Artık yorulmadım, ben bizzat 'yorgunluk' oldum. Öyle bir nokta ki burası, ne bir adım ileriye gidecek dermanım var, ne de geriye bakacak cesaretim. İçimde bir şeyler koptu ama sesi bile çıkmadı; sessizce, derinden, bir çığın altındaki o kimsesiz kar tanesi gibi ezilip kaldım.
Kendi canımın sızısıyla uğraşırken, başkalarının hayatına pansuman olmaya çalışmaktan ruhumun her yeri yara bere içinde. Herkesin 'anlayış' beklediği o uçsuz bucaksız boşlukta, ben kendimi kaybettim. Ne kadar verirsem vereyim hep daha fazlası istendi. Sustum, 'belki anlarlar' dedim; ama sustukça üzerime daha çok yüklendiler. Nezaketimi bir mecburiyet, sabrımı ise bir görev sanıyorlar. Kimse demiyor ki; 'Bu kalp nasıl atıyor? Bu insan bu kadar şeyi taşırken kendi içinde neler feda ediyor?'
Derin bir çukurdayım, evet. Ama beni korkutan karanlık değil; beni korkutan, yukarıdaki o kalabalığın sesleri. Kendi dertleriyle o kadar meşguller ki, benim buradan yukarıya, o çok uzaklardaki gökyüzüne bakmaya çalıştığımı bile görmüyorlar. Seslenmeye çalıştım, boğazım düğümlendi. El uzattım, ellerim boşlukta kaldı. Artık bağırmayacağım bile. Çünkü bağırmak bir umuttur, duyulacağını sanmaktır. Benim artık duyulmaya dair bir inancım da kalmadı.
Bırakın beni. Sadece kendimle, kendi ağrılarımla, kendi sessizliğimle kalayım. Kimseye bir sözüm, kimseye bir tesellim, kimseye verecek tek bir 'iyi niyet' kırıntım kalmadı. Ben bittim. O kadar bittim ki, artık gökyüzünü bile merak etmiyorum. Sadece dursun istiyorum her şey. Bu dünya dursun, beklentiler bitsin, telefonlar sussun, kimse benden bir şey istemesin.
Ben artık başkalarının hikayesinde bir figüran değil, kendi hikayemde bile bir yabancıyım. Sadece biraz sessizlik... Sadece biraz nefes... Çok mu şey istedim kendim için?