedi mi?Onlar da duyan ,arzulayan,seven bir yürek bir ten taşıyorlardı.Şimdinin ya da geleceğin insanları,gülsün-kaygısız uykulara varsın-işini,yaşamasını,dünyadaki anlam ve yerini sevebilsin diye benim acı çekmem,çıyandan,ahtapottan farksız zebaniler elinde can vermem gerekiyorsa hay hay!Bu Şeref’i verecek şansın çok cömert olduğunu sanıyorum.Değil mi?”
    Mektuplar sadece Ahmet Arif tarafından yazılanlarla kalmış,Leyla Erbil tarafından yazılan mektuplar bulunamamış.Aşkın karşılıklı olup olmadığı muamma belki de okuyucuyu cezbeden yönünde burda saklı.Biri en büyük ozan diğeri çok önemli bir yazar.
    Hayran olunmayacak gibi değil,her iki taraf adına da.

    “Gitmek,gözlerinde gitmek sürgüne,
    Yatmak,
    Gözlerinde yatmak zindanı.
    Gözlerin hani?
    Diye soruyor Ahmet Arif
    Leyla Erbil Üç Başlı Ejderha adlı kitabında,
    “Gözleri oğlumun,,,gözleri,,,gözlerinde bulurdum can tılsımımı,,,gözleri hani,,,”
    Diye cevap veriyor.
    Leyla Hanım’a mektuplarındaki hitap şekillerinin altını çizdim bolca hepsi doğal olarak şiir tadındaydı.
    Küçüğüm,sevgilim,imzası martıdan sıcak,uçan uzak martılardan daha sevimli,imzası uçan kuş,kendisi İNSAN sevgilim.Özledim diyebiliyorum ya,yeter bana.Evet ÖZLEDİM SENİ.Hastalıklar,musibetler,uzak kalsınlar sana.Yerine,ne çekeceksen ben çekeyim.Yerine,ne bela bulacaksa beni bulsun.Kadalar beni alsın.Kurban başan.Başan dönüm.Kadan alım.Cümle dünyalıkları senin ayağının dırnağına kurban ederem.Bir havan,bir tutumun var ki ab-ı hayata bile değişmem.Yiğit rahat,dobrasın.Beni hiç kırmadın.Umut,yaşama sebebi,zulme dayatma yetisi oldun bana.SENSİZ EDEMEM.
    Hemen hemen tüm mektuplarında Leyla Erbil’in ne kadar Mert,Yiğit,delikanlı,Dobra,Gözünü Budaktan Sakınmayan ve Namuslu bir kadın olduğunu vurgulamış.Bu da Leyla Erbil’e olan hayranlığımı bir kat daha artırdı.Aslında sıralamada önce Leyla Erbil okumak vardı,kitapları beni beklemekteydi ama bu da ayrıcalıklı oldu.
    Önce şiir değil benim için.Önce sen.Bu “sen”in içine 60 kilon,kaşın,gözün,tenin,gençliğin,merhabamız,sustuğumuzda aramızda,masada,havada olan isimsiz kesiklik,sonra senin o bulunmaz yiğit kalbin,hilesiz dokun...Hepsi,hepsi girer.
    sevgili ustam,ömrümün sebebi.
    Seni antabilmek seni iyi çocuklara,kahramanlara,-seni anlatabilmek seni-namussuza,yaşamayana,kahpe yalana.
    Sana dert,sana ağırlık,sana sıkıntı olurum.Nemsin be?Sevgili,dost,yar,arkadaş...Hepsi.En çokta en ilk de Leylasın bana.Bir umudum,dünya gözüm,dikili ağacımsın.Uçan kuşum,akan suyumsun.Seni anlatabilmek seni.Ben cehennem çarklarından kurtuldum,üşüyorum kapama gözlerini.