• Adı Güzelim || Yasemin Çakmak Akın (Kitap Yorumu)
    ...
    Herkese yeniden merhabalar, nasılsınız? Keyifler nasıl? Cumaya bir kala morallerin çok bozuk olacağını sanmıyorum. Umarım iyisinizdir. Hal hatır sorma kısmını atlayıp yoruma geçelim artık dediğinizi varsayarak, e hadi buyrun aşağıya diyorum.
    ....
    Bu kitap, wattpad çıkışlı bir kitap. Watpad'deyken de okuyordum kitabı. O zaman ki aklım olsa kesin bayıla bayıla anlatırdım. Ancak şu an düşüncelerim kesinlikle öyle değil. Gerçekten basit bir kitap. Yazarın verdiği emeğe saygı duyuyorum tabii ama gerçekten artık şu kurgudan sıkıldım. Ailesinin evlenme isteğine karşı okumayı bahane edip,ailesinden uzaklaşan daha sonra üniversitede zorla evlenmek istediği kişiyle bir tesadüf sonucu(!) karşılaşan ve birbirine aşık olup mutlu mesut yaşayan çiftler. Ya gerçekten böyle bişey olabilir mi? Şu çok mantıksız değil mi, sen ailene hiç mi sormadın veya hiç merak etmedin mi beni kimle evlendirmek istiyorsunuz diye. Kaldı ki günümüzde hangi genç (istisnalar ve çocuk gelinler hariç) zorla, istemediği biriyle evleniyor? Diğer bir konu ise, erkek karakterin kesinlikle annesi ile arasında bir problem vardır. Ya ölmüştür, ya onu terk etmiştir, ya da babası annesini aldatmıştır ve kadın intihar etmiştir. Allah aşkına nasıl bir aile ortamınız var? Tamam,her ailede muhteşem hayatlar sürülemiyor ama,hiç mi düzgün aile yok. Bu nedenle erkek karakter asla kızlara güvenemez. Onları bir ihtiyaç malzemesi olarak görür. Kızlar da aksine rahibe Teresa misali eline erkek eli değmemiş,hiç sevgilisi olmamış masum(!) kızlardır. Ve bu tür kazanovalardan ilk başta asla haz etmeyip,sonra mecnunu olurlar. Ya bu nedir arkadaşım? Tamam,ailesi ile problemi olan bir erkek karakter yaz kimse bir şey demiyor. Ama neden tüm kızları ihtiyaç olarak görüyorsun? Tüm kızlara aynı muameleyi yapıyorsun.Bunun ailen ile aranın kötü olması ile alakası yok. İnsan ne yaşarsa yaşasın iyi veya kötü olmayı kendisi seçer. Bu eleştirdiğim şeylerin hiçbirisi,kimseye istediği kötülüğü yapma hakkı vermiyor. Kitabın tek güzel yanı ana karakterlerin kızın, küçükken kutladığı bir doğum gününde karşılaşmasıydı. Sonra birbirlerinin bir tesadüf ve saçma bir olay sonrasında farkına vardırlar. Yazara saygı duyuyorum. Bu kitabı yazarken harcadığı emeği de asla kaldırıp kenara atmıyorum. Ama lütfen kitabını alıp tekrar bir incelesin. Gereksiz kıskançlıklar, çok fazla tesadüf olaylar, ikisi arasında yaşanan olaylara gereğinden fazla üçüncü kişilerin dahil olması. Ve konusunu itibariyle bana hitap etmedi. Bundan sonra başka kitap yazdı mı,yazacak mı bilmiyorum. Ancak, tekrar okuyacağımı sanmıyorum. Ben alıp okumanızı önermiyorum. Daha güzel kitaplar okuyabilirsiniz. Konusunu merak edenler olursa arka kapak yazısını yorumlara bırakırım. Herkese bol kitaplı ve mutlu günler dilerim.

    Arka Kapak Yazısı: Bazen, bazı şeylerden kaçmak için dünyanın bir ucuna gitmen gerekir. Yaşamak istediklerini arkanda bırakır,emanet bir bavulla yola çıkarsın. Bir süre her şeyden kurtulduğunu da sanarsın. Ben de öyle yaptım,can arkadaşımın pembe bavuluyla yollara düştüm ve değil memleketimden,ülkemden kilometrelerce uzağa gittim. Gerçi benimkine pek de kaçmak denemezdi,daha çok babamın zorlamasıydı ama...Neyse,gittim ve bir süre boyunca kafa dinleyeceğimi,geride bıraktığım sorunlarla yüzleşmeyeceğimi sandım. Elbette ki yanılmıştım,sorun tam burnumun dibinde,kaçtığım yerdeydi. Insanın kaderinden kaçmasın imkansız olduğunu da vakti geldiğinde anlayacaktım... Sırtımda inadım,boynumda tahtadan yapılma kolyem,parmağımda -aşkın anlamını bilmediğim zamanlarda yapmış olsam da- yara izim, tesadüfü sonuna kadar yaşayacaktım...
  • İncelememe başlamadan önce kıymetli zamanınızı ayırıp bu uzun incelememi okuduğunuz için teşekkür ederim. Lafta değil cidden teşekkür ederim :D

    Önce en sevdiğim alıntıyı şuraya bırakayım: ''İktidar, iktidara düşkün olmayan ve iktidardan gelecek yararlara ihtiyacı bulunmayanlara verilmelidir.''

    Siyaset felsefesine merak saldığım bu günlerde Jeffrey Abramson’un Minerva’nın Baykuşu kitabının önsözünde ‘’Siyaset felsefesi okumaya Devlet’le başlıyoruz.’’ (sf 24) demesi ve her yıl düzenli olarak tekrar okuduğunu dile getirmesi kitabı tekrar elime almamda etkili oldu (ve tabi ki dersim için…) İlerleyen yıllarda tekrar okuyacağıma eminim, çünkü şuan ki idrak yeteneğimle bile kitabı tam özümseyemediğimi biliyorum. Kitapta notunu aldığım ve altını çizdiğim yer sayısı o kadar çok ki, kitabın içini bir görseniz :D

    Devlet, Platon’dan okuduğum ikinci kitap oldu. Aslında yine geçen sene bu zamanlarda Devlet’i okumaya başlamıştım ancak hiçbir şey anlamadığım için ( 200 sayfa okuduktan sonra akıl edebilmişim! ) yarım bırakmıştım. Hiçbir şey anlamamamın sebebini ise tekrar kitabı okumaya niyetlendiğim zaman anladım.

    Naçizane bir dost tavsiyesi vermek isterim zira bunlar deneyimlerim sonucu fark ettiğim şeylerdir. Devlet’i okumak istiyorsanız öncelikle: ‘’ Platon kimdir? Sokrates kimdir? Aralarında nasıl bir ilişki vardır? Platon neden ideal devlet kurma çabasına girişmiştir? ‘’ sorularının cevaplarını doyurucu bir şekilde almalısınız. Benim ilk okuyuşumda anlamamamın nedeni kitabı okurken ‘’Ya bunlar ne konuşuyor Allah aşkına? Platon’da neyin nesi? ‘’ sorusuna cevap aramaktan kitaba odaklanamayışımdır. Zaten felsefi ve ütopik bir kitap olduğu için kitabın kendisi sorular ve sorgulamalar silsilesinden ibaret, bu nedenle diğer detayları okumadan önce öğrenirseniz kitaptan o kadar büyük tat alacaksınız ki…

    Platon (Eflatun) 3 bin yıl önce MÖ 427- MÖ 347 yıllarında yaşamış Antik Yunan filozofudur. Sokrates’in öğrencisidir. Sokrates’in idamı Platon’un hayata ve politikaya bakış açısını değiştirmiştir. O dönemde Antik Yunan’da demokrasinin artık işlevini yerine getiremiyor oluşu Platon’u ideal devlet arayışına yöneltmiş ve 56 yaşındayken Devlet’i yazmayı bitirmiştir. Ayrıca batı dünyasının en uzun ömürlü üniversitesi olarak kabul edilen Akademia’nın da kurucusudur. Burada bizzat felsefe ve siyaset dersleri vermiştir. Yani kısacası Platon hayatını ideal devlet kurmaya, felsefeye ve siyasete adamıştır diyebiliriz. Bu nedenle Devlet günümüzde de önemini korumaktadır çünkü kitap birkaç yıllık bir uğraşın sonucu değil bir ömrün adanmasıdır.

    Kitapta şu konulara değinilmiştir: İdeal devlet nasıl olmalıdır? İdeal devletin temelini ne oluşturur? Eğitim için gerekli şartlar nelerdir ve verimli bir eğitim hangi temele dayanır? Kadınların toplumdaki yeri ve rolleri nelerdir? Devleti kim yönetmelidir ve kimler korumalıdır? Çocuklar için eğitim hangi yaşta başlamalıdır? Müziğin insan doğası üzerindeki etkileri nelerdir? Şiir nedir? Şiir iyi bir şey midir? Ruh ölümsüz müdür? Adalet nedir? Oligarşi, demokrasi, tiranlık nedir ve bunlar nasıl birbirlerine dönüşürler? Kötü nedir? İyi nedir? Filozof kralın özellikleri neler olmalıdır? Koruyucular toplum için kendini feda etmeli midir? Toplumda neden kargaşa olur?.. İnanın şuan buraya yazdıklarımın 5 katı daha konu yazabilirim… Kısacası Platon hayalini kurduğu devleti Sokrates’in dilinden, diyaloglar şeklinde anlatmaya çalışmıştır.

    Beni kitapta en çok etkileyen şey eğitim ile ilgili tartışmaları oldu. Eğitimin temelini müzik ve beden eğitimine dayandırması, bedenin spor ile ruhun müzik ile küçük yaşlarda eğitilmesinin çok önemli olduğuna sık sık değinmesi ve bunları kanıtlayacak tartışmalarda bulunması gerçekten çok etkileyiciydi. Bunların dışında devleti 3 kategoriye ayırıp, her grubun hangi özelliklere sahip olması gerektiğini uzun uzun anlatması ve sorgulaması da benim şuan ki düzeni sorgulamamı sağladı. Rica ediyorum kitabı okurken ‘’Mağara Alegorisi’’ni iki kez okuyun ve bu muhteşem betimlemeyi hissedin. Aslında burada etkilendiğim diğer şeyleri yazsam bu inceleme uzar gider… Okuduğunuz zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız.

    Ayrıca hangi yayınevinden okuduğumu ve memnun olup olmadığımı soranlar olmuştu. Ben Akvaryum Yayınevi’nden okudum, bir sorunla karşılaşmadım, gayet güzeldi. Önerebilirim.

    Ölmeden önce okumanız gereken kitaplar listesine Devlet’i eklemeyi unutmayın.

    Keyifli okumalar diliyorum.
  • "Sana, beni hiç tanımamış olan sana"...Uzun zamandır okuduğumda ağladığım kitap olmamıştı ta ki bu kitabı okuyana kadar.. Stefan psikolojiye bu kadar meraklı olmasaydı biz bu hisleri yaşayamazdık, iyiki.. Kitap başlı başına aşık olduğu, bırakmadığı, aklında dahi aldatmadığı bir kadının, onu hiç tanımamış aşkına yazdığı mektuptan oluşuyor. Okurken gözyaşlarıma hâkim olamadım ve bu devirde böyle güzel duyguların malesef olmadığı için yakındım. Kürk Mantolu Madonna için de aynı şeyleri hissetmiştim. Böyle kitaplar insanı çok düşündürüyor. Kısacık bir kitap sizi gerçekten çok etkileyecek. Okumanızı gerçekten çok ama çok isterim. Önüme gelene tavsiye etmeye başladım bile, size de şiddetle tavsiye ediyorum, lütfen okuyun :)
  • DiKKAT!!! BU KİTAP HAYATIN GERÇEĞİNİ YANSITIR VE ŞİDDETLE OKUNMASI
    TAVSİYE EDİLİR.


    Jack London’ın okuduğum ilk kitabı ve kesinlikle son olmayacak.. Kitapla ilgili çok yazdım, karaladım, sildim ve hala nasıl anlatacağımı kestiremiyorum, o kadar çok şey anlatmak istiyorum ki, ama hiçbir şey de söylememek.. okuyun istiyorum, sayfa sayfa, satır satır işlesin sizin de içinize istiyorum.. Ah Martin.. Ruth’un aşkına sahip ve layık olabilmek için çıktığın bu yoldaki mücadelen, azmin, vazgeçmeyişin, yalnızlaşman, burjuva sınıfının sahte kimliğinin altında yatan o çirkin yüzlerini görmen, hayal kırıklıkların, inancını koruyuşun, kitaplara doymayışın, sürekli okuyuşun, sürekli yazışın, kendi kendini eğitişin.. Ruth’a layık olmak için sahip olmaya çalıştığın iki şeydi amacın: eğitim ve zenginlik.. Aşk senin için en yüce duyguydu ve herşey Ruth içindi.. O çok yükseklerde gördüğün burjuva sınıfının nasıl bomboş olduğunu, kitapların içinde, bunca imkanların içinde nasıl da cahil olduklarına şahit oldun.. Sen hepsinden çok daha iyiydin. Biliyordun bunu. Ama ne ablan, ne komşular, ne arkadaşlar, ne Ruth ne de Ruth’un ailesi bunu göremediler.. Ruth seni sevdi ama burjuva sınıfının gerekliliklerinden daha fazla değil.. dergilerin editörlerin reddettikleri onca yazılarına olan inancını asla kaybetmedin. Ruth’un sana(yazılarına) inanmayışı bile aşkından bir gram azaltmadı. Vazgeçmedin, durmadın, sürekli yazdın. Uyumadın yazdın, aç kaldın yazdın, mutsuzdun yazdın, yalnızdın yazdın.. yazılarının reddedilmesine rağmen.. bu süreçte belli fikirleri benimseyen savunan bir birey de oldun. Burjuva sınıfına fazla geldiğini, bilgiyle nasıl dolu olduğunu görmedi kimse.. saygısızlık etmekle suçlandın.. Aşkın bile burjuva sınıfında başkalarına rezil olduğunu, satılmayan yazılar yazmak yerine bir mevki sahibi olamadığın için ayrılmayı seçerek seni yalnız bıraktı.. en büyük yıkımı burda yaşadın.. Ve çok sonra sonunda kader tersine döndü yazıların yayınlanmaya, kitapların basılmaya başlandı. Ama bu sefer de sen mutlu değildin.. yüzüne bakmayacak, sana selam vermeyecek, varoş görüp küçümseyecek insanların etrafında nasıl dönmeye başladığına tanık oldun.. yazılarını reddeden onca editörlerin aynı yazılar için nasıl para saydıklarına da..

    Senin de dediğin gibi “Bu kitaplar önceden yazılmıştı. Neden şimdi? “ En çok da yazılarının aslını, göstermek anlatmak istediğin şeyi insanların görmediğini, belki de hiçbir zaman göremeyeceklerini, burjuva sınıfının da diğer insanlar için de cebinde dolarlarının olmasının seni görünür, saygıdeğer biri yaptığına öyle üzüldün ki.. Gerçek Martin Eden‘i sevmiyorlardı, onu açken yemeğe davet etmeyenler dolarları olduğunda onu yemeğe davet ediyorlardı.. Oysa o kitaplar çok önceden yazılmıştı, sen hiç değişmemiştin. Sonunda Martın Eden’in cebinde dolarları vardı ama artık yaşama arzusu yoktu.. yaşamaya doymuştu artık.. hayallerinin, amaçlarının nasıl da hiç edildiğini görmüştü.. Artık ölme zamanıydı..
  • ÇALIKUŞU/Kitap Yorumu
    "Pek fena bir kız değilim, küçükleri, ehemmiyetsizleri çok seviyorum. Fakat servetleri yahut yapmacık kibarlıklarıyla övünenlere karşı daima zalimim." İlk okuduğumda da sevmiştim bu cümleyi, güzel kitaplar,güzel karakterler yaratır diyorum

    Çalıkuşum,feridem, canım, cananım... Böyle kelimelerle başlamak istedim çünkü Çalıkuşunu sevmek,yaralı tüm kadınları sevmekle eşdeğer benim için.
    Bu kitabı ilk okuduğumda 14 yaşlarındaydım ve o zamanlar başımızda kavak yelleri esiyor,herşey toz pembe, aşk,sevmek sevilmek başkaca kavramlardı. Çalıkuşuna çok kızmıştım aşkına sahip çıkmadığı için her ne olursa olsun seviyordu ve kalmalıydı... Çekip gittiği için ve geri dönmediği için çok kez aptalıkla suçladım Feride'yi. Saçma bir gurur uğruna heba etmişti herşeyi...Bunları söyleye söyleye kitabı bitirmiş, Kamran gibi bir"aşık"beklemeye başlamıştım. Çoğu genç kızın hayallerindeki tatlı düşler gibi...

    Uzun yıllar geçti ve kitabı tekrar okumak nasip oldu. Bugün Çalıkuşunu okurken neler düşündüm neler...
    Önce helal olsun sana Çalıkuşum dedim, cesaretine,dik başlılığına,azmine,bitip tükenmek bilmeyen gücüne ve doğrularının peşinden gidişinde ki güce hayran kaldım. Bir çok yönden benzediğimiz için belkide bu günkü Çalıkuşunu çok sevdim. Bende olsam aynısını yapardım dedim hep okurken.

    Affetmenin ne yüce bir duygu olduğunu anladığım bu yaşlarda,bazı yapılan davranışların asla affedilmemesi gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden bu günkü Feride'ye sitemim olacak; kızgınım Feride'ye affettiği için.Uzun yıllarını sevgisini haketmeyen bir insana heba ettiği için kırgınım. Oysa hayat kimse için ziyan edilmeyecek kadar değerli. Kendisine bir şans verseydi daha mutlu olabilir ve onu çok seven birini bulabilirdi. İnsanın geriye takılıp kalması ne acı... Elimizde tek bir yaşam hakkı varken,bir başkasına heba etmek hemde hiç haketmeyen birine ne büyük ızdırap.

    Ahhh Kamran ahhh... Şu sözlerin beni delirtti"Dağlarda ismini bilmediğim bir ot yetişir. Feride, insan, onu daima koklarsa, bir zaman sonra kokusunu daha az duymaya başlar. Bunun ilacı, bir zaman kendini ondan mahrum etmektir. Hatta bazen -sırf o eski güzel kokuyu yeniden bulmak hırsıyla- herhangi bir kokuyu, mesela manasız " Sarı Çiçeği" yüzüne yaklaştırır."
    Bu nasıl bir savunma Allah'ım, çıldırdım resmen çıldırdım... Bu sözleri işitip sessiz kalan Çalıkuşuma kızdım...

    Kitap bitene kadar, kızdım, bağırdım, ağladım, Kamran'ı dövdüm, Feride'yi omuzlarından tutup sarstım... Hiç biri işe yaramadı benim çırpınışlarım ve en sonunda Feride teslim oldu. Kendi ellerimle gelin etmiş gibi hissettim. Bir annenin, kızı için yanan yüreği gibi yüreğim... Usulca kulağına fısıldadım,mutlu ol emi,çok mutlu... Gözyaşları sel oldu...

    Bazı kitaplar ömrümüzde defalarca okunmayı hakeder ve her okuyuşta farklı hisler uyandırır. Çalıkuşu böyle bir kitap ve her yaşta okunacak ender kitaplardan biri.
    Yazarına rahmet olsun, toprağı bol mekanı cennet olsun...
    Keyifli okumalar.Kitapla kalın.
    Sevgilerimle...

    Reşat Nuri Güntekin
    Çalıkuşu
    İnkılâp yayınları
    Sayfa:544
  • Gerçekten de hakiki diyalektik, insanın kendi içindedir ve sevilen kişi aşka cevap verse de kaygı esasında susturulmaz. Aşığın bazen aşkına cevap aldığında, cevap alamadığı zamanlardan daha kaygılı olması çelişkilidir. Çünkü kişi karşılıksız olarak severse, .... en azından günlük işlerine devam edebilir, ...... , insanoğlu aşktan korkar ve bütün bu aşırı tatlı kitaplar ne derse desin, korkmak için neden vardır.
  • Yanıma yeterli sayıda kitap almadığım bir tatilde yana yakıla kitapçı ararken (tabi ne yazık ki bazı beldelerde böyle bir şey mümkün değil) bu kitabı markette buldum. Açıkçası böyle sıcak, samimi ve güzel bir anlatım beklemiyordum. Dil sade ve akıcı bir anatım var. lEğer edebiyattan hoşlanıyorsanız ve küçük kasaba yaşamlarına ilginiz varsa tavsiye ediyorum. Hatta çok enteresandır ki bir sonraki sene yine aynı yerde aynı çaresizliğe düştüğümde karşıma kitabın devamı olan ikinci kitap çıktı:)